Google ile Murdoch’ın YouTube’u satın almak için kapışması ve nihayetinde Google’ın çatışmadan galip çıkması benim için gayet ikna edici bir milattı: Şimdiye kadar fikri mülkiyet kavramının yarattığı pazarda aslan payını kapan ana akım medya, internetin yeni medya olduğunu fark etmişti. Bunu yüksek sesle söyleyemezlerdi; ama gereğini de yapacaklardı.
Olayın üstünden daha birkaç yıl bile geçmeden, Murdoch Google ile gerginlik yaratacak ilk sözleri sarfetmeye başlamıştı bile.
Internet hala televizyon ve sinemanın gücüne sahip değil; en azından tipik orta sınıf üzerinde. Gelgelelim, yeni kuşak, özellikle de Y kuşağının arkasından gelen kuşak, hayatından televizyonu çıkarmış durumda. Hal böyle olunca, internetin başat medya olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Yüksek karlar sözkonusu olunca da, internet yavaş yavaş otonom, biraz içine dönük hüviyetini kaybetmeye başlıyor.
Şu an beni ilgilendiren soru şu: Facebook ve Google, ne zaman gerçekten kılıçları çekecekler? Kabul edelim ki, şu an Google biraz Microsoft gibi: Android platformu grip virüsü hızıyla olmasa da başarılı oldu; ama lider değiller. Arama motoru alanında kayda değer bir rakibi var: Bing. AdSense de birsüre sonra liderlikten inebilir; zira gerek Microsoft, gerekse Apple bu alanda radikal adımlar atmaya hazırlanıyorlar. Twitter ve FriendFeed gibi rakiplerine karşı çıkan Wave gibi, Buzz gibi alternatifler ise beklenen başarıyı edinemedi…
Gelgelelim; Google aslında Facebook’a karşı ilk yenilgisini sessiz sedasız, uzun süre önce aldı: Google’ın açık sosyal ağ protokolü OpenSocial, daha ne olduğu bile anlaşılamadan kaynadı gitti ve bu esnada Facebook, sunduğu OpenID benzeri servisle artık neredeyse standart login prosedürü haline geldi. Bu küçük, ama kayda değer bir örnek. “Sosyal medya uzmanı” olduğunu iddia edenler arasında bile sayısı azımsanamaz bir kesim, OpenSocial’ın ne olduğunu, ne vaad ettiğini ve neden tutmadığını kolay kolay açıklayamayacaktır.
Açık açık olmasa bile, Google’a karşı bir cephe oluşuyor. Zaten bunun “açık” olması pek ihtimal dahilinde de değil; zira internetin belkemiğinde hala Google var. Hala, sayısı azımsanamaz kullanıcı, gireceği web sitesinin URL’sini tarayıcının adres satırına değil, Google arama kutusuna yazıyor. Google ne kadar adil olsa da, güçlü bir rakip olmaya başladığınızda, sizi arama sonuçlarından çıkarmayacağını, sandbox’a atmayacağını ya da arka sıralara geriletmeyeceğini bilemezsiniz.
Bu yazının müsebbibi, biraz da CNN’de çıkan, Pete Cashmore’un yazısı oldu. Yazı önemli bir yazı değil; hatta bizim ulusal gazetelerde çıkan iteleme teknoloji haberlerinden bile daha fazla kaale alınması gerektiğini söyleyemem. Dikkat çekici olan, yazının son derece boş ve anlamsız iddialarla da olsa, sosyal medyanın Google’ı zor duruma sokacağını iddia etmesi. Gazetenin sahibi de Murdoch olunca, akla bazı şüpheler gelmiyor değil…
Örneğin, Murdoch, Google’ı aradan çıkarmak için Facebook’u sahibi Mark Zuckerberg’i destekler mi?
Aslında buradaki önemli nokta, aradan çıkarılmak istenen şeyin Google değil, arama motoru tabanlı internet kullanımı olduğu.
Nedeni ise çok basit: arama motoru sayesinde insanlar istedikleri içeriğe, istedikleri zaman ulaşıyorlar. Bu model, günümüzün tüm medyalarının tersine işleyen bir yapı. Üstelik, modern ve hızlı yaşam, interneti sadece içeriği, özgür ve güvenilir yapısı ile de değil, bu kullanım tarzıyla da baskın kılıyor.
