Ekonomik ve sosyal koşullar değişmediği sürece, “tarih tekerrürden ibarettir” klişesini kabullenmek de kolay oluyor.
Tarih boyunca, benzer durumlarda, benzer insanların sık sık aynı hata ve yanılgılara neredeyse usanmadan düşmelerini görmek enteresan. Kimilerine ilk bakışta garip gelecek olsa da, biraz ezber bozucu birşeyler söylemek istiyorum:
1. Fransız İhtilali, monarşiyi hizaya sokmuş ve burjuvayı zaman içinde hakim sınıf haline getirecek düzenlemeleri yapmıştır; özünde büyük bir özgürlük mücadelesi filan değildir. (Çok daha az bilinen Paris Komünü, daha önemli bir harekettir özgürlük adına)
Fransız İhtilalinin belki de en büyük faydası, kilise egemenliğine kati olarak son vermiş olmasıdır ki bu da çok “orjinal” birşey sayılmaz. 8. Henry, yaklaşık 350 yıl önce İngiltere’de kiliseyi pasifize etti. Fransa’ da ihtilalin patlamış olmasının asli nedeni, aristokratların burjuvaların uğraşabildiği ticari faaliyetlerle uğraşamıyor oluşuydu. Aksi halde, ünvan ve toprakları ellerinden alınıyordu. Endüstri devrimine doğru ilerlenirken, toprağın göreceli değeri düşmekteydi; ticaretle uğraşan burjuva, aristokratlar kadar, hatta onlardan daha fazla mal ve para sahibi olmaya başlamıştı. İngiltere’ de olduğu gibi Fransa’ da da bu ayrıcalık aristokratlara tanınmış olsaydı, tarih dünya ve Fransa adına çok farklı ilerleyebilirdi.
2. Fransız İhtilalinin getirdiği milliyetçilik fikri, sonraki yıllarda dünyanın başına bela olacak yeni ayrımcı fikirlerin doğmasına çanak tuttu. Dinin insanları savaşa sürmek için kullanılmasının önüne geçilmiş olsa da, bu sefer “milli duygular” sömürülerek insanlar ölüme gönderildiler. Napoleon Bonaparte, milliyetçilik fikri sayesinde devasa bir ordu toplamayı başarabildi. Döneminde Avrupa’nın en yüksek nüfus artış oranına sahip olduğundan, savaşa sürülecek insan malzemesi boldu.(Bonaparte’ın savaş stratejisi, çok sayıda askerin ölümüyle sonuçlandı; pahalı ve nitelikli askerlerden oluşan ordulara “serdengeçti” lerle karşılık verdi) Ayrıca Fransa nüfusunun dönemin önemli güçleri olan İspanya ve İngiltere’nin toplam nüfusundan yaklaşık iki kat fazla olduğunu da buna eklemek gerek.
3. Fransız devrimini takiben, Anadolu’ da kayda değer gelişmeler olmaktaydı. Osmanlı İmparatorluğu, özellikle vergi toplama işini yoğun olarak başıbozuk mültezimlere bıraktığı son 200 yılda, birçok bölgede etkinliğini yitirmiş ve bazı bölgelerin kontrolü tamamen eşkiyanın eline geçmiştir (Yaşar Kemal’ in hikayelerinde kahraman gibi anlattığı bazı eşkiyaları devlet defalarca affetmiş, ancak zayıf devlet otoritesi ve yağmanın tatlı gelmesi üzerine bu çeteler yine bölge halkını haraca kesmeye devam etmiştir.)
Cumhuriyet döneminde de, bu eşkiya artıkları bu sefer farklı amaçlarla kullanılmıştır. Zayıf olduğunun farkında olan devlet, bölgesinde güçlü olan aşiretlere ve eski çetelere ilişmek yerine, onları yerel güvenlik güçleri olarak devşirmiş, kurduğu boğucu bürokrasi ile patronajın yerleşik hale gelmesini
sağlayarak aşiret liderlerini “legal düzende” daha da vazgeçilmez hale getirmiştir. Elbette bunun istisnaları da yok değildir; çok fazla güçlenen ve merkezi idareye kafa tutan çete ve aşiretlerin başı ezilmiştir.
Bu aşiretler aynı zamanda çok partili sisteme geçilince “rejimin teminatı” olarak görülmüştür; zira aşiretler, halk oylarının blok olarak anlaşılan partilere gitmesini sağlamıştır. Bu yüzden Güneydoğu’da “toprak reformu” yapılmamıştır; o bölge bugün bile hala feodal ortaçağ koşullarında yaşamaktadır.
