Kapitalizmin özellikle son 10 yılı aşkın bir süredir kadın ve çocukları gözüne kestirdiği çok açık.
Neredeyse tüm reklamların öznesi kadınlar, çocuklar ve gençler. Bunu birkaç nedene bağlıyorum; birincisi, erkekler tüketecekleri kadar tükettiler ve bazı sektörlerde kadınlar kadar harcama yapabilmeleri zaten teknik olarak mümkün değil. Giyim ve kozmetik gibi. İkincisi, artık evde kararları kadınlar ve çocuklar alıyorlar. Aslında kadınların karar alması özellikle şehirlerde alışılmış bir durumda ama, şimdi buna çocuklar da eklendi. Üçüncüsü, artık en azından belli bir kesimde, kadınlar daha fazla maddi güce sahip olmaya başlıyorlar. Özellikle alt ve orta kademe yönetici olarak, kadınlar daha fazla tercih ediliyorlar.
Bir yandan geleneksel aile modeli içindeki kadının yeri “fazla ellenmezken” -kadının olduğu yerde durması mesajları daha bilinçaltına yönelik veriliyor-, “muhafaza edilirken”, bir yandan da kadınlara yeni kalıplar dökülüyor. Bunlardan en popüler olanı, “başarılı iş kadını” modeli. Daha çok evli ve 25-30 yaşın üzerindeki kadınlara “münasip görülen” bu model, gençlerde yerini daha hedonist kalıplara bırakıyor. Her iki “kalıpta” da, seks elbette ön planda.
Giderek daha da yaygınlaşan, şablon bir kadın türü mevcut.
Deli gibi çalışıyor. Yaptığı iş çok önemsiz olsa da, ciddi düzeyde, hatta askerlikte görülen düzeyde bir bağlılık mevcut. Yine aynı askerlikte olduğu gibi, “şirket” tabu durumunda. Eleştiri yok; aksine şirketi rakiplerini ezmesi gereken, kutsayan tuhaf bir anlayış var.
Yaşları genelde 25-35 arası olan bu kadınların ciddi bir bölümü yalnız yaşıyor. Yine çoğunun ciddi ilişkileri yok; mazaret ise “kariyer planları”. Evli olanlar ise, çocuk planlarını epey bir ötelemiş durumdalar; çocuğu olanlar ise genelde en iyi kreşi, yuvayı, ilkokulu seçmek için çılgıncasına bir yarış içinde.
Tip, diksiyon ve mesleki beceriler -çoğu çılgıncasına MBA yapma peşinde ya da zaten yapmış- yerinde olmasına rağmen, kültür seviyesi gayet düşük. Mevcut birikimde genelde şirketle gidilen geziler, “in olmaya dair” pratik bilgiler gibi konulardan geliyor. Hayata dair görüşleri genelde “The Secret” tarzı postmodern dinler sayesinde oluşuyor. Kendi içlerine kapalı, büyük gruplar oluşturabiliyorlar; öte yandan hissedilir bir kast sistemi var. Daha alt ya da üst sosyokültürel gruplara mensup kişilerle iletişim neredeyse hiç yok. Politik görüşleri ise medyadan besleniyor ve genelde slogan düzeyinde. Sosyal olarak aşırı bir kabul görme arayışı içindeler ve bireysel ilişkileri son derece sorunlu ve güvensiz.
İki epicenter’ları nedir deseniz, tüketim çılgınlığı ve hedonizm diyebilirim. Sürekli hareket, irtibat halinde olma gibi benim pek de kavrayamadığım bir ihtiyaç içindeler. 1-2 dakikalık sessizlik ve hareketsizlik bile tahammülsüz gelebiliyor.
Bir yanda hedonizmin gerekleri -aşırı gece hayatı, seks, alkol vs- yerine getirilirken, bir yandan da bazı konularda inanılmaz bir tutuculuk hakim. Bu zaten istenen birşey-sorgulayacak kadar değil, tüketecek kadar özgür olmaları gerek çünkü…
Erkekler zaten kaybedilmiş dava.
İnsan türüne baktığımda, “şempanzeler cehennemi” görüyorum (Maymunlar fazla geniş bir tabir; primat deyince de, çoğu insandan daha “insan” bulduğum orangutan gibi türler de giriyor işin içine) Son derece umitsizim, kazanın odunları çoktan yakıldı. Engizisyon davaları çoktan sonuçlandı; şimdi toplu infazları bekleme aşamasındayız.
Sadece tüketmek için üreyen, yaşayan, sahte değerler edinmiş; tuhaf, ruhsuz bir tür.
Ayrıca ruhsuzlaştırmaya kadınlardan başlamak daha mantıklı. Böylece çocuklarına verecekleri güzel şeyler de ortadan kalkıyor. Erkeklerden uğrunda çaba gösterecekleri iyi birşeyler talep edemiyorlar.
“Pozitif ayrımcılık”, bizde son 1-2 senede popüler olan bir kavram; Cola Turka’nın “pozitif milliyetçilik” filan gibi akla zarar tanımından daha sonraları gündeme oturdu. Konu, kadınların mecliste temsilini “suni” yöntemlerle artırma tartışmalarıyla biraz daha fazla gündeme gelir oldu.
