NE YAPACAKSIN ÖZGÜRLÜĞÜ, AL SANA KREDİ KARTI VEREYİM

toplum | Etiketler:, , , — 25 Kasım 2007

kredi resmi Ne yapacaksın özgürlüğü, al sana kredi kartı vereyim yazısı toplum  kategorisindeÇocukken şöyle bir hayalim vardı: Bir Rus köyünden, ama çok izbe biryerden, çok genç (ve taş) bir kız bulup, İstanbul’daki yalıma kapatacağım. Pencereden baktığında bile sadece denizi görecek. Evden hiç çıkmayacak; ama ona prenses gibi davranacağım. Birsürü şey öğreteceğim. Çok güzel yemekler yapacağım. Harika iç çamaşırları(!) olacak. Doğal olarak, dünya yüzü görmediği için, beni de dünyanın en harika erkeği zannedecek(!)

Her erkek buna benzer bir hayal kurmuştur; kurmadım vallahi deyip, “kadınlar çiçektir” tarzı cümleleri etrafa serpiştirip, kendince yorum yazanlar da, aslında blogu ziyaret edip yorumları okuyan hatunlara “ne kadar has adam” olduğu imajını vermeye çalışıyordur.

“Kredi kartı dedin, kandırdın bizi, hani nerde?” demeyin. Çünkü az sonra, gerçekten kredi kartıyla nasıl kandırıldığınıza geleceğim(!).

Eğer kredi kartınızın ekstresini karınız, sevgiliniz, ya da ananız babanız filan ödemiyorsa, muhtemelen gırtlağınıza kadar borca batmışsınızdır; en azından bir dönem. Ha, bir başkası ödüyorsa da, birazcık kuklalaşmış olabilirsiniz. Örneğin, sevgiliniz, Crysis oynarken “hadi kalk artık, canım dışarı çıkmak istiyor” derse, mecbur kalkacaksınız, zira “ulan 400 dolarlık ekran kartını kim aldı sana!” zılgıtını yeme olasılığınız yüksektir. “Bana koymaz abi” diyorsanız, sizin adınıza sevinir, insanlık adına üzülürüm. Siz bir kösele suratsınız; her nevi hakaret, artık sıcak teflon tavadaki yağ gibidir; asla üzerinizde kalmaz, akıp gider.

Cüzdanınızdaki parayla bir şey aldığınızda kendi efendinizsiniz. Daha doğrusu, “kaynağınızdan” aldığınız para üzerinde tasarruf hakkınız var. Gelgelelim, kredi kartında durum farklıdır. Kredi kartı kullandığınızda, geleceğinizi ipotek altına alırsınız.

Olay çok basit: 2 milyara cep telefonu. Normalde “cüzdandaki parayla” almanız için ayda en az 10.000 dolar filan kazanmanız gerek. Bu parayı Türkiye’nin %1-2′si bile kazanmadığı için, yazının konusu onlar değiller. 2 milyarlık cep telefonu, cüzdandaki parayla hayaldir, ama kredi kartına 24 taksitle çok ulaşılır birşeydir!

Keza, 7 milyarlık plazma TV’de öyle; 24 taksit, duydun mu ayol, peşin fiyatına hemde! Üstüne üstlük, ödemeye 4 ay sonra başlayacağız! Yani, 28 ay, işten çıkma, patronun ana avrat küfürlerine “eyvallah” dememe, “gerçeği arama” şansınız filan yok. Çünkü artık, kredi kartı taksitlerini ödemeyince sadece haciz de gelmiyor, hapse giriyorsunuz! Ya 5 ya da 10 sene (zamanaşımı süresini bilmiyorum; sanırım 5 senedir) “kaçak” yaşayacaksınız, ya da mapus damları altında aslanlar gibi yatıp çıkacaksınız!

Kredi kartı, vahşi kapitalizmin en çirkin yüzlerinden biridir. Kredi kartı, eroindir.

Çünkü kabul edin ki, bunca anlamsızlık içinde, hayatınıza anlam katan yegane şeylerden biri, “satın alma özgürlüğüdür”. Bunun psikolojisine girecek değilim; Fight Club’u seyredin ve anlayın!