4.Cumhuriyet, tipik bir burjuva devrimidir. Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki devletçilik fikri ve bunun iktisadi hayata yansıması, çoğu insanın kafasını Türkiye Cumhuriyeti devletinin “sosyal devlet anlayışını benimsediği” yönünde karıştırmış olsa da, bu bir tercih değil, 1929 Büyük Buhranı’nın bir sonucudur. Dünya 200 senedir endüstri devrimini idrak ederken manüfaktürleri bile zar zor kurabilmiş Osmanlı İmparatorluğunun çökmesinin ardından, doğal olarak sermaye birikiminin olmaması da bir başka faktördür. Nitekim, Varlık Vergisi, 1934 Trakya Olayları, 6-7 Eylül olaylarının temeli ekonomiktir: sermaye sahibi gayrimüslimlerin malları müsadere edilerek yerli bir sermaye sınıfı oluşturulmuştur.
5.Türkiye, uyuşturucu ticaretinin kavşak noktası olarak, “nominal değerinden” daha varlıklı bir ülke olagelmiştir. 1930′larda doğrudan eroin fabrikası işleterek, sonrasında uluslararası uyuşturucu ticaretini engellemek konusundaki rolünü savsaklayarak bu zenginlikten en çok faydalanan ülkelerden biridir. Bu ticaret, özellikle Güneydoğu’daki bazı aşiretlerin daha da zenginleşmesine, bazı yerlerde derebeylik koşullarının hüküm sürmesine neden olmuştur.
Hadi biraz toparlayalım ve son olaylara bakalım!
Güneydoğu’ da başlayan isyan, tıpkı Fransız İhtilali’nde olduğu gibi, halkın kendi kendisini örgütlemesinden filan değildir! Büyük çoğunluğu okuma yazma bilmeyen, tek bir kitap okumamış, son derece kötü koşullarda yaşayan insanlardan bahsediyoruz. “Aynı cahil insanlar PKK’ya katılarak dağa çıktı ve örgütlendiler” önermesini de saçma buluyorum; dağa çıkanlar, en azından lider kadrolar, genelde üniversite eğitimi almış, birçoğu az ya da çok Marksist fikirleri idrak edebilecek kadar mürekkep yalamış kişiler. Diğerleri ise, intikam duyguları ile örgüte katılan gençlerden oluşuyor. Dolayısıyla, liderden yoksun olarak bu kişilerin örgütlü hareket ettiklerini, kendi kendilerine molotov kokteyli yapmayı filan öğrendiklerini iddia etmek gülünç olur.
İddiam şu: aynı Fransız İhtilali’nde olduğu gibi, büyük Kürt burjuvası tarafından kullanılıyor Kürt halkı. “Kullanılıyor” derken, kendi dillerini özgürce konuşma, kendi dilinde eğitim hakkı, insanca yaşama hakkı gibi haklarının gasp ediliyor oluşunu da atlıyorum sanılmasın. Kürt halkı, daha Osmanlı’ dan bu yana ezilmektedir; ancak şimdi ezenlere sadece Türkler değil, Kürt burjuvazisi de iştirak etmektedir.
Ne istiyorlar diye sorabilirsiniz. Maalesef son yıllardaki şartları çok iyi bilmediğimden, ileri sürdüğüm şey, henüz sadece bir “iddia”. Zenginleşen Kürt burjuvalar, yönetimde daha fazla hak istiyorlar, bu doğal ve meşru hakları. YSK’nın akla zarar kararıyla da bu mücadeleye set çekildi. Aslında son 30 senelik süreçte gerçekleşmesi beklenen şey, bugünlerde gerçek oluyor. BDP ve PKK halkı sokağa döküyor. Yine tarihteki örneklere bakacak olursak, bu mücadelenin sonucunda Kürt burjuvazisi – Kürt halkı ve Kürt burjuvazisi arasına çizgi çekmeye özen göstermek gerek- istediği hakların ve ayrıcalıkların bir kısmını kaçınılmaz olarak elde edecek. Beni ilgilendiren asıl konu, bu ayrıcalıkların içeriği ve Kürt halkına ne sağlayacağı.
(BDP, Türkiye’de eşi görülmemiş kadar sosyal demokrat çizgide; ama kesinlikle sosyalist bir parti değil. Nitekim parti tüzüğünde de bu sabit: “BDP; demokratik uygarlık çağı değerlerini esas alan; özgürlükçü, eşitlikçi, adaletçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı; farklılıkları toplumun zenginliği olarak gören, her türlü ayırımcılığı reddeden, insan ve toplum odaklı, diyalog ve uzlaşıya dayalı demokratik yerel-yatay işleyişi benimseyen; demokratik iç işleyişi kararlılıkla savunan, barışçıl demokratik siyaseti esas alan, evrensel değerlere sahip çıkan, yeniliği savunan; insanlığın özgürleşmesini, cinsler arası eşitlikte gören; bu temelde özgür, demokratik-ekolojik toplumu hedefleyen demokratik, özgürlükçü eşitlikçi sol bir kitle partisidir.”)