Aslında bu konuyla ilgili, yazılarımın birinde küçük bir karalama yaptığımı hatırlıyorum; ama Levent‘in Emre Kongar ile aynı fikirde olduğunu yazmış olması, beni bu konu hakkında yazmaya itti.
Herşeyden önce, “sana pozitif ayrımcılık yapıyoruz” yaklaşımını onur kırıcı buluyorum. Neden ki? Geri zekalı mıyım? Aciz miyim? Pozitif ayrımcılık taraftarı olan bir kadın, bence iyice bir düşünüp bunu reddetmek zorundadır. Evet; kadınlara karşı önyargılar olduğu doğrudur. Ama kime karşı yok ki? Aslında şunu söylüyorum; maça 1-0 önde başlıyorsunuz ama, “sen biraz eksiksin” yaftası bilinçaltına sirayet ediyor bir kere, o halet-i ruhiye içinde atabileceğiniz golleri kaçırıyor, yemeyeceğiniz golleri yiyorsunuz.
Kadınların yapması gereken bir şey daha var. Kendi kendilerini belli kalıplar içine sokmaktan vazgeçsinler. Bugün Internet’te kadın bloglarına baktığımda, hep aynı şeyleri görüyorum. Yemek tarifleri, örgü blogları, üçüncü sınıf şiirler, çocuk bakımı, vesaire. Kadınlar erkeklere onlara karşı önyargılı olduğumuzu söylerken, kendi rollerini çoktan biçmişler aslında. Büyük bir çoğunluğu evlenip evinin kadını olmak istiyor, kocasına güzel yemekler pişirmek, başka kadınların rekabetini daha güzel görünerek savuşturmak, “korunması ve kollanması gereken, duygusal olarak zayıf” bir varlık olarak karşı tarafta vicdan azabı yaratarak sevilmek istiyorlar. Ha, bunun yanında pilot olmak da istiyorlar. En azından, çok küçük bir kısmı.
Ben kadınların, erkeklerin yapabildiği her işi yapmak için gereksiz enerji harcamalarını da son derece gereksiz buluyorum. Evet, bir kadın pilot da olur, samuray da olur, ne bileyim, tornacı da olur. Çok mu önemli? İki cinsin de yetenekleri, fizyolojik ve biyolojik avantaj ve yapıları çok farklı. Çok iyi bir kadın samuray, asla çok iyi bir erkek samuray kadar iyi olamaz. Öte yandan, bir erkeğin de, çok iyi bir mütercim tercuman erkeğin de, bu alanda kadın rakibinin eline su dökebilmesi mümkün değil.
Yanlış bazı saplantıların neticesi olarak, bazı alakasız fikirler de ortaya atılıp duruyor. Neymiş, kadınlar mecliste fazla olursa daha barışçı ve demokratik bir ortam olurmuş. Benim bildiğim başbakanlar arasında en fazla savaş çığlığı atan Tansu Çiller’di oysa. Margaret Thatcher, Falkland Adalarına tereddütsüz çıkarma yaptı, kimseye de tınlamadı. Demokrasi? Susurluk skandalını savunan ben değildim. Internet sansürü yasasını hazırlayan da bir erkek değildi! Bu arada, Nimet Çubukçu’nun çocuk yuvaları skandalındaki “demokratik ve insani” tavırlarını da gördük. Şuursuz bazı feministler pay çıkarabilirler; kadınlar da erkekler kadar acımasız, tutucu ve saldırgan olabiliyorlar.
Bana kalırsa, kadınların ihtiyacı olan pozitif ayrımcılık filan değil. Kadınların daha iyi bir eğitime ihtiyaçları var. Bundan kastım, okulda verilen eğitim değil. Bir kız çocuğunun kaderi, daha çocukken çiziliyor aslında. Eline bir bebek, oyuncak ev, fırın, çay takımı vererek ona biçilen rolü daha çocukluktan itibaren kafasına kazımaya başlıyorsunuz.
Medya ve kapitalizm de kadını sömürüyor (korkmayın; huzur İslam’da demiyorum!). Bir kadın dergisini açtığımda gördüğüm şeyler midemi kaldırıyor. Erkeği parmağında çevirmenin birkaç kuralı, erkeği zincire vurmak için yapmanız gerekenler, seksin efendisi olmanın sırları, ultra güzel görünme sırları. Arada, bunu giyersen Jolie olur, bu parfümü sürersen Flockhart gibi çarparsın tarzı ucuz kapitalizm tuzakları. Sonra bir de kariyer konusu var; kadınları ucuza, erkeklerin pek de başarılı olamadıkları orta kademe yöneticilik pozisyonlarına devşirme taktikleri.
