DÖVLET YAHUT DEVLET 2.0

toplum | Etiketler:, , — 10 Eylül 2009

Türk insanı oldukça şanssız; çünkü ne kadar kötü durumda olacağını fark edecek durumda. Kullanmayı sevdiğim bir tabir vardır; “Ne kadar aptal olduğunu fark edemeyecek kadar aptal” diye. Türk insanı da, iletişim araçlarından ne kadar fakir, geri ve iptidai olduğunu anlayacak kadar yararlanabiliyor. 1980′lerde, TRT’de 60′ların filmlerini görür ve “sıradan” insanların evindeki eşyalara inanamazdık. Afrika’nın çöllerinde yaşayan insanların bu “şanssızlıkları” yok; dünyadan habersizler ve eminim bu daha kolay dayanabilme gücü veriyor. Çünkü insanı nefrete boğan şeyin yokluk değil adaletsizlik olduğunu çok iyi biliyorum. Belki de, “onlar” da bunu bildiklerinden, Türkiye’nin hep “çok fakir ama gururlu” bir ülke olduğunu beyinlerimize kazıdılar. Onlar, fakir halkın paralarını birilerinin kasalarına doğru itelerken -en basiti, ithal ikame saçmalığıdır-, Mao tarzı bir devletçiliğin solculuk,ilericilik, halkçılık olduğunu yuttururken, toplumun çok ama çok küçük bir kesimi İsviçre standartlarında yaşıyordu.

article 1201328 05CB3BC9000005DC 236 634x453 300x214 resmi Dövlet Yahut Devlet 2.0 yazısı toplum  kategorisinde

Teksas polisi, Nazileri durdurmak için hazırlık yapıyor.

Özal, bu çemberi biraz kırdı. Sermaye daha geniş bir kesime yayıldı, “Zengin olmak ayıp” gibi bazı inanışlar kırıldı, avam da olsa, yoz ve cahil de olsa, burjuva olmak özendirildi. Aslında “zihniyet” reformu ekonomik reformdan çok daha önemlidir; yine de bunları “reform” yerine “revizyon” olarak tanımlamak daha doğru olur. Özal,”bürokrasinin yaramaz çocuğu” olsa da, sonuçta armut dibine düşmüştü. Asla sonuna kadar gidecek cesareti bulamadı. Belki de, sırf bu yüzden bilinçaltımız onun öldürüldüğüne inanmak istiyor, öldürülmese reformlar yapacaktı sanıyoruz. (Ki ben öldürüldüğüne inanıyorum, çünkü inkar edilemez bazı olaylar oldu o dönemde)

Ancak değişen pek birşey yok: Türkiye Cumhuriyeti Devletinin modernlik seviyesi, köhne bir muhasebe bürosunda, yerde duran, kasası sararmış, fanı tozdan korkunç sesler çıkaran, ekranı su damanacası kadar bombeli bir PC kadar.

Devleti oluşturan da insanlar. Yani bir yandan bürokrat ve siyasilerin gerici olduklarını söylüyoruz ama, öte yandan bu adamlar uzaydan gelmiyorlar. Toplumun kaymak tabakası diyebileceğimiz Internet ortamının “en elit mekanlarında” bile onun façasını bozmaktan öbürünü yasaklamaya kadar çok sayıda tıpa muhabbeti dönüyor. Mevzu dönüp dolaşıp Türk insanının muhafazakar yapısında kilitleniyor. Bundan kastım dini bir muhafazakarlık değil. Neredeyse tamamen ateist sülalelerde bile, geleneklerden ve kültürden kaynaklanan bir baskıcılık, kapalılık, şüphe, yasakçılık var. Bunun kökleri de Osmanlıya kadar takip edilebiliyor. Belki cihanşümul bir imparatorluk kurmanın bedeli bu; devletin kendini gösterme ritüelleri insanları da biraz şekilci olmaya zorluyor. Türkler olarak din konusunda bir ayrıcalığımız olduğu kesin; bizden çok daha köklü bir kültürü olan İran bile İslam karşısında çok daha assimile olmuş durumda, bizse İslamı kendine uydurmuş tek Müslüman nüfus ağırlıklı devletiz.