Sosyalizm, Sovyetlerdeki haliyle rezil bir uygulama halini alıp, Batı ikinci dünya savaşından sonraki hızlı ekonomik büyümeyi sağladığında, Marx’ın “zincirlerinizden başka kaybedecek birşeyiniz yoktur” lafı da, boş safsata olarak tarihe gömülmüştü. Zira, Almanya’da çalışan bir Türk işçisi bile, zorlanmadan Mercedes’e binebiliyor, Türkiye’deki en lüks otellerde tatil yapabiliyor, çoluğunu çocuğunu iyi okullarda okutabiliyordu. Bu artık kıta Avrupa’sında bile hayaldir. Çünkü, karlılık son 15 yılda inanılmaz derecede düştü ve işsizlik müthiş bir tırmanışta.

Gelgelelim, kapitalizm, yeni prangasını bulmakta gecikmedi. Bugün Marx dirilip yanınıza gelse, “kardeşim, doktoralı fizikçisin, neden 500 YTL’ye gece bekçiliği yapıyorsun, kurtul prangalarından!” dese, “abi haklısın ama 24 ay vadeli plazma TV aldım, daha taksitlerin bitmesine 20 ay var” diyecek durumda olabilirsiniz. Muhtemelen de, öylesiniz.

Gelen spam maillerden muhtemelen çoğu, “are you in debt?” diye başlıyor değil mi? Çünkü ABD’de birçok insan, kredi kartı yüzünden iflas etmiş, ya da etmek üzere. Kalanlar da, kredi kartı borcunu ödemek için yaşıyor.

Aslında, kart sadece bir şeytan. Şeytan, sizi kötülüğe zorlamaz; sadece teşvik eder. Doğanızdaki açgözlülüğü, hırsı, kibiri körükler! Kötü ve açgözlü olan sizsiniz; kredi kartınız ya da şeytan değil!

Gariptir ki, insanın elini kolunu bağlayan aslında çoğu zaman kendisidir! Düşünün; şu an elinize bir makas alıp kredi kartlarınızı kesebilir misiniz? Yapamazsanız, başınıza gelenlerden şikayet etmeyi bırakın, çünkü tek suçlu sizsiniz.

BLOGRAZZİ'NİN PUANINI BU SEFER BEN YÜKSELTTİM; TEŞEKKÜRLER BLOGRAZZİ!

Blograzzi’yi sayısız defalar eleştirdim ve sistemlerini hala beğenmiyorum-üstelik, bugün itibariyle 25. sırada olmama rağmen. Bugüne kadar, kimilerinin yaptığı gibi, önce yağlayıp ballayıp, sonra da istediğimi alamayınca bok atmış değilim.

Eleştirirken de söylediğim iyi şeyler vardı: birincisi, “insan odaklı” bir şirket Inveon. Yazdığım her mesaja mutlaka 24 saatin altında bir sürede cevap verdiler, daha önce yazdığımı bu yüzden tekrarlıyorum: İleride, Inveon ile herhangi bir şekilde çalışma durumum olsa, kesinlikle çok rahat olurdum. Bunun dışında, sistemi, biraz yanlış bir tarafa gitse de, geliştirmek için çaba harcıyorlar. Aslında şu andaki tek menfi eleştirim, hit almak için bloglara yapılan yorumları ve verilen puanları öne çıkarmış olmaları.

Ama konu bu değil. Daha dün gece yarısı, “iğrenç bloglar” başlıklı bir girdi yazarak, otopsi, idam gibi iğrenç resim ve videolar yayınlayan insancıkları eleştirmiştim. Sapıklara da kendi aralarında takılıp, ne bileyim, birbirlerinin kulaklarını, bacaklarını filan yedikleri sürece karşı değilim. Gelgelelim, bu siteleri milyonlarca kişinin ulaşacağı şekilde yayınlıyorlarsa, gelen insanın 6 yaşında bir çocuk olduğuna bile aldırmadan rahatça sergileyip, bir de “daha fazla insana ulaşmak” adına hokkabazlık yapıyorlarsa, burada durdurulmaları gerekiyor.

Blograzzi’ye, aynen yukarıda bahsettiğim tarzda yayın yapan 3 blogu şikayet ettim. Daha aradan 24 saat geçmemişti ki, üstelik hafta sonu olmasına rağmen, Arda Kutsal cevap yollayıp bu blogların Blograzzi’den kaldırıldığını söylemiş. Ben de kendisine teşekkür ettim ve bunu duyurma ihtiyacı duydum. Aslında bu zaten yapılması gerekendi ama o kadar yozlaşmışız ki, insanlar böyle şeylere bile aldırış etmeyebiliyorlar. O yüzden, temel insani değerleri benimsemiş insanları/kurumları bile onore etmek zorundayız diye düşünüyorum. Kısacası, teşekkürler Blograzzi!

