Boşanan Erkek klişesi bellidir: içki içer, karısını döver, aldatır, nadiren de olsa karısıyla yatıyorsa anal sekse zorlamaktadır, vs vs..
Bu klişe hayatımıza bir şekilde yerleşir; Türk filmleri, sağdan soldan duyduklarımız, “hayatın midyesi” diyebileceğim üçüncü sayfa haberleri bize bunu aşılayıverir.
Sanki anlaşarak boşanan yokmuş gibi, ya da boşanmanın yegane suçlusu erkekmiş gibi.
Çocuğunuz varsa işler biraz daha karışık: çünkü Türk medeni kanununa göre bütün anneler melek, babalarsa puşt. Çocuğun, kadının ciddi bir sorunu yoksa anneye verilmesine karşı olduğum sanılmasın. Aksine, bunu sonuna kadar savunmak gerekir. Ancak Türk medeni hukukunda “ortak velayet” diye birşey olmadığını dumur içinde öğrenmiş bulunuyorum. Yani siz karı koca anlaşarak mahkemeye gitseniz dahi, mahkeme illaki velayeti birinizden birine verecek.
Adaletle hukukun arasındaki makasın açıldığı noktalardan biri daha bu. Adalet sistemi, “aman ben boşayıp atayım başımdan; sonra anlaşanlar bile gelip başıma ekşimesinler” diyor. Kabul etmek gerekir ki, ortak velayet hukuken daha netameli olabilir. Ama çocuk için de, ebeveyn için de uygun olan çözüm bu.
Ama bizim medeni hukuk, çocuğu bir tarafa veriyor -%99 anneye- ve sadece tek bir taraf, çocuk hakkındaki kritik kararları tek başına alabiliyor!
Çocuk belli bir yaşa kadar -sanırım 10- velayetinin verildiği kişi ile birlikte kalmak durumunda. Bu durumda baba çocuğunu sadece 15 günde bir görme hakkına sahip. Üstelik, eski karınız “aa evde yoktum yahu” diye kapıyı açmazsa, yapabileceğiniz birşey yok! Çoğu kadın, bunun kadını koruyan güzel bir pozitif ayrımcılık örneği olduğunu düşünebilir. Hayır; bu sadece hukuk sistemini daha da gevşek ve sorumsuz kılıyor. Zira kadın da davayı kaybedebilir ve bu durumda bahsettiğim adaletsizliğe o da maruz kalacaktır. Kadının tercih edilmesinin tek olumlu yanı, çocuğun biyolojik ve manevi ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilecek olması. Öte yandan, işin bir de maddi ve entelektüel kısmı var. Kaldı ki, velayet yüzünden ebeveynler rakip olmak durumunda kalabilirler de. Bu da çocuğun en azından belli bir yaşa dek ebeveynlerden sadece biriyle, %99 ihtimalle annesiyle, yaşamak zorunda kalmasından ötürü gelişimi olumsuz etkileyebilir. Özellikle erkek çocuklarının bir baba figürüne sahip olması çok önemli olduğu düşünülecek olursa…
Önemli bir çıkartma sırasında uyandırılmaya cesaret edilemediği için emir-komuta zinciri aksayan, bu yüzden de o bölgenin kaybedilmesine neden olan Hitler. Seks skandalları ile Roma’nın hem halkında hem de yönetici kademesinde derin bir nefret uyandıran Caligula, Lenin devrimini yozlaştırarak 5 milyon muhalifi katleden Stalin…İlk baktığımızda, bu adamlarla özdeşleşen bazı davranışların gerizekalılıkla delilik arasında biryerde olduğunu görüyoruz. Oysa, iktidarlarının ilk zamanlarında, hepsi son derece zekice işler yapan adamlar. Peki neden zaman içinde psikopat delilere dönüşüyorlar?
Cevap basit. Sınırsız güç, iktidar ve yargılanmama bu adamları delirtiyor. Bunda çok garip bir durum filan yok; yeterince yaşayan ve en azından kendi alanında diktatör olan her insan bunu yaşayacaktır. Hatta bilimadamı, sanatçılık filan gibi akla dayanan işlerle uğraşmanız dahi buna engel değil.