Gelgelelim, Osmanlı’dan Türkiye’ye geçen bürokrasinin, yeni devlettede “idare eden” sınıf olduğunu görüyoruz; zira Osmanlı’nın da son döenmlerinde durum farklı değildi. (Kralı, askeri tarafından kraliyet sarayı bahçesinde sürüklenmiş bir ülke biliyor musunuz?) Ancak, yeni devlette bürokrat sınıfı kendini daha da ayrıcalıklı ve üstün görmeye başladı; üstüne üstlük imrenilen bir bürokrasiye sahip Osmanlı’dan sonra, dünyanın en verimsiz devlet yapısıyla başbaşa kaldık. Bu büyük ihtimalle, “milli” olma paranoyasıyla, “ırken daha saf” ama beceriksiz insanların devlet kadrolarına doldurulmasıyla oldu ve zaman içinde bu durum geleneksel hale geldi; bilgi, beceri ve zeka sahibi olmak, devlet hizmetinde aranan bir nitelik olmaktan çıktı.

Batılı gibi giyinen ve yazan yeni devletin insanları, kabul ettikleri milli devletin normu olan “devlet erki gücünü kutsallıktan almaz” olgusunu kavrayacak zaman bulamadı. Türklerde geleneksel olan devletin kudsiyeti inancı propaganda malzemesi olarak kullanılırken, dinin yerine başka kutsallar koyuldu. Sonuç olarak, cumhuriyet devletinin ideolojisi, Osmanlı’dan daha az dogmatik değildi ve hala da değildir.

obama nazi resmi Dövlet Yahut Devlet 2.0 yazısı toplum  kategorisinde

Değişim her zaman iyi birşey değil. Obama'nın yürürlüğe koymak istediği bazı yasalar, Cumhuriyetçileri aratacak türden.

Henüz dünyada da devletin meşruiyetini sorgulayan örgütlü ve kalabalık bir kitle yok; ancak inanın dünyanın başına gelen felaketlerin sayısı ve niteliği artınca, devlet kavramı da sorgulanmaya başlayacak. Ama bundan önce, insanımızın devleti dönüşüme zorlaması gerekiyor. “Muasır medeniyetler seviyesi” de demiyorum; çünkü Avrupa devletleri de, özellikle de K.Avrupa devletleri dışındakiler, hiç de ilerici sayılmazlar. Hatta, 2000 başından itibaren AB’nin daha baskıcı olmasına karşılık Türkiye’nin açılma çabası, AB’nin giderek daha baskıcı olmasıyla belki Türkiye’ye de kötü bir örnek -daha doğrusu destek!- oldu.

İlginçtir ki, artık önümüzde referans olarak gösterebileceğimiz bir devlet de, en azından hak ve özgürlükler alanında, pek yok. Şu an hala bizden (çok daha) iyi durumda olsalar da, giderek daha faşist ve baskıcı yasalar çıkarıyorlar. Ekonomisi karaya oturan AB’de, yabancı düşmanlığı artıyor ve ekonomiyi düzeltmekte beceriksiz kalan hükümet ve devletler, çareyi Xenofobia’yı fiştiklemekte buluyor. ABD, zaten uzun süredir OHAL bölgesi!

Artık halk olarak işimiz daha da zor; çünkü örgütlü olmamak gibi temel sorunlarımız bir yana, referans olarak ortaya koyabileceğimiz fazla iyi örnekler de yok. Sanırım çözüm, devlete direk bir çözümler paketi önermekten çok, statükonun karşımıza çıkardığı yönetime katılam engellerini -seçim kanunu gibi- aşacak adımları atmalarını sağlayıp -nasıl kandıracaksak!- ardından hızla bir “sivil darbe” yapmaktan geçiyor. Elbette, vahşileşen dünya koşulları, karşımızda aynı zamanda çok daha zalim bir bürokrasi bulmamıza da neden olacaktır. Sanırım Erbakan’ın o meşhur sorusu, sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın siyasetle ilgili en önemli sorusu olacak önümüzdeki yıllarda…

6-7 EYLÜL OLAYLARI...VE 1934 TRAKYA OLAYLARI

toplum | Etiketler:, , — 8 Eylül 2009

Yabancılara “turist olarak” bayılırız ama nedense kendi içimizdeki farklı etnik gruplardan hoşlanmayız.

6-7 Eylül olayları elbette bir faciaydı. Ancak bundan bahsedecek halim yok. Filmi çekildi, herhalde dizisi de yapılmıştır, Türk halkının çoğu bu olayları filminden öğrendi.