Bir kere, en baştan beri, Kürt burjuvasının bağımsız bir Kürdistan istediğine inanmıyorum.(BDP, sitesinde demokratik özerklikten bahsediyor; yerel özerkliği vurguluyor. Yani “bağımsız devlet” talepleri yok. Belgenin devamında tarif edilen şey de, Katalonya gibi bir yapıdan ibaret.) Bu çıkarlarına aykırı: bağımsız bir devlet olsalar, Türkiye’ye daha da muhtaç olacaklar; çünkü iktisadi, sosyal ve altyapı olarak bölgenin ne kadar geride olduğu ortada. Elektriği bile Türkiye’ den ithal etmek zorunda kalacak Kürt burjuvanın bu fikre destek vermesi için deli olması gerek. İstedikleri, belki daha çok özerk bir bölge olmak; Katalonya gibi. Bu fikir üstünde diretmenin hükümetler üstünde ne kadar büyük bir baskı yarattığının da farkındalar ve bu, aynı zamanda, dünyanın en büyük 17. ekonomisi haline gelen Türkiye’ ye eklemlenerek serpilmek için iyi bir fırsat Kürt burjuvası için. Yani, halkı kültürel ve insani şartların iyileştirilmesi vaadiyle sokağa döküp, bunu siyasi bir amaç edinip, geri adım atmak ya da daha azına razı gelme kartıyla ekonomik ayrıcalıklar elde etmek.
Şimdiye kadar oldukça kurnaz olduğuna inandığım hükümet, bu basit tuzağa düşmüş gibi görünüyor.
Daha da anlaşılmaz olan, şimdiye kadar hükümete çelme takmak için elinden geleni ardına koymayan YSK’nın da bu oyuna gelmiş olması. Acaba gerçekten hükümet güdümünde hareket ettiklerinden mi, yoksa aldıkları kararın Kürtleri sokağa dökerek AKP’yi zor durumda bırakacağını bildikleri için mi bunu yaptılar? Her halükarda, yaptıkları şey, hükümetten öte, devleti çok zor bir durumda bıraktı.
Aslında yapılacak şey son derece basitti: Kürt halkına insan gibi yaşama imkanı tanınmalıydı. AKP, açılımı savsaklayıp otoriter konum almak yerine üstüne daha da gitse, kendisinden BDP’ ye kayan oyları da toparlayacaktı. Açılım konusunda milliyetçilerin tepkisinden çekindiler ama ortaya çıkan tabloda onlara karşı tam bir çaresizlik içinde olduklarını da ispatladılar ve muhtemelen çok daha fazla oy kaybettiler. Oysa birkaç sene önce başladıkları işi bitirseler, onların da tepkileri seçime girerken yumuşamış olurdu.
Kısacası, 16.Louis’nin hatasına düştüler. Fransa kralı, zamanında, aristokratlara, ticaret yapabilme gibi basit bir hakkı tanısaydı, halkın arasından çıkarak palazlanan burjuvalar kellesini almayacak, aristokrasi de tarihe karışmayacaktı. Böylesi daha iyi olurdu demiyorum tabi ki, öte yandan, Bonaparte’ın da 16. Louis’ den “daha iyi” olduğunu söylemek zor…
Eğer karınız ya da sevgiliniz herşeye karışan, patolojik derecede kıskanç biri değilse -düşük ihtimal!- işyerinizdeki telefonlara bakan sekreterin – sofistike bir görev tanımı olmadığını varsayıyorum – güzel bir sese sahip, hoş bir kadın olmasını istersiniz.

Her duruma Freudyen bir açıklama bulmaya çalışmak, hayatı anlamsız hale getirir ve insanları içinden çıkamayacakları tartışmalara itebilir. Bazen asla beraber olmak istemeyeceğimiz kişilerle flört ederiz, çünkü bu heyecanlı ve zevklidir. Öte yandan, güzel bir koltuk, güzel bir saat almak için çaba harcayan insanlar olarak, etrafımızda güzel insanlar görmek istemek de gayet normaldir, doğaldır.
Benim gençliğimde, zeki ve kültürlü olmak, erkekleri seksi kılan özelliklerdi. Kısmen de olsa, hala öyle. Özellikle zeki ve başarılı erkekleri kadınlar hala beğeniyorlar, çünkü bu insanlar fiziksel olarak güçlü olmasalar bile (istisnalar çok!) hayatta kalma becerilerine sahipler. Bu seçim kriterine feminist ve zorlama bir bakış açışı uydurmaya çalışmak da saçma. Çevremde gördüğüm, yakışıklı erkeklere laf atacak kadar rahat, tek gecelik ilişkiler konusunda gayet girişken kadınlar bile, genelde kel, şişman ve zengin erkeklerle evleniyorlar. Çünkü artık erkeğin geyiği boynuzundan tutup mağaraya sokması değil, rakiplerini bertaraf ederek kadının parmağına pırlanta yüzük takması gerekiyor.