Garip olan, bu insanların aptallarla aynı belirtileri göstermesi. Ben, delilik ile aptallık arasında ince bir çizgi olduğu iddiasına gülüyorum. Hayır, delilik ile aptallık tamamen farklı şeyler. Tam tersine, ben bu adamların cidden aptallaştıklarını düşünüyorum: beyin yapıları hala tam teşekküllü olarak yerinde duruyor, tecrübelerini unutmuyorlar, muhakeme yetenekleri zayıflamıyor. Sadece makul ve mantıklı insanların ihtiyaç duyacağı düzeyde beyin faaliyeti içinde değiller. Tam aksine, hayvanlaşıyorlar: çok güçlü ve doğal düşmanları olmayan, kolay avlanabilen hayvanların zekaya ihtiyacı yoktur.
Gariptir ki, modern dünyada bu hayvanların sayısı oldukça fazla. Aslında gururlandığımız uygarlığımız çok da ahım şahım birşey değil. Belli periyotlarla bahsettiğim tür insanlığın kapıldığı sanrılara ve iktidar sarhoşluğuna medeniyetimiz de iştirak ediyor. İki zıt vaka gibi görünmesine rağmen, Caligula dönemi ile Engizisyon dönemi arasında “sapkınlık düzeyi” açısından anlamlı bir fark yok. Her ikisi de aslında aynı tip marazlara sahip insanların kolayca girebileceği farklı yollar.
Aslında bana göre bir uygarlığın “uygarlık” seviyesi, ya da bir insanın “insan olma” seviyesi, çılgınlık ve hayvansı güce teslim olma noktasını kontrol edebilmesiyle alakalı. Modern demokrasiler, hala askeri darbelere mukavim değiller örneğin; silahı olan, seçilmiş iktidara biat etmek zorunda değil. (Dünyanın kalanıyla entegre olma zorunluluğu, çok şükür askeri darbeleri frenliyor modern ülkelerde. Türkiye’deki AB karşıtı taraflardan birinin endişesi de tamamen artık limitsiz güce sahip olamayacağı gerçeğinden kaynaklanıyor) Belli delilikler, kapitalizmin dişlilerini yağladığı için makul kabul edilirken (çok pahalı bir ürünü satın alabilmek için 12 saat ayazda sıra beklemek, polisin dövdüğü grubu polisle beraber dövmek), normal insan tepkileri çok şiddetle cezalandırılabiliyor (Otoriteye isyan eden çocukların narkotik haplarla kontrol edilmesi)
Bu yüzden, bazı gelişmeleri akıl yürüterek anlamak olası ya da makul değil.
Uzun zamandır düşündüğüm şeylerden biriydi; DTP’de kapatılınca yazayım dedim!
Resmi ideolojinin bize açıkça söylemediği, ama kafamıza kazıdığı dogmalardan biri: Araplar, cahil, kötü ve aşağılık insanlardır! Üstelik Araplar denince, Ortadoğu ülkelerinde yaşayan herkesin Arap olduğu varsayılır!
Neden? Çünkü bizi arkadan vurdular, İngilizlere sattılar, ayrıca şeriatçılar ve ülkemizi satın alıp yüksek binalar dikmek suretiyle bizi bölmek niyetindeler. O binaları dikip bunca zaman ayaklarımızın altında ezildikleri halde, şimdi utanmadan tepemizden bakacaklar! Yalnız Allah için İsraillilerden daha zevkliler; çünkü mayınlı ve allahın dağı dediğimiz yerleri satın alan yahudilerin aksine Araplar İstanbul’un daha merkezi yerlerini ve boğazı tercih ediyorlar! Bu gerici takımı zaten herşeyi yasaklar ama kendi zevk-ü sefa alemlerinde dağıtır!
Gelgelelim, sokaktaki adamın bu pis Araplar hakkındaki bilgisi neredeyse sıfır düzeyindedir.
