Bundan aylar önce AKP’nin Internet’i sansür altına alma planlarını farketmiş ev Pozitif PC sitesinde bir kampanya düzenlemiştim…
Bu arada, Internet’i sansürlemek isteyenin sadece AKP olduğunu sanmayın. Bu tip konularda, başta CHP olmak üzere, herhangi bir partinin karşı adımını gördünüz mü? Zaten göremezsiniz de. Normal zamanlarda birbirlerinden nefret eden semavi dinlerin ruhani liderleri gibi, bunlar da güçlerine ve dokunulmazlıklarına zarar veren bir durum sözkonusu olduğunda biraraya gelirler. Bu yasalar ardı ardına meclisten geçer, zaten milletten de bir tepki filan gelmez, gelen tepkiler içinde CHP yalandan bir muhalefet yapar, sonra da unutulur gider.
Sansür mekanizması, Türk devlet geleneğinin bir parçasıdır.
Halkında bu olaya tepki duyduğunu filan sanmayın. Siteye gelen mesajlarda, bu yasa tasarılarına oldukça fazla destek verildiğini gördüm. Gelen mesajların yarısında sansür destekleniyor, hatta övülüyordu…
Kampanyaya başlar başlamaz Richard Stallman ile bağlantı kurdum. ABD’ninde fazla farklı olmadığını, ancak insanların hala tepki gösteriyor olduğunu söyledi. Aslında, söylediği şey, ABD halkında da ilgisizliğin ve geleceğine sahip çıkmamanın yayıldığı.
Bu gidişatı hafife almamak gerek. Bir kesim, “ferman padişahınsa dağlar bizimdir” yaklaşımı içinde. Gerçekten de, şehrin göbeğinde terörist çetelerin eylem yapmasına, otobüsleri yakmasına seyirci kalan bir devletin Internet’i kontrol edebileceğini sanmıyorum.
Ama sorun bu değil. Devlet sizi “gözüne kestirdiğinde” tepenize binmesi için bir nedeni daha olacak. Yasaların temel görevlerinden biri de, insanları devletin aşırı gücünden korumaktır. Yargının bağımsız olma gerekliliği de zaten bu nedenden dolayı ortaya çıkmıştır. Yargı ve yürütme kolkola girerse, kolluk kuvvetleri ve yasalar devletin halka karşı silahı haline gelir.
Mustafa Akgül, attığı spam postalarla konuya dikkat çekmiş. Oysa bu hikaye 6 aydır ortada ve diyalog kurduğum kişiler -Richard Stallman hariç- konuya hiçbir ilgi göstermediler.
Ben nedense bu protestoların samimiyetine inanmıyorum. Neden derseniz, bizim ülkede bir grup bir başka grubun eylemine iştirak etmez. Benim üniversitede okuduğum yıllarda, belli dönemlerde harçlara anormal zamlar yaptı ve bu olayı sadece solcu öğrenciler protesto ettiler. Onlardan çok daha kötü maddi durumda olan sağcı öğrencilerse onlara saldırmayı seçti.
Hırant Dink cinayetinin ardından, hemen her büyük olayda olduğu gibi dünyaya rezil olmamız uzun sürmedi.
Nereden tutsanız elinizde kalıyor ama benim kafam en çok Samsun’daki jandarmalara takıldı.
Koruması gereken vatandaşın katiliyle hatıra fotoğrafı çektiren, bu rezilliğe bir de Türk bayrağını alet eden adamlara ceza verdiler: başka yere tayin!
Bu tip cezayı aslında çok gördük. Emniyet müdürü haraç almış, başka yere sür. Polis işkence yapmış, yerini değiştir. Valinin görevini ihmal ettiği artık müfettiş kararıyla bile ispatlanmış, tut başka yere vali yap.
Nasıl ceza ki bu? Cezayı çeken suçlu değil burada, mimlenmiş ve suçu ispatlanmış adamın gittiği yerdeki halk! Hani buraya musallat olmuşun milleti canından bezdirmişin, git şimdi başkasının başına bela ol!
Bu ceza filan değil. Bunun altındaki mantık şu: burada fazla göze battın, sana da bir ceza vermemiz lazım, en iyisi başka yere yollayalım seni!