Bence kadınların yapması gereken ilk şey, klişelerden kurtulmak. Maalesef, aslında sadece kadınlar değil erkekler de, klişelerden kurtulma isteğine ulaştığımız gün, geçmişimizden, örneğin çocukluğumuzdan gelen bazı yanlış ve zararlı alışkanlara çoktan teslim olmuş oluyoruz. Ben yetişkin bir insanın hayatını kökten değiştirmesinin çok zor olduğuna inanıyorum; onun için aslında sorunlarımızın çoğunun nedeni kadın erkek filan değil, çocuk ve aile ilişkileri olduğunu düşünüyorum.
Blog açtığımda düşünmeden yazdığım sayısız yazı oldu, hala da yazıyorum. Zira insanları sıkmamak, bazen bir haberi yorumsuz nakletmek, ya da sadece hit almak(!) gibi muhtelif nedenlerle, “fabrikasyon” yazılar yazıyorum.
Reklama oynuyorsanız, amacınız tamamen blogun içine birşeyler doldurmaksa, düşünmeden yazabilirsiniz. Beni rahatsız eden, yorumların düşünmeden yazıların içine sokuşturulması. Sadece yorumlar da olsa iyi, empoze edilen birsürü mesnetsiz iddia bile, blog aleminde kendisine çok geniş ve bol yer bulabiliyor.
Yorum,haber, iddia, beyanat gibi kelimelerin önce oturup ne olduğunu düşünmek ve sayısız uyarandan (medya, arkadaşlar vs) gelen sinyalleri tasnif etmek gerek.
Böyle yapılmayınca ortaya hem tuhaf durumlar çıkıyor, hem de bazı ortak şizofrenileri hep birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Eğer gün boyunca girdiğiniz her blog aynı yorumu gerçekmişcesine ve haber havasıyla aktarıyorsa, bunlar basın tarafından tekrarlanıyorsa -ki blogların kaynağını %99 klasik medya oluşturuyor maalesef-, bunları okuyup “gerçek” gibi algılayan çevreniz sürekli medya dogmalarını papağan gibi tekrarlıyorsa, toplumun şizofren olması da gayet normal. Ne kadar zeki, bilinçli ve farkında olursanız olun, bazen inanmak zorunda kalıyorsunuz. Bazen inanmak kolay geliyor. Bazen de gerçekleri söylemek güç,cesaret ve enerji gerektiriyor ve susuyorsunuz.
Çok güncel bir konu olduğundan ve hakkında bir blog girdisi yazdığımdan, Atatürk’lü İş Bankası reklamını örnek vereceğim.
Birçok blog, hiç düşünmeden YouTube’dan aldıkları videoyu bloglarına koydu ve “aman ne güzel bir Atatürk tiplemesi” gibi laflarla reklamı övdü.
Bakın, bu bir belgesel, film ya da amatör video filan değil; bu bir reklam. İnsanların ve kurumların kutsal bulunmasını doğru bulmadığım halde, Atatürk bu ülkenin kutsal değerlerinden biridir. Kutsal olmasa bile, insanların değer verdiği konuları manipülatif amaçlı kullanmak, ahlaki bir çarpıklıktır.
Eminim ki, bu açıdan olaya tekrar bakan arkadaşlar, yaptıkları yorumları tekrar gözden geçireceklerdir.
Maalesef, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada “güvenilir adam”, “güvenilir kurum” modelleri haddinden fazla ve amacını aşan bir inandırıcılık gücüne sahipler. Medyadan nefret eden insanlar bile, ister istemez onun gücünün etkisinde kalıyor; birilerinin onların yerine düşünmesini, onların yerine karar almasını, hatta onların yerine nasıl bir hayat yaşamaları gerektiklerini empoze etmesine razı oluyor.
“Vicdan” dediğimiz şey, beyin fonksiyonlarının sonucudur. Ben insanların düşünerek kendi çizgilerini çekmeleri gerektiğini, ama o çitlerin arkasında hapis kalmamaları gerektiğini savunuyorum. Zaman zaman hayata dair sac ayaklarınız değişebilir; bu zaman içinde değişiyorsa sorun yoktur; çünkü insan da, yaşam da dinamiktir. Ama koşullar karşısında “duruma göre” aşırı esnek olabiliyorsanız, bu bir karakter zaafıdır.
Bence artık daha fazla bilgi ve uyaran toplamak yerine, zamanımızın daha önemli bir kısmını düşünerek, kendimizi ve hayatı test ederek geçirmemiz gerekiyor. Farkında olmadan beynimizi güvenilirliği son derece tartışmaya açıp bir takım bilgi ve uyaranlarla meşgul ediyoruz; bırakın bunların kendi içinde doğru olup olmadıklarını, onlara dayanarak alacağımız kararların bizi nereye götüreceğini bile düşünemiyoruz.
Aslında son derece gergin, endişeli ve umutsuzum. 80′lerde oynanan oyunlar tekrar oynanıyor. Kitlesel linç kampanyaları, kendini sağ-sol olarak konumlandırdığı halde aslında sadece karşıt kampları aynı faşist,tahammülsüz ve mantıktan,akıldan uzak yöntemlerle savunan; bırakın “kavgayla çözmeyi”, sadece kavga edip yoketmeye çalışan şizofrenik ruh hali yeniden hortladı. Buna da, terör, “dış mihrak”, Barzani,Talabanı,Irak, ABD, hükümet, genelkurmay kulpları takılmaya çalışılıyor. Oysa sorun temel olarak, akıl ve vicdandan kopuk ruh halimizin eseri. Bu da sayısız dogmayı kabul ettiğimizden, anlamak için çaba göstermeyi göze alamadığımızdan, kendimizi çok değersiz ya da haddinden fazla değerli hissetmemiz yüzünden böyle.