Bu işleyiş tarzı, birçok açıdan medya tekellerinin işine gelmiyor. Birincisi, bu modelde küçük aktörler başarılı olabiliyorlar. Sözgelimi, az önce Google’da Dyo Nanomat araması yaptırdım ve blogum 2.sırada çıktı. İlk 40 sonuç arasında, hiçbir ana akım medya sitesine rastlamadım.
Şimdi CNN’in websitesi olduğunuzu düşünün: kaç arama kriterinde ilk sayfada çıkabilirsiniz ki? Çoğu arama kriterinde yüzlerce site CNN’in önünde; bunların neredeyse tamamı CNN’in yüzde biri büyüklüğünde olmayan siteler. Oysa bir gazete bayine gittiğinizde alabileceğiniz en fazla 10 gazete var (elbette daha fazla; ama örneğin bir sosyalistin hem Cumhuriyet, hem de Sözcü almayacağını varsayıyorum!) Keza, TV’lerde de durum farklı değil.
Bu yüzden, arama motoru tabanlı mevcut internet yapısının belini kırmak, ana akım medya için çok ama çok önemli. İlk başlarda, bunu websiteleri açıp kendi TV’leri, billboardları, gazeteleri ile destekleyerek rakipsiz olacaklarını sandılar ama beceremediler. Türkiye’de becerdiklerini iddia etseler de, trafik satın alarak, refresh kodu ekleyerek Alexa verilerini yükseltmek, erotik fotograf galerileri yayınlamak gibi ucuz ve beylik numaralara rağmen giderek kan kaybediyorlar. ABD’de bu işin daha fazla böyle yürüyemeyeceği anlaşıldı yeni stratejiler benimsendi.
Doğrusunu isterseniz, ben Twitter ve Facebook’un “başarısının” fazlasıyla şişirme ve “planlı” olduğunu düşünüyorum. Dikkat ederseniz, daha önce hiçbir internet aracı Twitter ya da Facebook gibi şişirilmedi medya tarafından. Hatta, insan “neden Twitter?” demeden edemiyor. Zira Twitter, 140 karakterle sınırlı ve resim yükleyemiyorsunuz. Bu kadar kısıtlı ve kullanımı da zor bir sitenin, bu kadar göklere çıkarılmasında bir bityeniği olmalı. Twitter, tam bir “boş zaman geçirgeci”. İnsanları esir alıyor ve kilitliyor. Tanıdık geldi mi? Evet; televizyon gibi!
Facebook ise başka bir hikaye anlatıyor. Herşeyden önce, güzel bir reklam modeline sahip Facebook; bu yönüyle Twitter’dan ayrılıyor. Facebook’u kullananlar ondan reel bir fayda sağlıyorlar. Geir dönüşlerin kalitesi tartışılır olsa da, şu an sosyal medya siteleri içinde en yüksek geri dönüş oranına sahip olan site Facebook. Ayrıca çok fazla araç, çok fazla uygulama, çok fazla bağlantı kurma şekli ile de insanları bir şekilde cezbediyor (itiraf edeyim, Facebook’tan nefret ediyorum!) Facebook’a bir yapı olarak baktığınızda, Google’ın yolundan gittiğini görüyorsunuz: bir işi iyi yaparak başladılar, daha sonra yeni hizmetler de verdiler. Örneğin uygulama desteği. Facebook, uygulama geliştiriciler için, çok dostane olmasa bile, son derece kapsamlı bir altyapı sunuyor. “Herşeyi benim üzerimden yapın” diyor. Kulağa çok misafirperver bir teklifmiş gibi gelse de, insanların Facebook’da ne kadar vakit geçirdiklerine baktığımızda, Facebook’un internet kullanım alışkanlıklarında etkili olabileceği gerçeği hemen ortaya çıkıyor.