“Araplarda İbn-i Haldun var, İbni Batuta var lan, bir zamanlar bu adamlar dünyanın hakimiydi” demek ne kadar saçmaysa, pis Araplar diye ırkçı ve gerzekçe tartışmalara girmek de o kadar aptalca olur.
Gerçek şu ki, tarihte kabuğuna çekilip kalmış, kimseyle ticaret yapmamış, savaşmamış ve buna rağmen medeni ve ileri olan bir ülke, devlet bilmiyorum. İnsanlar iletişim ile bilgiyi, kültürü ve sanatı geliştirir. Çünkü iletişim sadece rekabeti değil, paylaşımı da artırır. (Klasik, “rekabet herşeye kanidir” sözüne katılmıyorum; biri size boya yapmayı öğretmezse, boya satın alacak yer de yoksa, asla resim yapamayabilirsiniz)
Kabul edelim ki, Araplar, en azından bir zamanlar, dünyanın cazibe merkezinde yaşadılar. Bir bölgeye para girerse, zeka, bilim, sanat da o yolu izler. Çünkü beğensek de beğenmesek de, insan aklı ve birikiminin ürettiği herhangi birşeyi satın almak için para gerekir; aç adam da üretemez.
Araplar medeniyet miydi yoksa taklitçi miydi, bunu tartışmak da çok anlamlı değil. Sonuç olarak dünyaya kendi kültürlerinden birşeyler verdiler, bir senteze neden oldular -Etrüsk mimarisi örneğin- ve büyük adamlar yetiştirdiler.
Her devlet gibi, Arapların kurduğu büyük devletler de zaman içinde yokoldu. Araplar da zaman zaman her kültürün yaşadığı durağanlık çemberine girdiler ve önemsizleştiler, çağı etkileyemez hale geldiler.
Şu an bazı zengin Araplar, en çok teknolojiye yatırım yapıyorlar. AMD’de büyük hisseleri var. Entelektüel ve iyi zevk sahibi Araplar da var. Hatta ehram giyen her Arap da şeriatçı filan değil. Ama çoğumuz, Arapların barbar, ikiyüzlü ve kıro olduklarını sanıyoruz. Çünkü onlar batılı giyinmiyor(!) ve Türke kazık atıyorlar!
Resmi ideolojinin söylemediği şey, Arapların Osmanlı’ya kazık attığı; Türkiye Cumhuriyetine değil!
Buna da kazık denirse: zira bugünkü Ortadoğu faciasını yaratan İngiltere, Arabistan yarımadasında iki ayrı klanı destekliyor o zamanlar; bunlardan biri de, “Suudi” adını ülkeye veren, Suud ailesi ve onun klanı. 1750′lere doğru, İslamiyetin son derece yobaz bir kolu olan Vahabiler ile Suudiler evlilik nedeniyle ittifak yapıyorlar. İngiltere, zaman içinde iki ayrı klanı desteklemekten sıkılıyor ve kimine göre bizzat Lloyd George’un istedğiyle Suudileri destekliyor. (Çünkü bahsettiğim iki klan savaş halindeler). Derken, Suudiler düşmanlarını ortadan kaldırıyor ve iş bugünkü Suudi Arabistan devletine kadar geliyor.
Suudi Arabistan, G-7 ülkeleri tarafından yaşaması karşılığı köleleşen yoz, gerici, baskıcı bir rejimdir.
Peki ya İran? Nasıl olur da bizden çok daha modern ve kültürlü olan İran, geri ve baskıcı bir şeriat devleti olur? Yine batı eliyle.
Bir zamanlar medeniyetin beşiği olan Mısır’dan Süveyş kanalını geçirmek için, Mısır’ı da pasifize edersin. Sonunda halkının karnını doyuramayan bir ülke olur.