Erkekler içinse durum biraz daha farklı. Zeki kadınları seviyoruz, çünkü daha eğlenceliler. Öte yandan, erkekler bunu bir “güç” olarak görmediklerinden, kadının Marie Curie olması gerekmiyor. Doğa, erkeğe, “fiziksel olarak sağlıklı ve güzel” kadının peşinden gitme görevini vermiş. Zeki kadınlar dikkatimizi çekseler de, doğa bir şekilde galip gelerek, daha gösterişli olanın peşine düşmemize neden olabiliyor. Kadınlar için de benzer mekanizmalar geçerli; ama onlar “güzel” yerine “güçlü” olanı tercih ediyorlar. Her iki cins için de, optimal çözüm, bunun sentezi.
Gelelim “asıl meseleye”.
Seneler önce, iyi bir üniversiteyi bitirmiş bir arkadaşım, kariyerle kafayı bozmuştu. Pazarlama alanında çalışan, kapı gibi bir herifti. 2 metreye yakın boyuna rağmen, en az 30 kilo fazlası vardı. MBA mi yapsam? diye panikle konuşurken, “spor salonuna git” dedim. Buna başta bir anlam veremedi.
İnsanlar genelde sizi beğenmediklerini söylemezler. Ama herkes çevresinde beğendiği insanlar olmasını ister. Erkek de olsanız, kadın da olsanız, elinizde çok büyük bir güç yoksa, iyi görünmeniz şart. Çünkü aşağı yukarı aynı özelliklere sahip iki kişiden, iyi görünen (ve insanlara kendini iyi hissettiren, eğlenceli olan) kişi, işi kapacaktır.
Bahsettiğim arkadaşım tavsiyeme kulak asmadı ve sonraki yıllarda “gereksiz” insanların onun yerinde olmasından yakında, durdu. Kuşkusuz, endüstrinin beklentilerini tümüyle karşılayan, iyi eğitim almış biriydi ama çevresindeki insanlar da onunla benzer özelliklere sahiptiler. Yıllar içinde canlı kişiliğini de, uğradığı hayalkırıklığı ile kaybettikçe, çaptan düşmeye başlamıştı.
20 sene önce ise durum farklıydı. Internet yoktu ve bilgi belli insan ya da grupların elinde kümelenmişti. Özellikle karmaşık bir iş yapıyorsanız, patronlar ya da işverenleriniz sizi el üstünde tutar, hatta başkaları kapmasın diye şımartmak için ellerinden geleni yaparlardı.
Bugün ise durum çok daha farklı. İşgücüne ulaşmak son derece kolay. Üstüne üstlük, iş süreçleri çok daha basitleşmiş durumda ve bir işi yapabilmek için çok daha fazla araca, metoda ve tercihe sahipsiniz. Oracle uzmanları pahalı mı? Kolay; bilgilerinizi açık kaynak kodlu bir veritabanına; sözgelimi Postgresql’a taşıyın. Ne de olsa, zaten çok büyük ihtimalle, Oracle size 1-2 numara büyük geliyordur ve açık kaynak kodlu RDBMS’ler de zaman içinde Oracle benzeri özellikler kazanıyorlar. Tamam; artık daha ucuz bir işgücünüz var ve lisans üscretleri konusunda endişelenmenize gerek kalmadı! Ama yeni çalışanlarınızdan hala şikayetçi olabilirsiniz. Şuna ne dersiniz: hepsini kovup, size bu işleri outsource edebilecek becerikli ve hoş bir hatun bulun. Sigorta ücreti, personel verimliliği gibi şeylerle de uğraşmak zorunda değilsiniz artık. IT departmanınızın durumu hakkında endişelenmek yerine, o hoş hatunla uzun öğle yemeklerine de çıkabilirsiniz üstelik.
Gördünüz mü, birkaç teknik, sıkıcı, bezgin uzmandan kurtulup, yerine muhtemelen daha ucuza çalışan, gayet hoş bir kadın bulduk. Elbette Oracle uzmanlarınız hayattan silinmediler. Belki üçünden sadece ikisi iş bulabildi ama ne gam! Kalan ikisi, daha düşük bir ücretle, sosyal hayata daha az dahil olarak, penceresi olmayan işyerlerinde çalışmaya devam ediyorlardır. Artık bir değil, 3 şirketin işinden sorumlu olarak; bu tip işleri taşeron olarak yapan yeni ekonomi şirketlerinden birinde.
Üstelik, bu yeni çalışanınız sayesinde daha fazla dikkat çekeceksiniz. Belki potansiyel müşterilerinizden biri, sırf bu kadını -veya erkeği- görebilmek için, küçük de olsa, sizinle iş yapmak isteyecek.
Sandığımızdan çok daha fazla sayıda insan bu gerçeğin farkında. Bu yüzden, giderek çok daha fazla sayıda insan, diplomalarını ya da sertifikalarını sergilemek yerine, “özenle” çekilmiş, doğal görünen ama üzerinden bolca Photoshop geçmiş fotograflarını sergiliyor. Daha fazla insan, sabahın köründe spor yapabilmek için parkları dolduruyor. Spor salonlarının sayısı giderek artıyor. Kozmetik sektöründeki büyümeden ise bahsetmek gereksiz. Bunun yanında, burun, çene estetiği sayısı muhtemelen bademcik ameliyatlarının sayısını geçeli epeyce zaman oldu.