Elbette internet kullanımının arama motoru temelli kullanımdan, sosyal medya tabanlı kullanıma kayması, ana akım medyanın yatırım ve iş modellerini kurtarmaz. Ama daha fazla zarar görmelerini kesinlikle engeller ve sosyal medya kanalını kullanarak iş modellerini daha farklı şekilde ele alarak evrim geçirmelerini sağlar. Zaten sosyal medya siteleri, “diyaloğa” imkan tanımakla birlikte, “merkezden gelen mesajların” yayılmasına da uygun bir ortam sağlıyor. Yani, sosyal medya görece yeni bir kavramken, etrafında bu kadar çok yeni ve eski reklamcı toplanması bir sürpriz değil. Üstelik bu yarı-kapalı, teknik olarak olmasa bile insanların zaman içinde site içinde psikolojik olarak kendilerini izole etmelerini getiren bu tuhaf yapı, merkezi sansür mekanizmalarının da zaman içinde oluşmasına neden olacaktır; kaldı ki teknik ve hukuki olarak farklı görüşlerin bu tip ortamlarda ehlileşirilmesi, hatta takibe alınıp cezalandırılması çok daha kolay.
iPad çılgınlığından sonra eminim ki kitapların ve gazetelerin e-reader, e-okuyucular üzerinden dağıtımı daha yüksek sesle tartışılmaya başlanacak. (Bu arada, iPad bir e-reader değil ve vapurda giderken gazete okumak istiyorsanız, gölge biryer bulmanız şart. Gerçek bir e-reader ekranında ise bunlar sorun değil)
Aslında yıllardır tartışılıyor bu. 2006′da Pozitif PC e-dergiyi PDF formatında çıkardığımızda, reklam için kendi olanaklarımız dahilinde irtibata geçtiğimiz herşey, “bu basılıyor mu?” dedi. Hayır, basılmıyordu: bilgisayar ve iletişim teknolojileri gibi günlük değişimlerin piyasayı sarsabildiği bir ortamda, neden dergileri saklayasınız? Üstelik, reklamsız haliyle bazı aylar 250 sayfayı bulan içerik ürettik ve bunu insanlara bedava dağıttık.
Yukarıdaki paragraf, aslında “elektronik dağıtımın” birçok avantajını ortaya koyuyor: ucuz ya da bedava içerik dağtımı mümkün, arşiv fiziksel olarak sorun olmaktan çıkıyor. Elbette işin içinde romantik faktörler de var: örneğin ben, birçok kitabın kokusunu severim (bazıları ayak gibi kokar, ayrı) Ama en nihayetinde, kitabı içeriği için okurum, cildi, sayfaları, yazı karakterleri güzel olduğu için değil.
Elektronik dağıtımın bir başka avantajı da, tatile giderken 20 kitap için bir bavul daha almak yerine, el bagajınızda yüzlerce kitap taşımanıza olanak sağlaması. Gerçek bir e-reader inanın çok iyi bir okuma deneyimi sağlıyor; bunu bilgisayar başında ya da laptoptan kitap okumakla mukayese etmeyin bile.
Elbette, benim yaşıtlarım arasında direnenler çoğunlukta…
Ben de kolay kolay basılı kaynaklar dışında monitörden birşey okuyabilenlerden değilim; ama yeni kuşak bizim bu arıza ve yetersizliğimize sahip değil. Evet, bu bir yetersizlik. Çünkü elektronik kitap, bize yeni olanaklar da sağlıyor: yazı içinde videolar, resimler, fotograflar, sesler ve tabi başka belgelere linkler. Şimdi, Wikipedia’yı keşfettikten sonra kaç kez 22 ciltlik Brittannica’nın yüzüne baktığınızı düşünün. Klasik bir ansiklopedide tek bir maddeye bakıp başka şeyleri de merak ettiğimizde belki 10 cildi daha yerinden çıkarmak durumunda kalıyorduk. Hiç kuşkusuz, HTML, basit ama çok etkin bir devrimdir ve ortaya çıkış amacı da tam olarak bahsettiğim şeydir.
Romantik nedenlerden ya da ayak uyduramadığımızdan ötürü, bu avantajları hiçe sayamayız. Bu bir devrimdir. İster alışın, ister alışamayın, dünya bu yöne gidecektir.
Elektronik kitap, aynı zamanda ekolojik, ucuz (ilk yatırım maliyetinden sonra!) ve pratiktir. Rüzgarda uçuşmaz. Islanıp hamur olmaz. Otobüste giderken sayfanın diğer yarısını yanınızda oturanın ağzına, gözüne sokmanız gerekmez.
Elbette mevcut yayın tekelleri bu gelişmeden rahatsızlar; zira dağıtım ve basım tekellerini ellerinde tutmaktan ötürü “otopark işletir gibi” kazandıkları rantı zaman içinde kaybedecekler.