Sonra bakarsın ki, din, bu bölgede herkesin düşman olması için yeterli değildir. Yahudileri alır, Arapların tam ortasına koyarsın. (Bildiğim kadarıyla Yahudiler ve Arapların tarihsel bir düşmanlığı yok?) Bu arada, Yahudilere verdiğin toprakları birkaç Arap ülkesinden alırsın ki, düşmanlık alanı genişlesin. Sonra Lawrance ve kankası Gertrude Bell, kafayı bulup cetvel ve pergelle bir Irak haritası çizerler. Acil durumda karıştırılacak ülke.
Irak öyle bir yerdir ki, çatışma olmaması mümkün değil. Sadece kendi içinde değil, komşularıyla da.
Üstelik, pis Araplar dediğiniz coğrafyada sadece Araplar yaşamıyor. “Şeriatçı İranlılar” ın alt tarafı %2-3′ü Arap; oysa %15′den fazlası Azeri. (yani Türk; hatta “eser miktarda” Türkmen de var.)
Yalnız, Ortadoğu’da çatışma ve savaş isteyen batı siyaseti değişiyor. Nedenini tam olarak bilmiyorum; ama nedenler birden fazla: enerji hatları buradan geçiyor ve Irak petrolünün “huzur içinde” buradan çıkması gerek. Bence ikinci ama daha önemli neden, bölgenin “kapitalistleşmesinin” istenmesi. Zira, artık batı ülkeleri ve sonradan gelişen uzakdoğu ülkeleri yeterince tüketmiyorlar (zira satın alınacak çoğu şeyi zaten aldılar ve arsızlıkları törpülendi). Onun için, ortadoğu gibi yeni pazarlara ihtiyaç var. Kapitalizmin kök salması için bölgenin diktatörlük yapısının da çözülmesi gerek. Saddam’ın devrilmesi ve Irak’ın yeniden paylaşımı, çok çok yanlış, kötü, berbat, hayvanca yapılmış olsa da, aslında orada yaşayan insanların esenliği için yapılması gereken şeydi.
İran’da batı şansını seçimlerde denedi, ama beklediği olmadı. İran’ın değişim isteyen iç dinamiklerine batının daha farklı şekillerde yardım etmesi gerek (örneğin, Ahmedinecad’ı uranyum zenginleştirme konusunda sıkıştırmaları, mollaların ekmeğine yağ sürüyor). İran, geçmişindeki kültürün etkisiyle en kolay demokrasiye geçen ülke olabilir. Suudi Arabistan ise en zorlu ülke. Çünkü Vahabilerin gerek dinsel, gerek siyasi, gerek ekonomik olarak büyük etkinlikleri var. Hatta, Usame bin Ladin’in gerçekte Suudi hanedanını tehdit ettiği için ABD tarafından istenmeyen adam ilan edildiği de söyleniyor. (Bin Ladin ailesi aslen Yemenli)
Geçenlerde FriendFeed’de yine o meşhur tartışmaya denk geldim: Biz, doğulu muyuz, batılı mı?
Bunun kolay bir cevabı olmasa gerek. Özellikle “muhafazakar” kesime göre doğuluyuz; zira Osmanlı mirasını devam ettiriyoruz. Osmanlı mirasını devam ettirdiğimiz kısmen doğru ama, Osmanlı’nın da sadece doğulu olmaması sorun teşkil ediyor. Çok açıktır ki, Osmanlı pekala 3.Roma İmparatorluğu. Roma etkisinin Fatih’in İstanbul’u alması ile başladığı söylense de, bu pek de doğru değil. Bazı görüşlere göre, Orhan Gazi, Bizans’ın ileri karakollarından birinin başındaki bir paralı asker.
Elbette İstanbul’un alınması cidden yeni bir çağ başlatmayı hak edecek kadar önemli. Üzerinde fazla konuşulmayan çok önemli konulardan biri, Fatih’in bu sayede aynı zamanda Hıristiyanlık dünyasını da bölmüş olması. İşin doğrusu, Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasındaki dini anlaşmazlıklar uzlaşılamaz türden değillerdi; nitekim iki kilisenin diyalog girişimleri de olmuştur. Ancak Ortodoks kilisesi Osmanlı’ya geçince atanan patrikler kesin olarak Osmanlı yanlısıdır ve temel politika iki kilisenin uzlaşamaz olduğu inancının sürdürülmesine dayanır.