Bu yazı, şimdiye kadar yazdığım en uzun blog girdisi oldu. Konu çok dallı budaklı olduğu için, toparlamak konusunda ciddi sıkıntı çektim ve yazıdan hala da memnun değilim. Birçok yerde, özellikle örnekler vermek için, dipnotlar düşme gereği duydum; zira farkedeceğiniz üzere, bu not ve ekler, neredeyse yazının kendisiyle aynı uzunlukta. Uzun bir yazıdır; yazının kendisini muhtemelen kuru ve sıkıcı bulacaksınız (ben öyle buldum). Eğer çok sıkılacağınızı düşünüp okuyamayacağınıza inandıysanız, önce dipnotlardan başlamanızı öneririm. Bence şimdiye kadar yazdığım yazılar arasında, en önemli olan budur.
Aslında çok yanlış bir kelime uydurdum ama hemen ne “anlama gelmesini” istediğim anlaşılabilir. Latince’nin yalınlığı çok hoşuma gidiyor-örneğin bir kelime seçip, sonuna cracy ekleyin.
Demokrasi, “halkın gücü,iktidarı” gibi dilimize yerleşse de, bu bir yanlış çeviri.(1) Demokrasi’nin kusurlarından biri de, -temsili demokrasi gibi uygulama sakatlıklarını (2) gözardı edecek olursak- insanların karar alma süreçlerindeki rasyonellik yüzdesinin birçok durumda son derece düşük olabilmesi.(3) Aslında, kararların doğruluğu demek çok daha doğru-zira, örneğin politika sözkonusu olduğunda, o an rasyoya dayanan bir kararın uzun vadede en rasyonel seçenek olmayacağı ortaya çıkabilir.(4)
Ortaya attığım fikir şu: İnsanlar “karar verdiklerini” sanıyorlar; ama yaptıkları, inandırıcı gibi görünen bazı iddiaları yineleyip, doğru olarak kabul etmekten ibaret. Demokrasi, insanların karar alma süreci ile ilgilenmediğinden, aslında burada demokrasi’nin özüne aykırı bir durum yok. O zaman, demokrasi fikrini biraz daha temelden çürütelim: mesela, karar alanların insanlara özgü temel niteliklerinden birinden, düşünme yetisi ya da isteğinden yoksun olduğunu ileri sürelim!(5)
O zaman sorumuz şudur: Eğer koca bir ülkeyi kandırıp, X partisinin vatan haini olduğuna, Y partisinin iktidara gelmezse ülkenin istila edileceğine inandırırsanız ve insanlar Y partisine oy verirlerse, bunun adı demokrasi olur mu?
Bunu ileri sürmenin son derece antipatik olduğunu kabul ediyorum; ama çoğumuz, az ya da çok, düşünmeden kararlar alıyoruz – buna “karar almak” demek ne derece doğruysa. Filozofta yapıyor, din adamı da yapıyor, çoban da. Zira, rasyonaliteyi hayat biçimi haline getirmek, esasen zihni bir beceri değil (belli bir zeka ve bilgi düzeyinin karşılandığını varsayarsak), bir özdisiplin sorunu. Bazen de, düşünmek için zamanımız olmuyor. Örneğin, makarna alırken, düşünmek değil, iyi yemek yapan birine inanmak istersiniz. Öbür türlü, bütün makarnaları satın alıp denemeniz gerekir ki, kimsenin bu tip acılara katlanacağını sanmıyorum.
Zaman içinde inanç genelleniyor. Fikirleri genelde doğru çıkan bir arkadaşınız olduğunu, kendinizin de genelde rasyonel bir insan olduğunuzu kabul edin. Rasyonel biri, karşısındaki insanı önce dener. Örneğin, basit sorularla teste başlarsınız. Cevabını ve doğruluğunu kesin bildiğiniz birkaç test sorusundan sonra, daha ileri düzey sorular seçersiniz. Mesela, kendinizin de nasıl çalıştığını bilmediğiniz bir şeyi sorarsınız; açıklamaları dinler, eve gidince dediklerini doğruluğu şüphe götürmez bazı kaynaklardan kontrol edersiniz. Dedikleri doğru çıkarsa, ne kadar rasyonel olursanız olun, artık o insana “inanmaya” başlarsınız. Bu psikolojik bir gerçek. İnsan doğasında güçlüklerden kaçınma var.