“Bu filmin çekilmesi büyük cesaret” demişlerdi. Değildir efendim!

Şimdi iki farklı konuya değinelim: Menderes, o uyduruk mahkemede yargılanırken, “kasasından don çıktı” gibi rezilliklere başvurdular ama 6-7 Eylül olaylarının üzerinde pek de durmadılar (ama iddianamede vardı). Eğer mahkeme samimi olsa, bu olaylardan dolayı dönemin içişleri bakanı olan Ethem Menderes’i de yargılardı; oysa Ethem Menderes (soyadına bakmayın, Adnan Menderes ile akrabalığı yoktur) muhtemelen darbecilerle işbirliği içindeydi çünkü çeşitli söylentiler olmasına rağmen Adnan Menderes’i uyarmamıştı.

Demek istediğim şu: 6-7 Eylül olayları kesinlikle bir devlet tertibidir. Hem hükümet, hem de bürokrasi tarafından desteklenmiştir.

416 300 resmi 6 7 Eylül Olayları...ve 1934 Trakya Olayları yazısı toplum  kategorisinde

Dostlar alışverişte görsün: Yağma bittikten sonra tanklar meydana giriyor

Ancak bundan çok daha vahim bir olay var. 1934 Trakya Olayları. 1934 olayları da tamamen devlet tertibidir. Bu da, Trakya Yahudilerinin mallarına el koymak ve onları göçe zorlamak için planlanmış bir rezalettir. Olayların alevlenmesi, Nihal Atsız’ın Edirne’ye tayini ile başlar. O zaman lise öğretmeni olan Atsız’ın orada aleni şekilde öğrencileri örgütlemesine seyirci kalınır ve sonunda olan olur.

Tecavüz, hırsızlık, yağma, adam öldürme, her pislik var. Öyle ki, ayaktakımına müdahale eden bir jandarma erini öldürecek kadar zıvanadan çıkmışlar. Buna karşılık, Menemen olayındaki kararlılık gösterilmiyor “nedense”. Sonunda ne oluyor? Devlet 13.000 Yahudinin 24 saat içinde bölgeyi terk etmesini emrediyor. Çünkü bu sürede insanlar mallarını satamaz, satsa da ölü eşek fiyatına satar.

Bu konuda gayet iyi olduğu söylenen bir de kitap var; Rıfat Bali’nin 1934 Trakya Olayları. Bulsam da okusam!

Ha, 6-7 Eylül’e gelene kadar 20 sınıf askerlik ve varlık vergisi rezaletleri de var. Üstelik bu ikisi arka arkaya.

Peki bu olayların filmi ne zaman yapılacak? O biraz sıkabilir işte…

INTERNETTE ANONİM KALMAK, SANSÜRE KARŞI BİR GÜÇ DEĞİLDİR!

toplum | Etiketler:, — 7 Eylül 2009

Teknoloji, hem zalime hem de mağdura hizmet eder. Ama doğal olarak, parası fazla olana daha çok hizmet eder. Bu da genelde zalim olur.

12 eylul grev erteleme mgk bildirisi 300x204 resmi Internette anonim kalmak, sansüre karşı bir güç değildir! yazısı toplum  kategorisinde

Dönemin darbecileri grevlere de müdahale etti

Son zamanlarda, “Sansüre sansür” gibi hareketlerin ortaya çıktıklarını gördük. Açıkçası ben bu hareketleri, yaratıcı ama naif buluyorum. Beni korkutan şey, insanların sansüre karşı birleşememeleri değil. Bunu yaptıklarında, sonuç alacak kadar sert olamamaları. Internet kuşağında hala “online devrim yapabiliriz” yanılgısı var. Oysa siyasi ve bürokratların çoğu Interneti kullanmıyor bile. Kullansalar bile, sokağa dökülmeden birşeyleri değiştirmek mümkün değildir.

Bakın, ortada bir Greenpeace gerçeği var. Greenpeace, çok iyi örgütlenmiş olmasına ve benzer hiçbir oluşumun elinde olmayan imkanlarına rağmen, etkili olmaktan çok uzak. Elbette birileri “ama bu sene şunları yaptık” diye itiraz edecektir ama, yapılan işler, Greenpeace kadar gönüllüsü, parası, tecrübesi ve oturmuş örgütü olan bir kuruma göre çok az. Hatta inandığım birşey var; bugün Greenpeace kendi üyeleriyle eylem yapmak yerine, eylem yaptığı bölgenin halkını örgütlese, çok daha etkili olur. Çünkü hiçbir siyasi güçleri olmadıkları gibi, bir terör örgütü de olmadıklarından ve insanlar da çevre sorunlarının onları nasıl öldürebileceğini henüz pek bilmediklerinden, etkili olmaları imkansız.