Günümüzde bu fazlasıyla dini bir konu olarak görülebilir; ancak o zamanlarda insanları savaşa süren temel dürtünün dini nedenler olduğunu atlamamak gerek. Eğer Haçlı Seferlerine kuzey ve doğudan gelen Ortodoks askerler de iştirak etseydi, Osmanlı’nın büyümek bir yana, hayatta kalması dahi mümkün olamazdı. Fatih gerçekten de dünya tarihindeki en ileri görüşlü devlet adamlarından biri. Bunu sadece Ortodoks – Hıristiyan ittifakına engel olduğu için söylediğim zannedilmesin.
Osmanlı’nın batıya kibirle baktığı bir zamana kadar doğru. Şimdi gelelim batılılarca “Muhteşem Süleyman” denilen, bana göre pek o kadar muhteşem filan olmayan I. Süleyman’a…
Kanuni, eğer İngilizlerin ittifak teklifini kabul etse, bugün ABD adında bir devlet muhtemelen olmayacaktı. İspanya, dönemin batıdaki süper gücüydü ve İngiltere, biraz da şans eseri İspanyol Armada’sını durdurunca, ağır bir yenilgi alan İspanya’nın fetih hızı ve enerjisi kesildi. Hızla başlatılan ve uzak yerlere yapılan fetihlerin durma noktasına gelmesi aslında sonun başlangıcı: bunun tarihte en bilinen örnekleri Osmanlı ve 3. Reich. Çünkü o zamanlarda daha da kısıtlı olan lojistik imkanları ve ülkelerin başka güçlerle de savaş halinde olması, orduların uzak yabancı topraklarda uzun süre barınması için engel. (ABD’nin savaştaki beceriksizliğini konuşup duruyoruz ama kurduğu muazzam lojistik ağdan bahsetmiyoruz)
İspanya’nın topyekün yokedilmemiş olması sayesinde Katolik kilisesi varlığını sürdürdü. Elbette Avrupa Birliği Hıristiyan bir kulüptür demek çok yanlı bir bakış olur. Eğer Fransız ihtilali olmasaydı, Avrupa Birliği de olamazdı. Fransız ihtilali aslında anti monarşik olmaktan öte seküler hayat görüşünün iktidara gelmesidir; kilise iktidarına kesin son vermiştir. (Aksini söyleyene, “İran da cumhuriyet” derim). Süleyman, babasının yaptığı işe devam etseydi -ama saçma ve acele bir Viyana kuşatması ile değil, örneğin İngiliz ittifakı ile- bugün doğu-batı çatışmasından bahsedemezdik.
Peki doğu-batı çatışmasının özü, kutupları kesin olarak belirleyen şey nedir?
Elbette teologlar, sosyologlar, ekonomistler kendi tasniflerini yapabilirler ama benim kendi fikrim, batıyla doğuyu ayıran asıl faktör, anılan ülkelerin emperyalist olup olmadıkları. Elbette, emperyalistten kastım, ekonomik emperyalizm; Afrika gibi yerlerde sömürge sahibi filan olmak değil.

Aslında, G-20′ye doğru giden G-7′ler, “batı” dediğimiz şeyin içini dolduran devletler; ya da bu devletlerin içinde kurulup dünyaya yayılmış çokuluslu şirketler. Bugün hemen herkes, farklı oranlarda da da olsa, dünyaya korporoksinin hakim olduğunu kabul etmiş durumda.