Bir web sitesi sahibi olmanın avantajlarından biri de, çok sayıda istatistiğe ulaşabilmeniz: en çok okunan sayfalar, yorumların fazlaca yapıldığı sayfalar, tıklanma oranları, hatta sitenizde yapılan ya da Google araması sonucu sitenize gelen ziyaretçilerin hangi anahtar kelimelerden geldikleri, oldukça kıymetli bazı bilgiler sağlıyor.
Bu anahtar kelimelerin hangileri oldukları hakkında bir ara uzunca bir yazı yazmak isterim; ama bugünkü istatistiklere baktığımda ilgimi çeken Bir şey oldu: Google’dan siteye ulaşanlar arasında “evliyim ama mutsuzum” cümlesi ilk sıralarda!
Özellikle kadınların evliliklerinden mutsuz olması yeni farkettiğim Bir şey değil. Şaşırtıcı olan, bu durumun artık Google’dan medet umularak dışa vurulması.
Doğrusunu isterseniz, böyle bir çağda mutlu evlilikler yapma şansı oldukça düşük. Genelde evlilik cephesinde mutsuz görünenler daha çok kadınlar olsa da, erkekler çeşitli nedenlerle şikayetlerini daha az dile getiriyor, daha az kafaya takıyorlar (bu da çok sağlıksız bir durum, aynı evde yaşadığınız kötü bir ilişkiden bile şikayet edemez duruma gelmek)
Los Palavros kadın ve erkek dergileri gibi, “aşkın ateşini tekrar alevlendirin” tarzı birşeyler yazıp, aromatik prezervatifler, evlilik danışmanları ya da onların daha tüyler ürpertici türevi olan yaşam koçlarını tavsiye edecek değilim. Mum ışığında pahalı bir yemek yemenin de en ufak bir faydası olmayacağını, ölen ama cenazesi kaldırılmayan ilişkilerin, bu tip tavsiyelerle ancak bazı sektörlere okkalı paralar kazandırdığını söylemekle yetineceğim. Ben sonuçtan çok sebeplerle ilgiliyim.
İşte size yürümeyecek evlilikler yapmak için bir dizi tavsiye:
ERKEKLER İÇİN
1.Beraber olduğunuz kişiye olduğunuzdan daha zeki, zengin ve popüler görünmeye çalışın.
2.Evlendikten sonra fiziksel görünümünüze özen göstermeyin, dötü göbeği salın.
3.Kıskanç olun ve bunu belli edin. Kendinden emin olmayan bir herif olduğunuzu göstermeniz, tez zamanda boynuzlanmanızla sonuçlanacaktır.
4.Pısırık olun.
5.Kaba olun.
6.Konuşulacak yerde susmayı, susulacak yerde konuşmayı hayat tarzı haline getirin.
7.Yatakta derhal mevzuya girip hızla boşalın.
8.Diğer kadınlara hiç ilgi göstermeyin ve biri sizle ilgileniyorsa görmezden gelin. Daha garantilisi, karınızın yanında size asla yüz vermeyecek kadınlara kur yapın. Bilhassa karınızın arkadaşlarına asılmanızı şiddetle tavsiye ederim.
9.Çok uyanık geçinin. Kadınlar çok uyanık geçinen erkeklerin canına okumayı ve boynuzlamayı severler.
10.Hödüklük ve cahilliğinizi bir erdemmişcesine sunun.
11.Toplum içinde sarhoş olarak kendinizi komik duruma düşürün.
12.Boş vakitlerinizi evde gazete okuyarak ve futbol geyikleri izleyerek geçirin.
13.Size çok enteresan ve eğlenceli gelen askerlik anılarınızı gerekli gereksiz, yerli yersiz mütemadiyen anlatın.
14.Sohbet sırasında kısa cümleler, tercihan primitif kelimelerle konuşun, “haaaaa”,”hö?”,”ne?”,”nassı?” gibi.
15.Bol bol konuşun.
16.Hiç konuşmayın.
17.Evleneceğiniz kişiyi sadece tipine bakarak seçin.
18.Muhakkak bakire birini arayın, evlendikten sonra da bununla şişinin.
19.Özellikle yemekli toplantılarda altlı üstlü gaz çıkarmayı ihmal etmeyin.
20.Delikanlı ayaklarına yatın. Çizgili takım elbiseler giyin, anahtarla kulağınızı karıştırın, ses çıkartacak şekilde tespih çekin, çayı ve kahveyi yedi düvele duyuracak seslerle için.
KADINLAR İÇİN
1.Mahallenin deli yürek modelini nikah masasına oturtun.
2.Pasaklı olun.