Kültürel olarak da, medeniyete büyük katkısı olacağı aşikardır; zira dağıtım kanallarıyla anlaşıp matbaa, dağıtım derdine düşmeden sizde kendi derginizi, kitabınızı yayınlayıp para kazanabilirsiniz. “Ama kopyalama?” diyebilirsiniz. O sorun şimdi de var. Üstelik yayın tekelinden ötürü kitaplar pahalı ve eserini yayınlama hakkı küçük, mutlu ve şımarık bir azınlığın elinde.
Unutmayalım ki, matbaa çıktığında da insanlar el yazması kitapların sanatkarane bezemelerinden, güzel görünümümden, ciltlerinden bahsediyordu ama okuyabilen sadece zengin ve ayrıcalıklı bir kitleydi.
Hep kalemini satan gazeteciden bahsetmek adettendir; o yüzden gazeteciler radarıma girmiyorlar: zaten siyasi bir gazetede siyaset hakkında yazıyorsanız, meslektaşlarınız milyon dolarlar götürüyorsa ve hergün ayak kaydırma – kaygan zeminde ayakta kalma egzersizleri yapıyorsanız, “kalem satmak” da çok enteresan bir durum gibi gelmiyor bana.
Ancak 5posta’nın, Bono ile ilgili postaya gelince, benim de aklıma bir-iki şey geldi…
Bizim zamanımızda “cool adam” dedin mi, akla hemen iki isim gelirdi: Mickey Rourke ve Bruce Willis.
Bruce Willis herzaman “sağ cenahın” adamıydı. Ancak Rourke öyle değildi: adam zaten kişilik olarak herşeye karşıydı, kendini bile yıkan yokeden bir tavrı vardı, üstelik..İrlandalıydı. IRA’yı da desteklediği söyleniyordu.
Doğal olarak yaşlanan bu iki adam, zaman içinde çaptan düştüler.
Ama sonra ne oldu? Bush’un ikinci seçim kampanyası sırasında Willis ve Rourke, bir anda Bush’un en büyük destekçileri oluverdi! Üstelik Hollywood camiasında cumhuriyetçileri alenen desteklemek pek görülmemiş birşey olduğu halde! (Prodüktörlerin çoğu cumhuriyetçi değilse ben birşey bilmiyorum, o da ayrı)
Sonrası daha bilindik hikaye. Rourke, Güreşçi ile yeniden parlayıverdi. Şimdi Iron Man 2′de oynayacak ve kuvvetle muhtemel, birkaç milyon dolar cukkalayacak…
Willis ise cebini Surrogates ile doldurdu.
Maalesef sanatçının kolay para kazanma şansı yok ve sanatın finansmanı hep bir sorun olmuş. Medici ailesi olmasa, herhalde kıta Avrupası sanatı bugün hakim kültür olamazdı. Hatta kilise bile özellikle müzik ve resim konusunda ciddi finansman sağlamış. Bizde resim İslami bazı engellere takılmış ama, müziğin gelişmemiş olması belki de buna bağlanabilir: camiler, kiliselerin aksine sanatı (ve bilimi) finanse etmemişler. Belki fiziksel olarak düşünüldüğünde, medrese sisteminin bunu yaptığı düşünülebilir ama esasen bunlar maddi olarak devlete tabilerdi. Osmanlı ya da genel olarak İslam alemi, kilise gibi örgütlü ve ikinci bir iktidara izin vermemiştir.
Sanatçının işi zor. Üretme dürtüsü sahibi olan insan duygusal olarak taraf olmak zorunda. Ancak taraf olduğun cenah, herzaman müşterin olmayabilir. Eğer Fransa’da olduğu gibi devlet sanatçıya bir güvence vermiyorsa, sanatçı birgün kalemini, defterini, gitarını,tuvalini satmak durumunda kalacaktır.
Hele sinema gibi bir alanda iseniz, yani eser üretmek pahalı ve ekip gerektiren bir işse, illaki teklifler gelecektir.
Gazetenin biri, zamanında oldukça sükse yapmış ama senelerdir adını duymadığımız bir yönetmen hakkında haber yaptı: iddiaya göre, Genelkurmay, bu yönetmeni “film yaptırmak” üzere listesine almıştı.