Birsüre sonra, inandırıcılık ve ikna edicilik de birbirine karışıyor ve önceden doğru olduğuna inandığınız kaynaktan gelen bilgileri, herhangi bir süzgeçten geçirmeden kabul etme sakatlığı başlıyor. Bir dönem popüler olan “kanaat önderleri” kelimesinin sembolize ettiği gerçek tehlike de bu. Akılcılığın yerini, kanaat önderine olan inanç aldığında, artık gerçeklerden değil, sadece dogmalardan konuşabiliriz. (Her dogma da yanlış olmak zorunda değil; tehlike bunların doğruluk ya da yanlışlığının tartışılamaz hale gelmesinde)
“Modern dogma” olarak isim uydurduğum yeni ve dini olmayan dogmaların en önemli kaynaklarından birisi kuşkusuz medya.
Medyanın gücü, sadece geniş halk kitlelerine ulaşıyor olması değil. Medya, aynı zamanda asıl bilgi kaynağına ulaşmanın giderek güçleştiği günümüzde(6), bilginin kaynağı ile insanlar arasındaki en güçlü aracı kurum.Bu da aynı zamanda şöyle bir sonuç yaratıyor; medya bu kadar yaygınlaşmadan önce ancak birinci elden bilgilerle fikir yürütebileceğimiz bazı olay ya da konular, medya tarafından bize ulaşan bilgilerle, üstelik bu bilgilerin doğruluğunu teyid etme ihtiyacı bile duymadan, “gerçekmiş” gibi algılanıyor. Yani, eskiye oranla çok daha fazla “bilmeden fikir yürütme”, “kanıtlamadan inanma” tuzaklarına açığız.
Artık herkesin kabul ettiği gerçek medyanın ekonomiden sanata, siyasetten kültüre kadar her konuda belirleyici bir rolü olduğu. Medya, edilgen -anlatıcı, gösterici- rolünden çıkalı çok uzun zaman oldu; o artık değiştirici, etken bir güç.
Medyanın “gerçek” ve algılarımız, düşüncelerimiz üzerinde çok sayıda silahı var. Bir gerçeği tamamen farklı olarak aktarabilir. Gerçeği abartabilir. Gerçeği gizleyebilir. Gerçek üzerine doğru ve olası gözüken, tamamen yanlış bir yorum getirebilir.
Haber ile yorumun giderek karıştırılması, bazen birbiri yerine kullanılması çizgiyi daha da belirsiz hale getiriyor. Medya, aynı zamanda çoğu insanın yumuşak karnı olan duygulara da oynamasını çok iyi biliyor. Örneğin, Şişli’deki bir trafik kazası, hiç ölü olmadığı halde (bu haliyle verilirse haber) “yüzlerce ölü olabilir” (yorum) şeklinde verildiğinde, sizde yaratacağı etkiyi düşünün; hele hele o saatlerde Şişli’den evine dönen karınız, çocuklarınız, kocanız, anneniz, babanız ya da arkadaşınız varsa.
Bir diğer tehlike de, medyanın artık sadece bir iş kolu olarak ekonomik değer ifade etmekten çıkmış olması. Bugün bir gazetenin en düşük karı, gazete satışı. Asıl para reklamlardan, daha da kötüsü siyasi teşviklerden geliyor. (7) Bunlar görünen gelir kalemleri. Saydığım kalemler arasına moda, cep telefonu, otomotiv, hatta belki ilaç ve silah gibi daha “karanlık” sektörlerden gelen, “gayrıresmi”, açık veya kapalı birtakım ayni ve nakdi değerleri de ekleyebilirsiniz. Örneğin, endüstriyel tavukçuluk sektöründen çok sayıda reklam alan, hatta bu reklamları da şişirilmiş reklam fiyatlarıyla alan basının, kuş gribinin aslında abartılmış, saptırılmış bir paranoya olduğu hakkında haber yapmasını bekleyemezsiniz. (8)
Bugün medya, inanılırlığını büyük ölçüde enformasyon miktarının çokluğuna borçlu. Modern insan çok fazla sayıda (dez)enformasyona maruz kalıyor ve bunların hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu seçecek zaman, bilgi ve imkanlara sahip değiliz. Çoğu insan, bu bilgileri şüpheli olarak mimlemek yerine, inanmayı seçiyor.
Bir daha sandık başına gittiğinizde, pusuladaki partilere ve bunların kaçını medyada duyduğunuza, gördüğünüze dikkat edin.
Vaktiniz varsa, meclis kararları ve resmi gazeteye göz atın.
Ulaşabiliyorsanız, meclis araştırma komisyonu raporlarına bir göz gezdirin.
Ekonomik göstergeleri, tarafsız ve bilgili bir ekonomist ile tartışın.
Sonraki yazılarımda örnekler de vereceğim ama inanın karşılacağınız bilgi ve gerçekler, medyada rastladıklarınızdan çok farklı olacak.
Ülkenin gerçek sorunlarını -dünyayı da geçtim- yakın çevrenizdeki polis,asker,doktor, işadamı gibi kendi dallarında uzman kişilerle tartışın, tecrübelerine, yaşadıklarına kulak verin. Gerçek insanların yaşadığı gerçek sorunların -örneğin açlık,işsizlik, tırmanan suç oranı- gibi bilgilerin medyada nasıl, ne sıklıkta haber olduğunu, ne kadar gerçeği yansıttığını düşünün. Bu sorunların, ne kadar akılcı bir zeminde ele alındığını göz önünde bulundurun. Mümkünse farklı çevrelerde gözlemlerinizi tekrarlayın-örneğin şehirde yaşıyorsanız, bir köy kahvesine gidin.