Bunları ahlaki bir yargıyla yazdığım da sanılmasın, amacım sadece durumun “fotografını çekmek”. Aksine, kendinden memnun olmayan insanların bunu bir şekilde değiştirme çabası içinde olmalarını bir hak olarak görüyorum. Ancak, “aynaya baktığında, diğer insanların yargılarını hiç umursamadan, kendimi sadece iyi hissetmek istiyorum” diyenleri de samimi bulmuyorum.
Google ile Murdoch’ın YouTube’u satın almak için kapışması ve nihayetinde Google’ın çatışmadan galip çıkması benim için gayet ikna edici bir milattı: Şimdiye kadar fikri mülkiyet kavramının yarattığı pazarda aslan payını kapan ana akım medya, internetin yeni medya olduğunu fark etmişti. Bunu yüksek sesle söyleyemezlerdi; ama gereğini de yapacaklardı.
Olayın üstünden daha birkaç yıl bile geçmeden, Murdoch Google ile gerginlik yaratacak ilk sözleri sarfetmeye başlamıştı bile.
Internet hala televizyon ve sinemanın gücüne sahip değil; en azından tipik orta sınıf üzerinde. Gelgelelim, yeni kuşak, özellikle de Y kuşağının arkasından gelen kuşak, hayatından televizyonu çıkarmış durumda. Hal böyle olunca, internetin başat medya olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Yüksek karlar sözkonusu olunca da, internet yavaş yavaş otonom, biraz içine dönük hüviyetini kaybetmeye başlıyor.
Şu an beni ilgilendiren soru şu: Facebook ve Google, ne zaman gerçekten kılıçları çekecekler? Kabul edelim ki, şu an Google biraz Microsoft gibi: Android platformu grip virüsü hızıyla olmasa da başarılı oldu; ama lider değiller. Arama motoru alanında kayda değer bir rakibi var: Bing. AdSense de birsüre sonra liderlikten inebilir; zira gerek Microsoft, gerekse Apple bu alanda radikal adımlar atmaya hazırlanıyorlar. Twitter ve FriendFeed gibi rakiplerine karşı çıkan Wave gibi, Buzz gibi alternatifler ise beklenen başarıyı edinemedi…
Gelgelelim; Google aslında Facebook’a karşı ilk yenilgisini sessiz sedasız, uzun süre önce aldı: Google’ın açık sosyal ağ protokolü OpenSocial, daha ne olduğu bile anlaşılamadan kaynadı gitti ve bu esnada Facebook, sunduğu OpenID benzeri servisle artık neredeyse standart login prosedürü haline geldi. Bu küçük, ama kayda değer bir örnek. “Sosyal medya uzmanı” olduğunu iddia edenler arasında bile sayısı azımsanamaz bir kesim, OpenSocial’ın ne olduğunu, ne vaad ettiğini ve neden tutmadığını kolay kolay açıklayamayacaktır.
Açık açık olmasa bile, Google’a karşı bir cephe oluşuyor. Zaten bunun “açık” olması pek ihtimal dahilinde de değil; zira internetin belkemiğinde hala Google var. Hala, sayısı azımsanamaz kullanıcı, gireceği web sitesinin URL’sini tarayıcının adres satırına değil, Google arama kutusuna yazıyor. Google ne kadar adil olsa da, güçlü bir rakip olmaya başladığınızda, sizi arama sonuçlarından çıkarmayacağını, sandbox’a atmayacağını ya da arka sıralara geriletmeyeceğini bilemezsiniz.
Bu yazının müsebbibi, biraz da CNN’de çıkan, Pete Cashmore’un yazısı oldu. Yazı önemli bir yazı değil; hatta bizim ulusal gazetelerde çıkan iteleme teknoloji haberlerinden bile daha fazla kaale alınması gerektiğini söyleyemem. Dikkat çekici olan, yazının son derece boş ve anlamsız iddialarla da olsa, sosyal medyanın Google’ı zor duruma sokacağını iddia etmesi. Gazetenin sahibi de Murdoch olunca, akla bazı şüpheler gelmiyor değil…
Örneğin, Murdoch, Google’ı aradan çıkarmak için Facebook’u sahibi Mark Zuckerberg’i destekler mi?
Aslında buradaki önemli nokta, aradan çıkarılmak istenen şeyin Google değil, arama motoru tabanlı internet kullanımı olduğu.
Nedeni ise çok basit: arama motoru sayesinde insanlar istedikleri içeriğe, istedikleri zaman ulaşıyorlar. Bu model, günümüzün tüm medyalarının tersine işleyen bir yapı. Üstelik, modern ve hızlı yaşam, interneti sadece içeriği, özgür ve güvenilir yapısı ile de değil, bu kullanım tarzıyla da baskın kılıyor.