Genel olarak denk geldiğim sansür tartışmalarında, özellikle gençlerin, bazı konularda akıl almaz derecede bilgisiz olduklarını görüyorum: (Elbette “aşmış” gençler de var; ama amacımız bir avuç insanla aramızda mızmızlanmak değil, harekete geçmekse, insanların bilgi ve farkındalık seviyelerini yukarı çekmek gerek)

1.Çoğu genç, sansürün AKP ile geldiğini ve sadece Internete uygulandığını sanıyor.
2.Aynı gençler, medet umdukları muhalefetin, sansür yasaları sözkonusu olduğunda, iktidarla “kanka olduğunun” farkında değil.
3.Maalesef çoğu Internet kullanıcısı, site engellemelerini bir teknik sorun olarak algılıyor ve özgürlüklerinin değil, teknik imkanlarının kısıtlanmasından yakınıyor.
4.Internet kullanıcılarının ezici bir kısmı, Internetteki faaliyetlerinden ötürü kovuşturmaya uğrayabileceğinin, hatta hapse girebileceğinin farkında değil.
5.Twitter ve FriendFeed gibi biraz daha “netizen” olmayı gerektiren sosyal ağları kullananları bir kenara koyacak olursak, Internet kullanıcılarının en az yarısı, Internetin “denetlenmesi gerektiği” fikrine sahip ve “bazı koşullarda” sitelerin kapatılması gerektiğine inanıyor.

Bunları bir kenara koyalım. Çünkü bu işin liderliğine soyunması umulacak kişilerin de bir zihniyet değişikliği geçirmesi gerekiyor.

Anonim kalma konusu çok önemli bir mesele. Bugün birazcık “sivri takılan” biri, gerçek adını kullanmıyor. Siminya gibi, “mahalle baskısı, namus cinayeti” mağduru olabilecek kişileri ayıklarsak, maddi olarak kendini güvenceye almış, görece rahat bir ortamda yaşayan insanların da anonim kaldıklarını görüyoruz.

“Anonimlerle” böyle bir mücadeleye giremezsiniz. Çünkü bu safları ve koşulları belli olmuş, bizim de “direniş” durumuna düştüğümüz bir savaş değil.

Biz anonim kaldıkça, sansürcüler “tırstığımızı” sanıyor. Haksızlar mı? Kesinlikle haklılar. Belki korkanların en azından şu anki korkusu sansürcüler değil ama, ailelerine ve patronlarına,

abbas.kenan 300x213 resmi Internette anonim kalmak, sansüre karşı bir güç değildir! yazısı toplum  kategorisinde

Eğitim fedaisi Abbas Güçlü ve Kenan Evren, Muğla Üniversitesinde ne kadar da mutlu görünüyorlar

sevgililerine “deşifre olmaktan” korkuyorlar. Benim blogumu, annem gibi birinci dereceden akrabalar dahil, neredeyse tüm sülalem okuyor. Açık söyleyeyim, bu hoş bir his değil. Hatta sevgilim de her yazımı okuyor ve kadınlar hakkında yazdığım bazı şeylere sinirleniyor, ya da “kıllanıyor”. Benle çalışmak isteyenler, siyasi görüşlerimden, anarşist tavrımdan rahatsız oluyorlar. Bunu gizlemeye çalışsalarda paçalarından akıyor artık. Aylardır herhangi bir işten para kazanmışlığım yok. Yani “işsizim”.

Bunlar beni durdurmuyor. Çünkü bu boktan dünyada, benim gibi birinin sahip olacağı en büyük zevk kendini ifade edebilmek.

Eh, eğer birşeyleri değiştirmek istiyorsanız, yaralanıp berelenmeyi de göze alacaksınız. Hiçbir hak, size bir lutuf olarak verilmeyecektir; çünkü şirketler gibi devletler de, ellerini cebinize sokup alabilecekleri herşeyi almak ve sizi de susturmak isterler. Sokağa dökülmenin de amacı bu zaten. Devlet ya da herhangi bir kurum, sizden korkmadığı sürece birşey vermeye yeltenmez; şayet bundan bir çıkarı yoksa.