İĞRENÇ SİTELER

blog,toplum,web | Etiketler:, — 24 Kasım 2007

Zamanında Ecevit’de Internet’i DSP zannetmiş ve zapt-u rapt altına almaya kalkmıştı: sitenizin kağıda iki kopyasını çıkaracaksınız; birini valiliğe mi ne, öbürünü de sanırım emniyet müdürlüğüne vereceksiniz. Hele benimki gibi A4 kağıda 1500 sayfa filan tutan bir blogunuz varsa ayvayı yediniz. Aylık kafadan 1.500 YTL kırtasiye masrafınız var!

AKP ise “becerdi”; aslında inad edip meclis TV’den CHP’liler filan hırtlık yaptı mı izleyecektim; tabii kaçırdım. Muhakkak seslerini çıkarmamışlardır; zira Internet’in sansür altına alınması -Kızıldeniz yarılıp da CHP iktidara gelirse- kendileri için de yararlıdır. Ayrıca, bu işten kendi elleri de kirlenmeyeceği için, çok da şahane olmuştur. Vatandaş kim ki, öyle kalkıp bürokrat sultasını filan eleştirecek? (Merak etmeyin, pek de eleştiren yok zaten!)

Zart pronosu (Google kafamı koparmasın diye öyle yazdım, dilbilgisi müfettişleri hemen diklenmesinler!), zurt pronusu, ceninin ırzına geçtiler dümenleri ile, yasayı haşırt diye geçirip Adnan Hoca gibi vatana millete ve insanlığa sayısız yararı olan muhterem insanı eleştiren birkaç siteyi kapattılar önce, sonra baktılar olmuyor, wordpress denen fitne fesat yuvasını komple yasakladılar. Artık din de elden gitmez, vatan da bölünmez, kişi başına milli gelir de 60.000 dolar olur. “Kadınlar meclise daha çok girsin, acaip demokrat yasalar çıkar valla” diyen bazı şaşkın feminist “bacılarıma” da bu vesileyle sonsuz saygılarımı sunuyorum. Zira bu hayırlı yasayı biz Türk milletine armağan eden sevgili milletvekilimiz de bir kadındır. Kadının vurduğu yerde gül biter…

Gelelim asıl tehdide…

Merak buyurmayınız, bekareti kaybetme yaşı 13′e filan indi. (Tövbe estağfurullah, bu ne ahlaksızlık demiyorum)

12 yaşında veletlerin bilgisayarında benim hayatımda gördüğümden daha çok prono var.

Ayıptır söylemesi, biz de “Alman filmleriyle” büyüdük; bildiğim 3-5 kelime Almanca’yı bu “eğitim videoları” ile öğrendim. Sapık, hırsız, cepçi, çocuk tecavüzcüsü, baltalı katil, ihale fesatçısı filan da olmadım. Bu yasaklardan sonra Türkiye daha iyi bir yer de olmadı; hatta giderek daha tahammülsüz bir yer haline geliyor. Demekki bu işte bir bokluk var.

Oraya şimdilik girmeyeceğim. Benim asıl derdim, “sapık” siteleri.

Evvelden kadın simsarlığı yapıp, sonra belki belediyeden bir ihale kaparım diye camiye gitmeye başlamadığımdan, sapıklıktan kastım prono siteler değil elbet.

Sapıklıktan kastım, şu rezil “otopsi,kaza,infaz görüntüleri ve videoları” siteleri.

Bu siteleri açan “mahluklar”, onları ziyaret eden “insansıların” REPleriyle, her geçen gün daha da büyüyor, palazlanıyorlar.

Türlü çeşitli iğrençlikler. Suratına motorsiklet gidonu girmiş ölüler, boğazı kurbanlık koyun gibi kesilen askerler, kopuk organlar, vesaire. Hemen hemen hepimiz, en azından “gerçek mi?” diye, bir kez olsun bu tip bir siteye girmişizdir.