Bu işleyiş tarzı, birçok açıdan medya tekellerinin işine gelmiyor. Birincisi, bu modelde küçük aktörler başarılı olabiliyorlar. Sözgelimi, az önce Google’da Dyo Nanomat araması yaptırdım ve blogum 2.sırada çıktı. İlk 40 sonuç arasında, hiçbir ana akım medya sitesine rastlamadım.
Şimdi CNN’in websitesi olduğunuzu düşünün: kaç arama kriterinde ilk sayfada çıkabilirsiniz ki? Çoğu arama kriterinde yüzlerce site CNN’in önünde; bunların neredeyse tamamı CNN’in yüzde biri büyüklüğünde olmayan siteler. Oysa bir gazete bayine gittiğinizde alabileceğiniz en fazla 10 gazete var (elbette daha fazla; ama örneğin bir sosyalistin hem Cumhuriyet, hem de Sözcü almayacağını varsayıyorum!) Keza, TV’lerde de durum farklı değil.
Bu yüzden, arama motoru tabanlı mevcut internet yapısının belini kırmak, ana akım medya için çok ama çok önemli. İlk başlarda, bunu websiteleri açıp kendi TV’leri, billboardları, gazeteleri ile destekleyerek rakipsiz olacaklarını sandılar ama beceremediler. Türkiye’de becerdiklerini iddia etseler de, trafik satın alarak, refresh kodu ekleyerek Alexa verilerini yükseltmek, erotik fotograf galerileri yayınlamak gibi ucuz ve beylik numaralara rağmen giderek kan kaybediyorlar. ABD’de bu işin daha fazla böyle yürüyemeyeceği anlaşıldı yeni stratejiler benimsendi.
Doğrusunu isterseniz, ben Twitter ve Facebook’un “başarısının” fazlasıyla şişirme ve “planlı” olduğunu düşünüyorum. Dikkat ederseniz, daha önce hiçbir internet aracı Twitter ya da Facebook gibi şişirilmedi medya tarafından. Hatta, insan “neden Twitter?” demeden edemiyor. Zira Twitter, 140 karakterle sınırlı ve resim yükleyemiyorsunuz. Bu kadar kısıtlı ve kullanımı da zor bir sitenin, bu kadar göklere çıkarılmasında bir bityeniği olmalı. Twitter, tam bir “boş zaman geçirgeci”. İnsanları esir alıyor ve kilitliyor. Tanıdık geldi mi? Evet; televizyon gibi!
Facebook ise başka bir hikaye anlatıyor. Herşeyden önce, güzel bir reklam modeline sahip Facebook; bu yönüyle Twitter’dan ayrılıyor. Facebook’u kullananlar ondan reel bir fayda sağlıyorlar. Geir dönüşlerin kalitesi tartışılır olsa da, şu an sosyal medya siteleri içinde en yüksek geri dönüş oranına sahip olan site Facebook. Ayrıca çok fazla araç, çok fazla uygulama, çok fazla bağlantı kurma şekli ile de insanları bir şekilde cezbediyor (itiraf edeyim, Facebook’tan nefret ediyorum!) Facebook’a bir yapı olarak baktığınızda, Google’ın yolundan gittiğini görüyorsunuz: bir işi iyi yaparak başladılar, daha sonra yeni hizmetler de verdiler. Örneğin uygulama desteği. Facebook, uygulama geliştiriciler için, çok dostane olmasa bile, son derece kapsamlı bir altyapı sunuyor. “Herşeyi benim üzerimden yapın” diyor. Kulağa çok misafirperver bir teklifmiş gibi gelse de, insanların Facebook’da ne kadar vakit geçirdiklerine baktığımızda, Facebook’un internet kullanım alışkanlıklarında etkili olabileceği gerçeği hemen ortaya çıkıyor.
Elbette internet kullanımının arama motoru temelli kullanımdan, sosyal medya tabanlı kullanıma kayması, ana akım medyanın yatırım ve iş modellerini kurtarmaz. Ama daha fazla zarar görmelerini kesinlikle engeller ve sosyal medya kanalını kullanarak iş modellerini daha farklı şekilde ele alarak evrim geçirmelerini sağlar. Zaten sosyal medya siteleri, “diyaloğa” imkan tanımakla birlikte, “merkezden gelen mesajların” yayılmasına da uygun bir ortam sağlıyor. Yani, sosyal medya görece yeni bir kavramken, etrafında bu kadar çok yeni ve eski reklamcı toplanması bir sürpriz değil. Üstelik bu yarı-kapalı, teknik olarak olmasa bile insanların zaman içinde site içinde psikolojik olarak kendilerini izole etmelerini getiren bu tuhaf yapı, merkezi sansür mekanizmalarının da zaman içinde oluşmasına neden olacaktır; kaldı ki teknik ve hukuki olarak farklı görüşlerin bu tip ortamlarda ehlileşirilmesi, hatta takibe alınıp cezalandırılması çok daha kolay.