Genelkurmay çatısı altında olanlar, tevatür olarak bildiklerimden ibaret; ancak gerçekten de, bu yönetmen çok kısa birsüre önce açıklama yapıp ordunun yıpratıldığını, amacında toryuma el koymak olduğunu söyledi. Anlaşılan borun modası geçiyor. Hemen söyleyip geçeyim; toryum öyle mucize bir element filan değil; toryum reaktörleri de temiz ve sonsuz enerji kaynağı değiller.
Diğer taraf da yoğun şekilde çalışıyor. İslami filmler birer ikişer vizyona girdi giriyor. “Cemaat” tarafından desteklendiği herkesçe bilinen filmler, oyuncular var. Hatta artık kendi eleştirmenleri, kendi yayınları da var. Eskiden “laik kesimin” yaptığı mastürbasyonu onlar da yapabilirler yani: Artık onların da “kendi çocukları” var.
Bildiğim kadarıyla Bono’nun para pul sıkıntısı yok; dolayısıyla üç kuruş daha kazanayım diye itibarını satması hoş karşılanır birşey değil. Öte yandan “piyasaya” yeni giren insanların şeytana ruhunu satmasından doğal birşey de yok. Çünkü karınlarını doyurmak zorundalar ve çoğu da bu şekilde dünyalığını yaparak kendi bağımsız eserini ortaya çıkarmayı hayal ediyor. Oysa genelde bir yola giren genelde o yoldan bir daha çıkamıyor kolay kolay. Ekonomik endişeler, yamanılan çevrenin beklentilerini karşılarken kendi hayallerini unutmak zorunda kalmanın acısı, genelde bu insanları yolun biryerinde hayata tamamen küsmeye kadar itiyor.
Boşanan Erkek klişesi bellidir: içki içer, karısını döver, aldatır, nadiren de olsa karısıyla yatıyorsa anal sekse zorlamaktadır, vs vs..
Bu klişe hayatımıza bir şekilde yerleşir; Türk filmleri, sağdan soldan duyduklarımız, “hayatın midyesi” diyebileceğim üçüncü sayfa haberleri bize bunu aşılayıverir.
Sanki anlaşarak boşanan yokmuş gibi, ya da boşanmanın yegane suçlusu erkekmiş gibi.
Çocuğunuz varsa işler biraz daha karışık: çünkü Türk medeni kanununa göre bütün anneler melek, babalarsa puşt. Çocuğun, kadının ciddi bir sorunu yoksa anneye verilmesine karşı olduğum sanılmasın. Aksine, bunu sonuna kadar savunmak gerekir. Ancak Türk medeni hukukunda “ortak velayet” diye birşey olmadığını dumur içinde öğrenmiş bulunuyorum. Yani siz karı koca anlaşarak mahkemeye gitseniz dahi, mahkeme illaki velayeti birinizden birine verecek.
Adaletle hukukun arasındaki makasın açıldığı noktalardan biri daha bu. Adalet sistemi, “aman ben boşayıp atayım başımdan; sonra anlaşanlar bile gelip başıma ekşimesinler” diyor. Kabul etmek gerekir ki, ortak velayet hukuken daha netameli olabilir. Ama çocuk için de, ebeveyn için de uygun olan çözüm bu.
Ama bizim medeni hukuk, çocuğu bir tarafa veriyor -%99 anneye- ve sadece tek bir taraf, çocuk hakkındaki kritik kararları tek başına alabiliyor!