Yani aslında biz benim görüşüme göre, hiçbirzaman batılı olmadık; batı kurumlarını taklit ettik. Osmanlı’da kapitalizm oluşmadı; ancak Osmanlı bu geçiş için gereken adımları atarken çok büyük toprak kayıpları ile boğuşmak zorunda kaldı. En sonunda küçük bir milli devlet olarak kendini “yeniden ölçeklendirdi”. Gelgelelim, cumhuriyet köklü bir reform getirmiş ya da köklü bir devrim yapmış değildir. Cumhuriyet, 80′lere gelene kadar 1934 Trakya Olayları, Varlık Vergisi ve 1955 gibi olaylarla bir yandan Rum, Ermeni ve Yahudi sermaye sınıfını tasfiye edip mallarına el koyarak yerli sermayedar yaratmaya çalıştı, bir yandan da ithal ikame ve devlet ihaleleri ile onu korudu. Kimine göre olmayan sermaye sınıfını yaratmak için zorunluydu bunlar; ancak başarının düzeyi çok su götürür: Özal dönemine kadar rekabetin ne olduğunu bilmeyen koruyup kollanan sanayicinin ürettiği beyaz eşyalar bile, teknoloji olarak batı ülkelerinden 20-30 sene daha geriydi. Bu aslında kapitalizm değildir; kapitalizm öncesi atölyeci üretimdir. Aslında, biz ciddi sıkıntılar çekmemiş insanlarız: ne din iktidarının engizisyon karanlığını, ne kralların siyasi – sosyal baskısını -zamanın devletleriyle kıyaslarsanız Osmanlı akılalmaz derecede özgür ve hoşgörülüydü- ne de ilk kapitalizm döneminin çocukları bile çalışmaktan öldüren vahşi dönemini gördük. Sıkça söylenenin aksine, gerçek bir halk destekli devrim olmaması, büyük ölçüde baskıların azlığına bağlanabilir. Bir diğer önemli neden de, aslında Osmanlı’da kapitalizmin oluşmasına da engel olan sınıfsızlık ilkesidir. Osmanlı da, cumhuriyet de kendisine tehdit olabilecek kişi ya da kurumları en ufak bir şüphede derhal ortadan kaldırmıştır. Osmanlı’da, padişah insanların zenginleşip kendisine darbe yapabileceği endişesiyle, zengin ve nüfuslu kişileri olmadık nedenlerle öldürür ya da sürgün ederdi. Bu mantık cumhuriyete de aynen gelmiştir. Demokratik rejimlerde insanlar rahatça örgütlenip yasal baskı grupları oluştururlar, ama otoriter ve diktatöryel rejimlerde “tehditler ortadan kaldırılır”.
Cumhuriyetin işçi sınıfı oluşmasına engel olması çabaları da dikkate değerdir: bir devlet politikası olarak esnaflık özendirilmiştir. Zaten ithal ikame artığı şirketlerimizin, gerçek kapitalizme geçerken çok fazla işçiye ihtiyaçları olmamıştır; zira teknolojiyi ithal ettiğimizden, işe son teknoloji ile başladık. Doğal olarak, 50 sene önce X sektöründe 100 işçiyle 100 birim üretim Fransa yerine, biz 5 sene öncenin, 10 işçiyle 200 birim üreten teknolojisi ile başladık. Bunun sonucu olarak, nüfus içindeki işçi oranı azdır ve işçiler sürekli gelişen teknolojinin oluşturduğu işsizlik sorununu batıya göre çok daha az yaşamıştır. Bu sebeple, Türkiye’de bir işçi hareketi ya da gerçek, sol bir kitle partisinin olmaması sürpriz sayılmamalı. Bu açıdan bakarsak, Türkiye, ne batılı ne de doğuludur aslında.
Batının şu an yürürlükte olan seküler hukuk gibi değerlerini almış olmak ise bence bir taraftan olmanın değil, sadece aklın göstergesi. Osmanlı’da insanların şeri hukuk ile pek de sorun yaşadıklarını sanmıyorum. İslam hukukuna göre zina gibi fiiller suç olsa bile, Osmanlı bu tip hükümleri genellikle uygulamamış. “Siyasi suçlular” ise her iki devlet döneminde de işkenceye uğrayıp öldürüldüğünden, yakın zamana kadar iki devlet arasında bir fark olduğunu söylemek anlamsız olacaktır. Türkiye, hukukta kısmen Jakoben Fransa’yı, kısmen faşist İtalya’yı örnek aldığından ve bugünlerde bile hala 100 yıllık hakları tartıştığımızdan, bu alanda bahsedilmesi gereken şey “doğulu batılı” ayrımı değil, Türkiye’nin işine geldiğince batıcı, gelmediğinde gerici olduğudur.