iPad çılgınlığından sonra eminim ki kitapların ve gazetelerin e-reader, e-okuyucular üzerinden dağıtımı daha yüksek sesle tartışılmaya başlanacak. (Bu arada, iPad bir e-reader değil ve vapurda giderken gazete okumak istiyorsanız, gölge biryer bulmanız şart. Gerçek bir e-reader ekranında ise bunlar sorun değil)
Aslında yıllardır tartışılıyor bu. 2006′da Pozitif PC e-dergiyi PDF formatında çıkardığımızda, reklam için kendi olanaklarımız dahilinde irtibata geçtiğimiz herşey, “bu basılıyor mu?” dedi. Hayır, basılmıyordu: bilgisayar ve iletişim teknolojileri gibi günlük değişimlerin piyasayı sarsabildiği bir ortamda, neden dergileri saklayasınız? Üstelik, reklamsız haliyle bazı aylar 250 sayfayı bulan içerik ürettik ve bunu insanlara bedava dağıttık.
Yukarıdaki paragraf, aslında “elektronik dağıtımın” birçok avantajını ortaya koyuyor: ucuz ya da bedava içerik dağtımı mümkün, arşiv fiziksel olarak sorun olmaktan çıkıyor. Elbette işin içinde romantik faktörler de var: örneğin ben, birçok kitabın kokusunu severim (bazıları ayak gibi kokar, ayrı) Ama en nihayetinde, kitabı içeriği için okurum, cildi, sayfaları, yazı karakterleri güzel olduğu için değil.
Elektronik dağıtımın bir başka avantajı da, tatile giderken 20 kitap için bir bavul daha almak yerine, el bagajınızda yüzlerce kitap taşımanıza olanak sağlaması. Gerçek bir e-reader inanın çok iyi bir okuma deneyimi sağlıyor; bunu bilgisayar başında ya da laptoptan kitap okumakla mukayese etmeyin bile.
Elbette, benim yaşıtlarım arasında direnenler çoğunlukta…
Ben de kolay kolay basılı kaynaklar dışında monitörden birşey okuyabilenlerden değilim; ama yeni kuşak bizim bu arıza ve yetersizliğimize sahip değil. Evet, bu bir yetersizlik. Çünkü elektronik kitap, bize yeni olanaklar da sağlıyor: yazı içinde videolar, resimler, fotograflar, sesler ve tabi başka belgelere linkler. Şimdi, Wikipedia’yı keşfettikten sonra kaç kez 22 ciltlik Brittannica’nın yüzüne baktığınızı düşünün. Klasik bir ansiklopedide tek bir maddeye bakıp başka şeyleri de merak ettiğimizde belki 10 cildi daha yerinden çıkarmak durumunda kalıyorduk. Hiç kuşkusuz, HTML, basit ama çok etkin bir devrimdir ve ortaya çıkış amacı da tam olarak bahsettiğim şeydir.
Romantik nedenlerden ya da ayak uyduramadığımızdan ötürü, bu avantajları hiçe sayamayız. Bu bir devrimdir. İster alışın, ister alışamayın, dünya bu yöne gidecektir.
Elektronik kitap, aynı zamanda ekolojik, ucuz (ilk yatırım maliyetinden sonra!) ve pratiktir. Rüzgarda uçuşmaz. Islanıp hamur olmaz. Otobüste giderken sayfanın diğer yarısını yanınızda oturanın ağzına, gözüne sokmanız gerekmez.
Elbette mevcut yayın tekelleri bu gelişmeden rahatsızlar; zira dağıtım ve basım tekellerini ellerinde tutmaktan ötürü “otopark işletir gibi” kazandıkları rantı zaman içinde kaybedecekler.
Kültürel olarak da, medeniyete büyük katkısı olacağı aşikardır; zira dağıtım kanallarıyla anlaşıp matbaa, dağıtım derdine düşmeden sizde kendi derginizi, kitabınızı yayınlayıp para kazanabilirsiniz. “Ama kopyalama?” diyebilirsiniz. O sorun şimdi de var. Üstelik yayın tekelinden ötürü kitaplar pahalı ve eserini yayınlama hakkı küçük, mutlu ve şımarık bir azınlığın elinde.
Unutmayalım ki, matbaa çıktığında da insanlar el yazması kitapların sanatkarane bezemelerinden, güzel görünümümden, ciltlerinden bahsediyordu ama okuyabilen sadece zengin ve ayrıcalıklı bir kitleydi.
Hep kalemini satan gazeteciden bahsetmek adettendir; o yüzden gazeteciler radarıma girmiyorlar: zaten siyasi bir gazetede siyaset hakkında yazıyorsanız, meslektaşlarınız milyon dolarlar götürüyorsa ve hergün ayak kaydırma – kaygan zeminde ayakta kalma egzersizleri yapıyorsanız, “kalem satmak” da çok enteresan bir durum gibi gelmiyor bana.