Çocuk belli bir yaşa kadar -sanırım 10- velayetinin verildiği kişi ile birlikte kalmak durumunda. Bu durumda baba çocuğunu sadece 15 günde bir görme hakkına sahip. Üstelik, eski karınız “aa evde yoktum yahu” diye kapıyı açmazsa, yapabileceğiniz birşey yok! Çoğu kadın, bunun kadını koruyan güzel bir pozitif ayrımcılık örneği olduğunu düşünebilir. Hayır; bu sadece hukuk sistemini daha da gevşek ve sorumsuz kılıyor. Zira kadın da davayı kaybedebilir ve bu durumda bahsettiğim adaletsizliğe o da maruz kalacaktır. Kadının tercih edilmesinin tek olumlu yanı, çocuğun biyolojik ve manevi ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilecek olması. Öte yandan, işin bir de maddi ve entelektüel kısmı var. Kaldı ki, velayet yüzünden ebeveynler rakip olmak durumunda kalabilirler de. Bu da çocuğun en azından belli bir yaşa dek ebeveynlerden sadece biriyle, %99 ihtimalle annesiyle, yaşamak zorunda kalmasından ötürü gelişimi olumsuz etkileyebilir. Özellikle erkek çocuklarının bir baba figürüne sahip olması çok önemli olduğu düşünülecek olursa…
Önemli bir çıkartma sırasında uyandırılmaya cesaret edilemediği için emir-komuta zinciri aksayan, bu yüzden de o bölgenin kaybedilmesine neden olan Hitler. Seks skandalları ile Roma’nın hem halkında hem de yönetici kademesinde derin bir nefret uyandıran Caligula, Lenin devrimini yozlaştırarak 5 milyon muhalifi katleden Stalin…İlk baktığımızda, bu adamlarla özdeşleşen bazı davranışların gerizekalılıkla delilik arasında biryerde olduğunu görüyoruz. Oysa, iktidarlarının ilk zamanlarında, hepsi son derece zekice işler yapan adamlar. Peki neden zaman içinde psikopat delilere dönüşüyorlar?
Cevap basit. Sınırsız güç, iktidar ve yargılanmama bu adamları delirtiyor. Bunda çok garip bir durum filan yok; yeterince yaşayan ve en azından kendi alanında diktatör olan her insan bunu yaşayacaktır. Hatta bilimadamı, sanatçılık filan gibi akla dayanan işlerle uğraşmanız dahi buna engel değil.
Garip olan, bu insanların aptallarla aynı belirtileri göstermesi. Ben, delilik ile aptallık arasında ince bir çizgi olduğu iddiasına gülüyorum. Hayır, delilik ile aptallık tamamen farklı şeyler. Tam tersine, ben bu adamların cidden aptallaştıklarını düşünüyorum: beyin yapıları hala tam teşekküllü olarak yerinde duruyor, tecrübelerini unutmuyorlar, muhakeme yetenekleri zayıflamıyor. Sadece makul ve mantıklı insanların ihtiyaç duyacağı düzeyde beyin faaliyeti içinde değiller. Tam aksine, hayvanlaşıyorlar: çok güçlü ve doğal düşmanları olmayan, kolay avlanabilen hayvanların zekaya ihtiyacı yoktur.
Gariptir ki, modern dünyada bu hayvanların sayısı oldukça fazla. Aslında gururlandığımız uygarlığımız çok da ahım şahım birşey değil. Belli periyotlarla bahsettiğim tür insanlığın kapıldığı sanrılara ve iktidar sarhoşluğuna medeniyetimiz de iştirak ediyor. İki zıt vaka gibi görünmesine rağmen, Caligula dönemi ile Engizisyon dönemi arasında “sapkınlık düzeyi” açısından anlamlı bir fark yok. Her ikisi de aslında aynı tip marazlara sahip insanların kolayca girebileceği farklı yollar.
Aslında bana göre bir uygarlığın “uygarlık” seviyesi, ya da bir insanın “insan olma” seviyesi, çılgınlık ve hayvansı güce teslim olma noktasını kontrol edebilmesiyle alakalı. Modern demokrasiler, hala askeri darbelere mukavim değiller örneğin; silahı olan, seçilmiş iktidara biat etmek zorunda değil. (Dünyanın kalanıyla entegre olma zorunluluğu, çok şükür askeri darbeleri frenliyor modern ülkelerde. Türkiye’deki AB karşıtı taraflardan birinin endişesi de tamamen artık limitsiz güce sahip olamayacağı gerçeğinden kaynaklanıyor) Belli delilikler, kapitalizmin dişlilerini yağladığı için makul kabul edilirken (çok pahalı bir ürünü satın alabilmek için 12 saat ayazda sıra beklemek, polisin dövdüğü grubu polisle beraber dövmek), normal insan tepkileri çok şiddetle cezalandırılabiliyor (Otoriteye isyan eden çocukların narkotik haplarla kontrol edilmesi)
Bu yüzden, bazı gelişmeleri akıl yürüterek anlamak olası ya da makul değil.
Uzun zamandır düşündüğüm şeylerden biriydi; DTP’de kapatılınca yazayım dedim!