Aslında sorunların çoğunun temelinde, vatandaşın devleti kutsadığı ortaçağ anlayışının değişmemiş olması var. Batı medeniyeti insanları, özellikle 68′lerden sonra, devleti vergi karşılığı temel hizmetleri sağlayan bir şirket olarak görmeye başlamıştır. Elbette, ABD ile İsveç insanının devlete bakışları ve yaşam biçimleri daha farklı. ABD, insanına tanıdığı hak ve özgürlükler ile bizden farklı ama devlet ideolojisi çok farklı değil. Ordu ve derin devlet ABD’de de çok etkin. Profesyonel ordu olmasına rağmen, bizde olduğu gibi müthiş bir ordunun imajını cilalama kampanyası yürütüyorlar; bizden farklı olarak ordu en azından resmi olarak, siyasetin diğer kutbu değil.
Türkiye’nin laiklik tutumu da diğer bütün ülkelerden çok farklı; çünkü laikliğin silahla korunduğu bir başka ülke yok. Aslında laiklik, hakim sınıfın çıkarlarını temsil eden bir kılıf; çünkü Türkiye’de gerçek anlamda laiklik yok.
Uzaktan bakınca, batıyı “sınıfsız, kaynaşmış bir kitle(!)” olarak görsek de, batı da kendi içinde homojen bir grup, bir felsefe, tek tip insan topluluğu filan değil. Hatta, bugün Kürt sorunu diye adlandırdığımız şeyi İngiltere de, İspanya da, Fransa da yaşıyor. Belçika, ikiye ayrılmayı tartışıyor. İsveç’de çizdiğiniz bir dini karikatür herhangi bir tepki yaratmazken, Almanya’da linç edilmenize neden olabilir.
O zaman batı ne, doğu ne tartışmasında tarafları daha net ortaya koymak gerek: Dünyanın 17. büyük ekonomisi olan Türkiye’yi doğu olarak adlandırırken, Lüksemburg’u bir batı ülkesi olarak mı sayacağız iktisadi olarak? Ya da Genç Siviller doğulu ise, Neo Naziler batılı mıdır? Daha net soralım; batılı olmak ilericilik, doğulu olmak gericilik mi? Ya da, gericiliğin tarifi ne?
Belki de kutupların bu kadar “gevşek” tanımlanması, savaş ve gerginlik üzerine kurulu dünyada işleri daha kolay hale getiriyor.
Yılmaz Özdil’i kısa yazıyor, hatta çoğu zaman satırı tek kelimeyle geçiyor diye eleştiriyorlar. Aslında bu Özdil’e özgü, yeni birşey filan da değil. Zamanında bunu Fatih Altaylı da, Ahmet Hakan da yapıyordu, o yüzden sadece Özdil’e yakıştırmak doğru değil. Hatta ben de zamanında bu yazı biçimi ile dalga geçen bir yazı yazmıştım.
Konum yazıların uzunluğu ya da kısalığı değil; sosyal medyada Yılmaz Özdil’in “çok tutulması” dikkatimi çekti. Aslında bu birazda okuma oranının düşük olmasına ya da bizlerin -Internetin dedeleri sayılacak orta yaşlı kalabalığın- çok da fazla bu konulardan bahsetmemesine bağlanabilir.
Yılmaz Özdil’in dikkatimi çekmesi ve bu konuya malzeme olması çok da tuhaf: evet; köşe yazarlarının Internete çok uzak olduklarını, direndiklerini hatta bir kısmının nefret ettiğini biliyoruz. Peki gençler neden bir mp3 player kullanamayan, Internette yolunu bulamayan, sosyal medya nedir bilmeyen, cep telefonuyla mesaj yazmayı beceremeyen bu insanları takip ediyor?
Yazımın bundan sonrasında Özdil’den bahsetmeyeceğim; durumun bir fotografını çekmeye çalışacağım.