Benim ulaştığım nokta, Türkiye’yi medyanın yönettiği gerçeği oldu.(Dünya konusuna sonra geliriz) Bir televizyon kanalı düşünün, genelkurmay başkanına “paşam darbe var mı?” diye soruyor, ertesi gün kanalın gazetesinde darbe yapılmazsa şeriat geleceği yazılıyor. Aynı gazete, bu sefer hükümete dönüp darbe söylentilerinden bahsediyor, ne yapacaklarını soruyor.
Bir başka televizyon, kuş gribi nedeniyle ancak büyük endüstriyel tavukçuların sattığı yumurta ve tavukların yenmesi gerektiğini söylüyor ve özellikle çocuk ve yaşlıların risk grubunda olduğunu vurguluyor. (Üstelik, gazetecilik hayatında son derece ciddi skandallar olan bir gazeteci, bu tesislerin sıhhiliğini tescil eden uzman havasıyla televizyonda boy gösteriyor) Çünkü kendinizin ölmesinden çok endişe duymazsınız ama kim çocuğunu ya da annesini öldürmüş olma düşüncesinin vicdan azabı ile yaşayabilir ki? Bu oyunun farkında olanların bile çoğu, “ya gerçekse” korkusu içinde “inanmanın” gereklerini yerine getiriyor.
Bu bilgiler ışığında, tamamen rasyonel kararlar aldığınızı, bu kararları alırken de kaynağından emin olduğunuz bilgileri kullandığınızı, hatta özgürce düşündüğünüzü ve duygularınıza teslim olmadığınızı iddia edebilir misiniz?
Eğer bu soruya kesin bir “evet” cevabı veremiyorsanız, hür iradeden bahsedemeyiz.(9) Kararlar sizin kararlarınız değildir, dayatmadır. Siz sadece “tasdik” mercisisinizdir. (10) Dolayısıyla bu sistem demokratik olamaz; çünkü insanlar kendi kararlarını açıkladıkları halde, bu kararlar onlara empoze edilmiş sakat, eksik, yanlış ve taraflı bilgilerin ürünüdürler. Ya da en azından, bunun böyle olabilme ihtimali vardır; çünkü çoğumuz kaynakları sorgulamayız.
Ben bu sisteme mediakrasi dedim. Bu uydurma bir kelimedir; ancak bir gün birilerinin buna benzer daha yere basan bir kelime üretip, kavram olarak ta içini çok daha güzel dolduracaklarını düşünüyorum. Bu totaliter bir sistemdir; hatta totaliter sistemlerin en amansız, korkunç ve adi olanıdır. Çünkü düşmanın tam olarak kim olduğu belli değildir. Totaliter diğer sistemler gibi, sadece somut korkularla değil -idam,işkence gibi- soyut korkularla da iliklerinize işler. Yine totaliter sistemlerde olduğunun aksine, somut bir düşman -Yahudi, zenci, vs- yoktur. Düşman, çıkar ilişkileri çok hareketli ve değişken olduğu için sürekli değişebilir. Düşman sadece bir ırk, din, millet olmak zorunda değildir. Öyleki, mediakrasi, birincil düşman olarak bilimi, aklı bile hedef alabilir.
Demos, ortak paydaya sahip insanlar bütünü,çoğunluk demek. Kelimeleri bile doğru anlamlarında kullanamamaktan dolayı çok sık olarak “tartışma kazaları” yaşıyoruz. Bunlardan biri de, cumhuriyet ile demokrasinin özdeş görülmesi. Örneğin, en azından teorik olarak, bize demokrasi 1945′de, çok partili seçimlerle gelmiştir. Yine benzer bir şekilde, İran Cumhuriyetinin demokratik bir yönetime sahip olduğunu iddia edemeyiz.
Kelimenin etimolojisine inersek, bir başka konuda daha “ezber bozmamız” gerekebilir; bu da popüler devlet tarihi anlayışımızdaki “ümmet-halk” ayrımı ve bundan doğan “ümmetçi topluluklarda demokrasi olamaz” anlayışıdır. Oysa en azından kelime anlamı olarak, demokrasinin olabilirliğinden ya da varlığından bahsedebilmek için üniter devlet ya da halk gibi önkoşullar yoktur. Sözgelimi, sol kulağına küpe takan müslüman erkekler de, sağ kulağına küpe taken hıristiyan erkekler de, taşıdıkları pasaporttan bağımsız olarak demokratik gruplar oluşturabilirler.
2.Temsili demokrasinin ne kadar demokrasi olduğu son derece tartışmalı. Örneğin demokratik anayasa vaadiyle gelen bir parti, çok daha faşist bir anayasa hazırlayıp yürürlüğe sokabilir; sizinse tek yapabileceğiniz bir dahaki seçimlerde oy vermemekten ibaret olacaktır. Oysaki, o parti zaten bunu hesaplamıştır ve bir daha seçilmemesinin çok da önemi yoktur. Bu durumda yeni gelen partinin anayasayı değiştirmesini ummak durumunda kalacaksınız. Aradaki periyodlar, son derece uzun. “Geç tecelli eden adalet, adalet değildir”.