3.Çok konuşun.
4.Osuruktan nem kapın.
5.Sık sık kıskançlık krizlerine girin.
6.Kıllılık konusunda erkeğinizle rekabet edin. Mümkünse bıyık bırakın.
7.Sık sık kariyer yapmaktan dem vurup, size cilalanıp sunulan gönüllü köleliği matah bir bokmuşcasına izleyin.
8.Telefonda uzun uzun konuşun.
9.Ağzınızı yaya yaya konuşun.
10.Feminist olun, ancak barış,eşitlik,adalet gibi konular üstünde asla düşünmeyin. Bırakın ne düşünmeniz ya da söylemeniz gerektiğini size Cosmopolitan söylesin. Cosmo kızı olun. Unutmayın, modern kadın kendinden başka herkese karşıdır. Erkekler seks kuklası, bacaklı cüzdanlardır. Dünyanın daha iyi biryer olması için sizin daha fit, daha kevaşe görünmeniz yeterlidir.
11.Cahillik ve aptallığınızla gurur duyun. Öyle olduğunuzu anlayacak erkeklerin sayısı zaten azdır. Anlayanların çoğu da bundan hoşlanır.
12.Bilhassa Leonardo di Caprio gibi kılkuyruk tiplere, erkeğinizin yanında “ayy çok şeker” gibi benzetmeler yapın.
Yazıya başlarken, “acaba doğrusu Stokholm mü, Stockholm mü?” diye tereddüt ettim. Uzun yıllar önce yazım kılavuzlarına itibar etmeyi bıraktığımdan, “daha ecnebi” görünen haliyle yazdım.
Stockholm sendromu oldukça bilindik bir hikayedir ve ismini de gerçek bir olaydan alır. Stockholm’deki bir banka soygunu sırasında, rehin alınan kişiler, kendilerini rehin alan soygunculara karşı aşırı bir sempati duymaya başlarlar; hatta tabir yerindeyse tek taraflı bir “gönül bağı” oluşur.
Stockholm sendromu kurbanlarından birinin de Patty Hearst olması ironiktir. Hearst ailesi, ABD tarihindeki mihenk taşlarından biri. Zamanın medya devi; günümüzde bile çok güçlü olmasına rağmen, TV furyasını yakalamakta geciktiği için tahtını Fox’a devretmek zorunda kaldı.
Hearst’ün ultra paranoyak FBI başkanı J. Edgar Hoover ile “çok yakın” olduğu bilinen bir gerçektir. Yaklaşık 50 sene FBI’ın başında kalan Hoover, muhtemelen Goebbels’den çok şey öğrenmiştir. Uyguladığı korku ve paranoya politikasının ABD halkı üzerindeki etkileri halen devam ediyor. Soğuk savaşın mucidi olmasa bile, en büyük “generali” ve “pratisyeni”, muhtemelen bu adamdır.
Hoover’ın medyanın toplum üzerindeki etkisini iyi analiz ettiği ve medyayı da iyi güdümlediği inkar edilemez. Maalesef bağımsız yayıncılık girişimleri sadece ABD’de değil, dünyanın hemen hemen her yerinde, maddi (ve siyasi) nedenlerden ötürü başarısız olmakta. Pozitif PC’yi çıkarırken, bir bilgisayar dergisi olduğumuz halde, bu başarısızlığı bizzat yaşadım. Onbinlerce okurumuz olmasına rağmen, birkaç bin satan dergiler sayfa sayfa reklam alırken biz sadece 1 reklam alabilmiştik. Bu yüzden Smart BS’i sadece GP2x’i Türkiye getirdikleri için değil, dergimizi desteklemelerinden ötürü saygıyla ve sempatiyle anarım. “Ölmüşler” gibi oldu:) Ama değil; GP2X, Türkiye şartlarında önemli bir başarı yakaladı. Bugün çok fazla GP2X’den ya da Smart BS’den bahsedilmiyorsa, nedeni basının ve rakipleri olan Sony’nin “abartılmış” gücündendir.
Stockholm sendromunun temelinde, haksız da olsa güce teslim olma gibi insanın en tiksindiğim özelliklerinden biri yatıyor. Patty Hearst, nasıl kendini kaçırıp yıllarca esir tutanlara teslim olduysa, milyonlarca ABD vatandaşı da Hearst ailesine teslim oldu. William Hearst’ün bir diğer ilginç özelliği ise, liberallikten muhafazakarlığa geçişidir. ABD senatosuna da giren Hearst, “rüzgarı arkasına alan” basının da herhalde ilk örneklerinden biridir.