Hemen hiçbirinde, üyelik filan bile yok. Bu siteleri açan hayvanlar -aşağılık hayvan türlerinden, mesela şempanzelerden bahsediyorum; fil gibi, orangutan gibi insani ve asil davranışlar sergileyenleri değil- 6 yaşında çocuğun da o görüntüleri görüp şok geçireceğini ya hayvan beyniyle düşünemiyor, ya da hayvan olduğu için aldırış etmiyor. Çünkü küçücük, çürük beyni, kendi gibi hayvansıların yazdığı övgü dolu mesajlarla endorfin salgılıyor; bundan şempanze gibi aşağılık primatlara has bir tatmin duyuyor.

Anlamadığım şu: orda burda “namus bayiliği” yapan, ota boka müdahale eden birsürü insansı, bu heriflere “allah belanı versin” demiyor.

Blograzzi’de hemen farkettiğim, birkaç adet bu tip blog var. Bu rezil blogları kaldırmaları için az önce mesaj attım ve bu işin de takipçisi olacağım.

OSMANLI HAKKINDA YANLIŞ BİLDİKLERİMİZ, YA DA DÜŞÜNMEYE ZAHMET ETMEDİKLERİMİZ

İnsanımızın tarihi hakkında şizofrenik bir hali var: hem okumaktan, öğrenmekten, sormaktan ölesiye korkuyor, hem de kulaktan dolma, yalan-yanlış birsürü fasa fisoyla “biz dünyaya hükmettik” psikolojisi içinde avunmayı seviyor.

Önce şunu bir ayıralım: Osmanlı mirasını kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Biz yetiştirme tarzı olarak alışık değilizdir ama, her yetkinin bir de sorumluluğu vardır. Hem anlı şanlı savaşçıyım deyip, hem de savaş çıkınca topuklarsan, adamı kurşuna dizerler. (Stalin’den iğrensemde bazı şahane lafları vardır; onlardan biri de şudur: Sovyet ordusundan kaçmak, kalıp savaşmaktan çok daha fazla cesaret gerektirir!-gerçekten doğrudur-herhalde Fransız ve Sovyet ordularında kaçtığı için öldürülenlerin sayısı, düşman tarafından öldürülenlerden fazlaydı!)

Şizofrenik hal, sadece insanda değil, devlette de var. Örneğin, “Polis teşkilatının 150-bilmemkaçıncı yılı, itfaiyenin 100+ yılı” kutlanır. Türk ordusu 600 seneliktir lafları döner. İyi de, polis teşkilatı Türkiye Cumhuriyetinin polis teşkilatı mı, Osmanlı’nın mı, yoksa genel olarak Türk tarihinin mi? Ya da, ordu neden 600 yıllık? Ne bileyim, hangi tarihten sayacağız mesela? Bu hesaba göre, örneğin Malazgirt Savaşı’nı kazanıp Anadolu’ya geçen Alparslan’ın ordusu Türk ordusu sayılmıyor! Kaldı ki, hatırı sayılır kısmı devşirmelerden oluşan Osmanlı ordusundan “daha safkan” Türk olduğu meydandadır!-yok, Türküm diyen herkes Türktür diyorsanız, o zaman neden Osmanlı’ya iltimas geçiliyor?

Bence tarih olarak cumhuriyetin kuruluşu esas alınmalıdır; madem yeni ve milli bir devlet kurduk diyoruz, eski kurumları attık diyoruz -çünkü polisler, itfaiyeciler, subaylar filan bir gecede ortaya çıkıverdi!- o zaman o devletin kuruluşunu milat olarak alacaksın!

Kaldı ki, içeride Osmanlı’yı “belli konularda” sahiplenen devlet, dışarda tam bir reddi miras örneği sergiliyor! Nasıl mı? Örneğin, Ermeni iddialarını kabul etmiyoruz ama, Cemal Paşa’nın Osmanlı’nın emirlerine uymayarak, Ermenilerin dolaylı da olsa, mücbir sebeplerden ötürü ölmelerine neden olmuş olabileceğini kabul ediyor, ancak bundan biz sorumlu tutulamayız diyoruz (ki bende bunun mantıklı olduğunu düşünüyorum; sonuç olarak Osmanlı’dan kalan toprakların çok azı elimizde, borçlarını bile ödedik, neden bir de bir subayın emirlere uymamasının ceremesini çekelim?). İyi de, dışarıda “Osmanlı’yı kabul etmeyiz” derken, içeride polis teşkilatının kuruluşunun yüzelli bilmemkaçıncı yılını kutlarsan sana kim inanır?

Demek ki, önce ne yapacağımıza bir karar vermemiz gerek!