Son seçimlerde bunu gördük; ama AKP örneğini verecek değilim. MHP, bütün seçim propagandasını Abdullah Öcalan’ı asmak fikri üzerine kurmuştu ve bu arada, PKK’yı ortadan kaldırmak konusunda fikir bile üretmemiştir. Garip ama beklenilen şey, sırf Apo’yu asma vaadinin oy getirmesi oldu. Oysa rasyonel bir seçmen, Apo’nun asılması ile değil, PKK’nın çökertilmesi ve Güneydoğu sorununun çözülmesi ile ilgilenirdi.
Geniş insan kitlelerinin yanılmasına en güzel örnek olarak, dünyanın yuvarlak olduğunun gayet deterministik biçimde ispatlanmış olmasına rağmen, neredeyse tüm dünya tarafından reddedilmiş olmasını verebiliriz. Dünya, gözle görebileceği ispatı görmek yerine, inanmayı seçmiştir.
Kendi tarihimizden örnek verecek olursak, Osmanlı’nın yayılmacı politikası birsüre sonra aleyhine dönmeye başlamıştır. Kuşkusuz emperyalist bir devletin yayılmacı olması beklenir, ama fethettiğiniz toprakların ekonomik getirisi, masrafların altında kaldığında Osmanlı ekonomik çöküş yaşamıştır. Örneğin, Mekke’ye harcanan para akıl almaz miktardadır ve bu toprakların hiçbir reel getirisi olmamıştır. Osmanlı, burada prestij ve gücünü göstermek amacıyla çok fazla lüks harcama yapmıştır. Bunu sadece o bölge için değil, Balkanların bir kısmı içinde söyleyebiliriz. Bu öylesine bir çılgınlık halini almıştı ki, bazı devletler açık açık “gel bizi al” mesajı vermiştir, en azından Osmanlı’nın gelişmiş bayındırlık anlayışından istifade edebilsinler.
Elbette, Mekke’nin Osmanlı toprağı olması, kısacası Osmanlı padişahının aynı zamanda halife olması, uzun bir dönem politik,dini, hatta askeri bir katkı yapmıştır; ta ki özellikle İngilizler, bölgede milli devlet fikrini pompalayana kadar. Fetih anında gayet rasyonel olan bir karar, milli devlet fikri yayılmaya başlayınca, Osmanlı’nın aleyhine gelişmiştir. Dikkat edilecek olursa, Atatürk’ün hilafeti kaldırması, kronolojik olarak oldukça geçtir; muhtemelen hilafetten yararlanabilmenin potansiyel yollarını düşünmüş, ancak gerçekten akılcı bir açılım olmadığını görünce kaldırarak akılcı bir karar alarak feshetmiştir.
5.En azından hukuk bunu yapıyor; cezai ehliyet gibi bir kavram var. Elbette, oy veren kitlelerin ne kadar düşünebildiğini, ne kadar şartlandırmalar ile karar aldığı ölçülebilir -pratik nedenlerden ötürü- ya da ölçülmesi istenen bir parametre değil. (Mevcut siyasi düzenler gerçekten bilinçli seçmen kitlelerine tahammül edebilir miydi?)
6.Bir yandan iletişim devrimi, Internet gibi kavramlarla tanışırken, bir yandan da dünya sanki kainat gibi genişliyor ve fiziksel sınırlar (ya da sınırlamalar) giderek önem kazanıyor. Modern insanın yüzyüze kalmak zorunda kaldığı bilgi miktarı inanılmaz boyutlara ulaşırken, bilginin kaynağına ulaşma olasılığı çok daha yavaş artıyor. Bunu Thomas Malthus’un nüfus-gıda kaynakları teorisine uyarlayabiliriz. Evet; iletişim imkanları artıyor ama sözgelimi ulaşım imkanları daha yavaş gelişiyor. (Paris, bu hafta sonu okuduğunuz gibi olmayabilir). Wikipedia’da çok sayıda bilimsel girdi var ama, üniversitede bu bilgiyi doğrulama şansınız, muhtemelen 19.yüzyılda olduğundan daha zor. (kalabalık okullar, akademik heyecanın giderek azalması sonucu ketumlaşan akademisyenler, akademik ünvanların elitist bir paye olarak kullanılması, vs) Basit bir soru: Televizyonda şimdiye kadar gördüğünüz trafik kazalarının yüzde kaçına “gerçek hayatta” şahit oldunuz? Eğer 1940′ların Türkiye’sinde yaşıyor olsak, bu yüzde çok daha yüksek olacaktı.