Güce teslim olmanın psikanalitik açıklaması, bebeklerin çevresindeki onu koruyacak en güçlü yetişkine bağlanmasıdır. Bu bağlanma içgüdüsü, bilinçaltımıza işlediğinden hayatımız boyunca devam eder. Belki “devlet baba” lafının ortaya çıkışında da aynı bilinçaltı süreç çalıştı,kimbilir. Öte yandan, bu teori bana oldukça zayıf geliyor.
İnsanların mevcut konumlarını korumak istemesi, ya da sorumluluk almamak için konformist olmayı seçmesi (daha doğrusu bir seçim yapmaktan kaçınması) çok sık karşılaşılan durumlar ve bunlar üzerine yapılmış sayısız deney var. Bu içgüdünün tarihte toplumsal histeriler biçimine dönüştüğünü de görüyoruz. Aslında Hitler’in arkasından sürüklenen Alman halkının da, bile bile, karşı koymadan ölüme giden Musevilerin (ve Yahudilerin) de aynı ruh hali içinde olduklarını söyleyebiliriz.
Burada iki sinirbozucu şey var: birincisi, koyunlardan çok da farklı hareket etmiyoruz. İkincisi, dünyanın en yaşlı canlıları olmasak da, beynimizin geçirdiği evrim şaşırtıcı derecede az; hala primatın alt beynine sahibiz.
Ben çocukken en popüler konulardan biri de, ülkemizde ne kadar az kitap okunduğuydu. Basın ve televizyonlar iyice zıvanadan çıkınca artık bu sorular sorulmamaya başlandı ve sorun Türk usulü çözülmüş oldu. Bir problem hakkında konuşmayarak da sorunu çözebilirsiniz. Sorun sadece belli kafalarda kalır ve o kafalarda konuşma şansı bulamazsa ortada sorun morun kalmaz…
“Neden kitap okumuyorsun?” diye kendisine mikrofon doğrultulanlar ise iki şey söylerdi:
“Kitap çok pahalı, para yok”
“Zaman yok”
Son birkaç seneye kadar kitapların son derece ucuz olduğunu söyleyebilirim. Sonra birileri daha da az kitap satılsın diye çeşitli yöntemler geliştirdiler; örneğin gerçekten okunması gereken kitaplar hardcover olarak, son derece lüks kağıtlara basılmaya başlandı ve fiyatlar doğal olarak yükseldi (aslında ülkemizde hala bir hardcover kültürü yoktur; dünyada kitaplar hem paperback hem hardcover basılırlar. Cidden paranız azsa paperback alırsınız; eğer çok değer verdiğiniz bir kitapsa ve paranız da varsa, aynı kitabın hardcover versiyonunu da alabilirsiniz)
Haddinden lüks kitapevleri de fiyatları yükseltti. Sorun, ABD’den gördüğümüz herşeyi “bize uyarmı?” diye sorgulamadan langırt diye kendi ülkemize ışınlamak. Şu anda birçok kitapçı, ya alışveriş merkezlerinde ya da şehrin en pahalı caddelerinde mağaza açıyorlar ve kiralar doğal olarak çok yüksek. (Avrupa’da böyle bir saçmalık yok). Bu iki tip soruna neden oluyor: Birincisi, kiralar çok yüksek olduğu için kitapçılar yüksek kar talep ediyorlar ve haksız da sayılmazlar (yanlış seçim sonucunda oluşan çarpık durumun haklı bir gerekçe ürettiği nadir durumlardan biri). İkincisi, kitapçılar az satılan ve az kar getiren kitap satma faaliyetini kafe açmak, nazar boncuğundan tinere kadar “geniş spektrumlu, kel alaka” ürünler satmak gibi yan faaliyetlerle kompanse etmeye çalışıyorlar. Doğal olarak kitaplara ayrılan yüzölçümü giderek azalıyor; yer ve asıl işe ayrılan sermaye de azalınca, aradığınız kitapları değil, çok satılan zırtapoz kitapları bulabiliyorsunuz.
Yine de kitap pahalı değil. Zamandan da kimse şikayet etmesin, dünyanın en az çalışan ülkesiyiz. Japonya gibi insanların resmen köle misali çalıştığı ve küçücük evlerde yaşadığı ülkeler genellikle okuma alışkanlığının en üst sıralarda olduğu ülkeler.