Köşe yazarları gençlere çok hitap eden konuları mı ele alıyor? Öyle ya, adam teknolojinin nimetlerinden bihaber olur ama, eğitim sistemi gibi, sosyal güvenlik sistemi, düşünce özgürlüğü gibi konulara el atar, göremediğimiz gerçekleri gün ışığına çıkartır. Hadi onu da yapmadı, bu belirsizlik ortamında gençlerin paçayı kurtarması için neler yapması gerektiğini salık verir. Bunu da mı yapmadı; yapmasın, herşey sorunlardan ibaret değil. Mesela pek de farkında olmadığımız bir yönetmeni ya da yazarı keşfetmemizi, şehirde hergün önünden geçtiğimiz ama ne olduğunu bilmediğimiz bir binayı keşfetmemizi sağlayabilir.
E bunları da yapmıyorsa yazmasın zaten, değil mi?
Öyle ya, köşe yazarı fotograf çekmenin incelikleri ya da PHP’ de hata kontrolü gibi tutorial tadında şeyler de yazmadığına göre?
Çoğunun akademik bir yetkinliği, ya da geniş kitlelerce kabul görmüş bir uzmanlığı olmadığına göre, politikaydı, sosyolojiydi; bunlar hakkında fikir sahibi olmak için onları takip edecek değilim ya?
Aralarında lise mezunu olanlar bile var. Kesinlikle küçümsemiyorum.(Arthur C Clarke, Stanley Kubrick de lise mezunu) Ama madem akademik bir titrin yok; o zaman yazdığın konuda kendini eğitip ortaya eserler koyman, bu eserlerin de yine en azından bir kitle için referans kabul edilmesi gerek.
Köşe yazarlarımızın önemli bir kısmı, saydığım kriterlerin çoğuna uymuyorlar maalesef. Çoğu, sadece “ağzı laf yaptığı” için yazıyor. Bir köşe yazarı için “kalemi kuvvetli” denildi mi, ekstra dikkat edeceksin. “Fikir ve birikim yok ama kalemi kuvvetli; ne bileyim, pek zeki sayılmaz ama çok çalışkan, çirkincene ama gözleri çok güzel” demek gibi.
Bu adamların neden tutulduklarına gelirsek: maalesef genel olarak birçok konuda insanımız donanımsız. Ama bundan daha önemlisi, eğitim sistemi dediğimiz sistematik aptallaştırma çabasının, özgür düşünce, akıl yürütme gibi yetileri çocukların elinden almış olması. Bu düşünce boşluklarını da, hoşa giden sloganlar, kulağa zekice gibi gelen ama tamamen yanlış şeyleri savunan cümleler dolduruyor.
Kesinlikle komplo teorisi üretmeye de gerek yok; kasıtlı bir şekilde insanımız bilgisiz ve ilgisiz bırakılmıyor. Düzende yer tutmuş adamlar da zaten senden benden üstün adamlar değiller ki, bu insanlara iyi birşeyler versinler.
Ancak, dünya da bir yandan değişiyor. Eskiden sağcılar solcular, dinciler kemalistler kendi arasında sosyalleşir, diğer tarafın ne konuşup tartıştığından öbür tarafın haberi olmazdı.
Oysa şimdi öyle değil. FriendFeed’de bir sağcıyla bir solcu tartışabiliyor, bloglarda karşıt fikirlerden yorumlar uzayıp gidiyor, yeri geliyor tartışmada yenilen taraf küfür edip gidiyor ama önemli olan dönüşümü ve değişimi yaratacak bu diyalog sürecinin başlamış olması. Sevmediğim tercümesiyle ana akım medyanın da anlayamadığı şey bu. Çünkü köşe yazarları hala tartışmaların içinde değiller, gazeteler yorumları yayınlayarak Internet çağını da yakaladıklarını zannediyorlar. Oysa önemli olan yorumların yayınlanması değil tartışılması.
Anlamamak için direnecekler, değişen birşey olmayacak ama yazmaya devam…