7.Hemen her devlet, sanki medya hala desteklenmeye muhtaç bir kurummuş gibi, bu sektöre büyük bağışlar, son derece düşük faizli krediler aktarmaktadır. Bunun “dile getirilen” gerekçesi, halkın bilgi alma özgürlüğünü teminat altına alma, bunu sağlayan kuruluşların bağımsız kalmalarını temin edecek ekonomik bağımsızlığı sağlamaktır. Görünürde haklı bir gerekçe olsa da, bu paralar küçük ve özgür girişimlere değil, medya kartellerine akmaktadır. Bu sayede siyasi otorite -ki bu devletin kendisi, hükümet, ya da “siyasi” bile olup olmadığını tartışabileceğimiz kurumlardan(!) herhangi biri, bir kısmı ya da tümü olabilir- toplumu istediği gibi “marine edebilmektedir”.
8.Kuş gribi konusunu ayrı bir yazıda ele alacağım; çünkü bu konu medya arsızlığı ve ahlaksızlığının, bizleri doğal felaketlere bile sürükleyecek kadar ciddi sonuçlar doğurmasının hikayesidir. Üstelik burada global bir medya dezenformasyonu vardır; sadece Türk basını ile sınırlı değildir.
9. “Hür iradesiz seçime” en güzel örnek, Kenan Evren’i cumhurbaşkanı “seçen” ve değil Cumhuriyet tarihinin, Osmanlı’nın da en anti demokratik anayasasını kabul ettiren referandumdur. Bu referandumu sorduklarım -ben o yıllarda ilkokula bile gitmiyordum- zarfların “transparan” olduğunu ve sandığın başında asker beklediğini söyler. Kısacası, çıkan %90′dan fazla evet oyunun yüzde kaçının “gönüllü” olarak verildiğini bilemeyiz ama, ben sorduğum herkesten “korkudan verdik” cevabını aldım.
10.Tarihimizdeki talihsiz ifadelerden biri de, “çok partili demokrasiye geçiş” konusudur. Çok partili demokrasi demek, aslında tek partili demokrasinin varlığını kabul etmekten gelir. Bu nasıl bir demokrasidir ki, önünüzde sadece tek bir seçenek vardır? (Seçenek çok yanlış bir kelime, karşıtlık olsun diye yazdım; zira seçim olabilmesi için, arasından seçebileceğiniz en az iki alternatif olmalı!)
Etrafınızdaki 20 insan, size ineğin aslında öküz olduğunu söylüyor. Ne yaparsınız? Bire bir ya da bire iki gibi daha “adil durumlarda” çoğunuz itiraz edersiniz.Gelgelelim, sosyal psikoloji deneyleri, sayılar büyüdükçe koyunluğumuzun arttığınızı söylüyor. Sonuç? Çoğumuz, “Mea Culpa, tamam, öküz” der.
Solomon Asch, 1953′de meşhur deneyini yapıyor: Tahtaya birbiriyle farklı uzunlukta çizgiler çiziyor hoca, bir denek var ve sınıftaki diğer öğrenciler “hocanın adamları”. Hepsi, farklı uzunluktaki çizgilerin eşit olduğunu söylüyorlar. Deneklerin %30′undan fazlası, yanlış olduğunu bile bile, “evet, çizgiler eşit” diyor. Çoğu denek büyük bir gerginlik hissediyor, ne de olsa kara koyun olmak böyle birşeydir. Kimse sizden hoşlanmaz…
Akademik çevrelerin bir kısmı deneye itiraz ediyor; gerekçe olarak da “zaten dersten sıkılmış olan öğrencinin, tartışmaya girerek sıkıntısını daha fazla artırmak istememesini” ileri sürüyorlar. Eh; az çok makul bir gerekçe bu. Ama sonuç değişmiyor. Eğer yeteri kadar yandaş bulursanız, çoğu insana “dünya düz” dedirtebilirsiniz. Sonra bu “resmi görüş, resmi ideoloji” olur. En sonunda, “çoğulcu” adı verilmiş, “çoğunlukçu” demokrasi kurallarına göre kanunlar çıkarır ve doğruyu söyleyenleri içeri tıkarsınız.
İçeri tıkmaktan bahsetmişken, Stanford hapishane deneyinden bahsetmemek olmaz. Lakin bahsetmeyeceğim; zira uykum var(!).
Etrafınızdaki çoğu olaya yakından bakın. Birkaç sene önce, Paris’te metroda bir kadına tecavüz ediliyor ve 36 kişi seyretmekle yetiniyor. Çünkü herkes eninde sonunda birinin müdahale edeceğini düşünüyor.
Türkiye’de sokakta bir herif karısını dakikalarca bıçaklıyor, bırakın halkı, polis bile istemeyerek, kameraları görünce, o da “lütfen” müdahale ediyor. (Oradaki polis ben olsam, önce herifin kafasına, sonra ayağına, sonra da havaya ateş ederim! Tersten mi oldu? Olsun.)
Internet de koyunlaşıyor. Bunu blog hadisesine adım attıktan sonra gördüm. Demek ki, grup büyüdüğünde, o ortamdan bir daha hayır gelmiyor. Aynı fikirde olabilecek, daha doğrusu çıkarları için hertürlü şeyi yapacak adamların sayıca çok olduğu gruplardan maraz doğuyor.