Ancak 5posta’nın, Bono ile ilgili postaya gelince, benim de aklıma bir-iki şey geldi…
Bizim zamanımızda “cool adam” dedin mi, akla hemen iki isim gelirdi: Mickey Rourke ve Bruce Willis.
Bruce Willis herzaman “sağ cenahın” adamıydı. Ancak Rourke öyle değildi: adam zaten kişilik olarak herşeye karşıydı, kendini bile yıkan yokeden bir tavrı vardı, üstelik..İrlandalıydı. IRA’yı da desteklediği söyleniyordu.
Doğal olarak yaşlanan bu iki adam, zaman içinde çaptan düştüler.
Ama sonra ne oldu? Bush’un ikinci seçim kampanyası sırasında Willis ve Rourke, bir anda Bush’un en büyük destekçileri oluverdi! Üstelik Hollywood camiasında cumhuriyetçileri alenen desteklemek pek görülmemiş birşey olduğu halde! (Prodüktörlerin çoğu cumhuriyetçi değilse ben birşey bilmiyorum, o da ayrı)
Sonrası daha bilindik hikaye. Rourke, Güreşçi ile yeniden parlayıverdi. Şimdi Iron Man 2′de oynayacak ve kuvvetle muhtemel, birkaç milyon dolar cukkalayacak…
Willis ise cebini Surrogates ile doldurdu.
Maalesef sanatçının kolay para kazanma şansı yok ve sanatın finansmanı hep bir sorun olmuş. Medici ailesi olmasa, herhalde kıta Avrupası sanatı bugün hakim kültür olamazdı. Hatta kilise bile özellikle müzik ve resim konusunda ciddi finansman sağlamış. Bizde resim İslami bazı engellere takılmış ama, müziğin gelişmemiş olması belki de buna bağlanabilir: camiler, kiliselerin aksine sanatı (ve bilimi) finanse etmemişler. Belki fiziksel olarak düşünüldüğünde, medrese sisteminin bunu yaptığı düşünülebilir ama esasen bunlar maddi olarak devlete tabilerdi. Osmanlı ya da genel olarak İslam alemi, kilise gibi örgütlü ve ikinci bir iktidara izin vermemiştir.
Sanatçının işi zor. Üretme dürtüsü sahibi olan insan duygusal olarak taraf olmak zorunda. Ancak taraf olduğun cenah, herzaman müşterin olmayabilir. Eğer Fransa’da olduğu gibi devlet sanatçıya bir güvence vermiyorsa, sanatçı birgün kalemini, defterini, gitarını,tuvalini satmak durumunda kalacaktır.
Hele sinema gibi bir alanda iseniz, yani eser üretmek pahalı ve ekip gerektiren bir işse, illaki teklifler gelecektir.
Gazetenin biri, zamanında oldukça sükse yapmış ama senelerdir adını duymadığımız bir yönetmen hakkında haber yaptı: iddiaya göre, Genelkurmay, bu yönetmeni “film yaptırmak” üzere listesine almıştı.
Genelkurmay çatısı altında olanlar, tevatür olarak bildiklerimden ibaret; ancak gerçekten de, bu yönetmen çok kısa birsüre önce açıklama yapıp ordunun yıpratıldığını, amacında toryuma el koymak olduğunu söyledi. Anlaşılan borun modası geçiyor. Hemen söyleyip geçeyim; toryum öyle mucize bir element filan değil; toryum reaktörleri de temiz ve sonsuz enerji kaynağı değiller.
Diğer taraf da yoğun şekilde çalışıyor. İslami filmler birer ikişer vizyona girdi giriyor. “Cemaat” tarafından desteklendiği herkesçe bilinen filmler, oyuncular var. Hatta artık kendi eleştirmenleri, kendi yayınları da var. Eskiden “laik kesimin” yaptığı mastürbasyonu onlar da yapabilirler yani: Artık onların da “kendi çocukları” var.
Bildiğim kadarıyla Bono’nun para pul sıkıntısı yok; dolayısıyla üç kuruş daha kazanayım diye itibarını satması hoş karşılanır birşey değil. Öte yandan “piyasaya” yeni giren insanların şeytana ruhunu satmasından doğal birşey de yok. Çünkü karınlarını doyurmak zorundalar ve çoğu da bu şekilde dünyalığını yaparak kendi bağımsız eserini ortaya çıkarmayı hayal ediyor. Oysa genelde bir yola giren genelde o yoldan bir daha çıkamıyor kolay kolay. Ekonomik endişeler, yamanılan çevrenin beklentilerini karşılarken kendi hayallerini unutmak zorunda kalmanın acısı, genelde bu insanları yolun biryerinde hayata tamamen küsmeye kadar itiyor.