Osmanlı bize son derece geniş bir kültürel miras bıraktı. O mirası çar çur ettik. Tarihi binaların taşlarını çalıp ev yaptık. Yalıları, konakları yerine hödük mimarisine uygun iğrenç binalar dikmek için yaktık. Topkapı sarayının bahçesinin içine tren rayı döşedik! Bugün suriçi dediğimiz, aslen İstanbul’un en kıymetli yeri olan bölgede, azıcık parası ve aklı olan hiçkimse yaşamak istemiyor.

Hala Osmanlı arşivlerini açacak cesaret yok; üstelik bunların bir kısmının Bulgaristan’a hurda kağıt olarak satıldığı söyleniyor, Topkapı Sarayı rezaletini filan saymıyorum, tüylerim diken diken oluyor.

Ama atıp tutmaya gelince, güzel şeydir Osmanlı’yı anmak. Aşağılık duygularına çok iyi gelir!

Kimse boşu boşuna Pan-Türkizm hayalleri filan görmesin. Atatürk, zamanında “yurtta sulh, cihanda sulh” diyerek, “boşu boşuna dellenmeyin, efendi gibi oturun” mesajını vermiştir ama anlayana tabi. Bazıları hala ne bizim onların dilini anlayabildiğimiz, ne de onların bizim dilimizi anladığı Azerbaycan’la, bizi tanımayan Kırgızistan, Özbekistan filan gibi ülkelerle “Büyük Türk Birliği” kuracağımızı filan hayal ediyor; uykuya devam.

Türkiye Cumhuriyeti, slogan atarken, ağızdan tükürük saçarken akla geliyor sadece. Meydanlara çıkıp bayrak sallarken. Bir de, maç çıkışında polisten kaçmak için bayrak açıp İstiklal Marşı söyleriz ya, o zaman. Normal zamanlarda, “ulan Osmanlı’yı batırdık, bari Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çıkalım, bu işler de meydanlarda dikilip, Bosna gibi uyduruk takımlara tek gol atmakla olmuyor” demeyiz. Milli maç olunca, cümle hırsız, soyguncu, uyuşturucu kaçakçısı, ihale hokkabazı “Türk vatandaşı” oluyor; bitiş düdüğüyle birlikte tekrar mesleklerini icra etmeye dönüyorlar.

Bu ülkeyi çok seven ulusalcı kardeşler, “ya sağa sola ayar veriyoruz ama, binlerce insan geçmişte pisi pisine asıldı, işkence gördü, birbirini öldürdü, 10 senede bir darbe gördük, efendi gibi oturup işimize bakalım, ekmeğimizi kazanalım, ailemizle huzur içinde yaşayalım” demiyor nedense. Basın da, bu kavgalarda kanları akan meslektaşlarını hemen unuttu herhalde ki, herkesi birbirine düşürüp bunun gazıyla üç kuruşluk rezil gazetelerini, paspal, kalitesiz televizyon programlarını pazarlamak için birbirini yiyor, ateşe benzin döküyor.

Ha, Osmanlı’yı da çok severim ayrı mevzu. Bakın, 32 belalı millet aynı mahallede oturup, aynı sofrada yemek yermiş; şimdi Türk-Kürt çatışmasından en az 50.000 insanımız göçüp gitti. Bunca sene, Osmanlı’nın çivi çakarcasına diktiği anıtsal yapıların, insanlığa mal olmuş eserlerin tek bir benzerini yapamadık.

Ama Osmanlı’nın da, çoğunuzun nefret ettiği ABD gibi, aslında bir emperyalist -”imparatorlukçu” işte yahu!- devlet olduğunu anlayın! Bizim dedelerimizin dedelerinin dedeleri de, durduk yerde Viyana kapılarına dayanmadı mı canım? Ha petrol için Irak’a girmişin, ha Avrupa’ya yayılmak için stratejik bir nokta olan Viyana’yı zaptetmeye kalkmışın, arada çok fark var mı?

“Bizimkiler daldan kopardığı elmanın yerine parasını bırakmış” gibi naif açıklamalarla övünebiliriz tabi; siz de küçümsediğiniz birine, “kaç paraysa al” muhabbeti yapmaz mısınız? Adam malını size satmak zorundaydı çünkü; satmama hakkı yok, ama “kaç paraysa ödeyip” küçümseme hakkımız saklıdır!

Maalesef herşeyin kolay bir açıklaması yok; gerçek iki rengi olan bir hap filan da değil. Aslında bu tip konularda “gerçek” bile çok muğlak; sadece koşullar ve yapılanlar var.