Kitap boş zamanlarda okunmaz. Okuma ya da öğrenme gibi faaliyetleri “zorunlu işler bittikten sonra aylaklıkla geçirelecek zamana” tıkıştırırsanız elbette zaman kalmaz. Dolayısıyla “birbirinin aynısı üç rezil diziyi, 2 röntgen programını seyredip arkasından arkadaşlarla tavla attık, sonra baktımki kitap okumak için boş zaman kalmamış” diyorsanız, haklı olabilirsiniz…
Mükremin’in iddia ettiği üzere, hatırı sayılır miktarda kalın kalın kitapları okumuş olmama rağmen, artık kitap okumanın birincil öğrenme faaliyeti olduğuna inanmıyorum. Sözgelimi, Wikipedia ciddi oranda ansiklopedi kullanma alışkanlığımı azalttı. Çapraz referanslar sayesinde, Wikipedia’ya bir daldığımda saatlerce siteden çıkamadığım oluyor. Discovery gibi kanallar dışında, Internet üzerinden belgesel yayınlayan siteler var. Elbette bazen kitap zorunludur; ama eskisi kadar ağırlığı yok.
Fakat sorun sadece okumamak değil. Sorun, insanların hobi sahibi olmaması.
Şu aralar haldır huldur ev stüdyosu kurmak için alternatifleri değerlendirmek ve fiyat araştırması yapmakla meşgulüm. Müzik yapma isteğim hiçbir zaman 10 günden uzun sürmemiştir ve yıllardır bir parça yapmak için kararlı şekilde çalışmaya başlamış değilim. Ama bir süredir bu istek depreşti ve bir ev stüdyosu kurmaya karar verdim.
Synthesizer, stüdyo monitörü, profesyonel ses kartı gibi ekipmanlar kesinlikle pahalı oyuncaklar. Yinede bu cihazların sıfırını, hemen hemen AB fiyatlarından alabiliyorsunuz çünkü distribütörler satış yapmakta zorlanıyor ve kardan feragat ediyorlar. Eğer ABD’de filan olsaydım, ucuz ikinci el cihazlarla bu hobimi çok ucuza gerçekleştirebilirdim.
Vasat bir ev stüdyosu için en az 5.000 doları gözden çıkarmak zorundasınız; özellikle Türkiye şartlarında bu hatırı sayılır bir para. Bu rakamları telaffuz ettiğimde, “ooooo” diyen %90′lık kesimi de anlayışla karşılarım. Sorun ise, abidik gubidik şeylere para saçan %10′luk kesimin de %90′ının aynı “ooooo” sesini çıkarıyor olmasında!
Herhalde şimdiye kadar arabaya harcadığım para 50-60.000 dolar. Acıklı olan, bu rakamın sadece 20.000 dolar gibi bir kısmının arabanın kendisine gitmiş olması. (Yakıt giderleri hesaba dahil değil)
Kalan paranın önemli bir kısmı arabaları modifiye etmek için harcanmıştır. Şu an otoparka baktığımda, benden daha fazla para harcamış birkaç deli görüyorum; farklarıysa bu adamların hiçbir zaman bir hobileri olmamış olması; muhtemelen de asla olmayacak.
Arabadaki ses sistemine 5000 dolar üzerinde para harcayan onbinlerce insan var. Türkiye’deki synthesizer, stüdyo monitörü vs satışlarına baktığımızda, bu adamların %1′inin bile bir ev stüdyosu kurmaya yeltenmediklerini istatistiksel olarak söyleyebiliriz.
Şimdiye kadar bilgisayar parçalarına onbinlerce dolar harcayıp, bilgisayar kullanarak bir çizgi çekmemiş, alete bir ses çıkartamamış, ya da tek satır program yazmamış birsürü insan tanıyorum…
Türkiye’ de anormal bir kamera satışı var. Belki bu alanda dünyada ilk ondayız. Çevrenizde bu kameralarla, mahalledeki kızla kılla götünü ve cinsel beceriksizliğini teşhir etmekten mada “anlamlı” Bir şey çekmiş kaç kişiye rastladınız?
Aylık geliri 500 doların altında olduğu halde 1000 dolarlık cep telefonuyla dolaşan ve o telefonu yılda minimum iki kez değiştiren birçok zerzevat var. Demek ki para istenince bulunuyor ve hobisizliğin nedeni zaman ya da para değil.