BİZ İNEK MİYİZ?

toplum | Etiketler: — 22 Kasım 2007

madcow resmi Biz inek miyiz? yazısı toplum  kategorisindeSon yıllarda kafama takılan bir soru var: inek miyiz cidden?

Şuradan çıktı: Gazetelerin “kariyer” eklerine bakın. Televizyonda, köle seçer gibi işçi alan şirketlere bakın, ya da kariyerle kafasını bozmuş biriyle konuşun. Hepsi “verimlilikten” bahsediyor.

Ben ilkokuldayken, Hollanda ineklerinin süt veriminin bizim yerli ineklerden çok fazla olduğunu okumuştum.

Bir de motorun verimlisini severim; az yakıtla çok iş üretecek.

Kombiler arasında da çok ciddi verim farkları olabiliyor. Özellikle bu soğuk kış günlerinde prim yapan konulardan biri.

Ben verimli değilim; çünkü kendimi inek, motor ya da kombi gibi hissetmiyorum. Belki bu yüzden, adam gibi bir işe girip kariyer filan yapamadım.

Doğrusunu isterseniz, bir insan için “verimli” denmesi de ağırıma gidiyor. Bir insanın kendini “verimli” kabul etmesi ise, beni türümden soğutuyor.

İnsanları değeri verimine göre ölçülmemeli. İşin doğrusu, insan pek o kadar da verimli değildir. Morali bozulur, hasta olur, canı sıkılır, sevgilisi terkeder, lodos vardır, “verimli” olamaz. Bilgisayarlar, pekçok işi insanlardan çok daha verimli, ucuz ve çabuk yapabiliyorlar.

Aslına bakarsanız, son yıllardaki ekonomik, bilimsel, kültürel gerilemenin gerisinde de insanları makine ya da hayvan olarak görme anlayışı yatıyor. İnsanın zekası vardır (olmalıdır!), yaratıcılığı vardır, analiz ve sentez yeteneği vardır. Bilgisayarlar da yapıyor; ama onlarda bizden öğreniyorlar!

Artan işgücü, bazı iş kollarının statik hale gelmesi, işgücü maliyetini düşürme çabaları, hem dünyayı, hem insanları yanlış yerlere götürüyor. En azından işletmeler düşük kardan şikayetçi. Neden biliyor musunuz? Otomatik pilotta gidiyorlar da ondan! Değişiklik yaratıp, rakipler arasından sıyrılmalarını sağlayacak insanları “pahalı” diye çalıştırmıyorlar. Daha kötüsü, bazı işlerin hiç de yaratıcılık gerektirmediği, bu işleri sıradan insanların da yapabileceği, çünkü görev tanımlarının çok net olduğu düşünülüyor. Bundan neredeyse 150 sene önce, Jethro Tull basit bir tohumlama makinesi icat etti. Çok basit bir buluştu. Oysa o çok basit buluş, tarımın ve insanlığın tarihini tamamen değiştirdi. Sürüye uysaydı, hiç düşünmeden, “verimli bir şekilde” diğer çiftçiler gibi tarlasını ekip biçseydi belki kıtlık yüzünden yüzbinlerce insan ölecekti.

Sadece yaratıcı insan “verimlidir”; robot gibi talimatları uygulayanlar ya da inek gibi sürekli aynı şeyi, oldukça kusursuz yapabilen sürüler değil. Değişimi yaratan insandır, ama siz herkesten aynı şeyleri bekleyip aynı tornadan adam çıkarırsanız, değişim filanda olmayacaktır. Elbette değişim her zaman güzel şeyler vadetmez, gelgelelim herşey statik olsaydı, öğrenmeden bile bahsedemezdik-çoğumuz, en yaygın biçimde, deneme-yanılma yoluyla öğrenir. Eğer yanılma hakkımız olmasaydı, muhtemelen 300 sene öncekiyle aynı hayatı yaşıyor olurduk. Keza dinamit bile, bir yanılgının yan ürünüdür!

Şirketler, makine ve binalara yatırım yapıyorlar. Bireyler de çok farklı değiller; örneğin değişik insanlar tanımak, farklı yerler görmek, başka kültürleri anlamaya çalışmak yerine, arabalara, bilgisayarlara, cep telefonlarına gömüyor paralarını.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

« İlk...56789101112131415...Son »