Bir anda blogunuza, 10 milyon farklı isimle yorum gelse, bir hareketin ortaya çıkmakta olduğuna inanabilir misiniz? Ben şahsen bir bot ağı tarafından kuşatıldığımı düşünürüm. Çünkü günde 5.000 kadar spam mail alıyorum. Hemen hemen hiçbiryere üye olmadığım halde.

Ama FriendFeed’de, Twitter’da insanlar “kendi adlarıyla” konuşmaya başlarsa, blog sahipleri kendi adlarıyla ortaya çıkarsa, bu insanlar toplanmaya başlarsa, o zaman ortaya korkulması gereken bir durum çıkar.

Bir halk layık olduğu gibi yönetilir. Alın size basit bir gerçek: En azından 1980 darbesi olduğunda bütün İstanbul halkı sokağa dökülse, TRT binasının önünü kesse, darbe marbe olamazdı. (Ama 100 kişiyi takır takır öldürürlerdi ayrı, zaten en az 1500 kişiyi öldürdüler). “Hadi canım olur muydu, zırttı zurttu” diyen, Paris Komününü araştırsın.

İYİ ADAM - KÖTÜ HOCA MI, KÖTÜ ADAM - İYİ HOCA MI?

tarih,toplum | Etiketler:, — 2 Eylül 2009

2 seneden bile uzun zaman önce karaladığım bir yazı, Özgür Uçkan’ın FriendFeed listesine girince, hem “bit pazarına nur yağdı”, hem de İlber Hoca’nın bazı eski öğrencilerinin boy hedefi haline geldim. Neyse ki, ilk mesajların ardından bana olan tepkiler dindi ve çok daha önemli bazı “gerçekler” su yüzüne çıktı.

Doğrusunu isterseniz, o yazıda İlber Ortaylı’yı “pek” eleştirmedim. İlber Ortaylı’yı popüler olmadan çok daha önce keşfettim, çoğu insanın aksine “ah yahu ardiye gibi beyin kardeşim, o kadar şeyi nasıl aklında tutuyor” gibi bence tuhaf nedenlerle tutmuyorum; benim İlber Ortaylı’yı tutmamın nedeni, sosyal bilimlerde nadir görülen “analitik adamlardan” olması. Mesela İlber Hoca’nın programlarını dinlerseniz, “X’in nedeni hakkında çeşitli görüşler vardır, ancak kesin kanıtlar yoktur. Ancak X olayının o zaman F ülkesinde de benzer sonuçları doğurmuş olduğunu düşünecek olursak, Z teorisi daha akla yatkın gibi durmaktadır ama elbette yine de kesin değildir”. Yani adam, “X hakkında böyle diyenler vardır ama bunlar külliyen yanlıştır” diye kestirip atmıyor (çoğu sosyal bilimci, sadece bizdekiler de değil, bunu yapar). Bizde çoğu tarihçi Kapıkule ötesini bilmediğinden -Osmanlı zamanında oralar sınır değildi ya neyse!- İlber Ortaylı’nın “ilminden sual olunmaz”. Çünkü, Ortaylı, “yahu ne güzel bütün dünyayı fethedip gidiyorduk, hep bu ahmak padişahlar yüzünden battık” diyen gerzeklerin aksine, dünyada da o sıralar ne olduğunu bilen nadir adamlardan.

Eleştirdiğim şuydu: İlber Hoca’ya, biraz da “modern, ılıman ve Batılıya benzer İslam” rüzgarları esmesiyle, bir “celebrity” rolü biçildi. Bunu da “Ah be hoca, sen Fthullahçıların ağına düşecek adammıydın” tarzı bir salaklık içinde söylediğim sanılmasın. Jakoben Cumhuriyetçilerin bile içinde bir Osmanlı özlemi vardır; zira biz adam olmanın almakla, fethetmekle ilberortayli resmi İyi Adam   Kötü Hoca mı, Kötü Adam   İyi Hoca mı? yazısı tarih  kategorisindeolduğunu öğrendik.(Kıbrıs refleksimizin nedeni budur; yoksa Kıbrıs’ın jeopolitik ve jeostratejik öenmi hakkında dişe dokunur iki cümle kurabilen adama rastlamanız çok düşük ihtimaldir) Nitekim, Osmanlı’yı reddeden ordu bile Cumhuriyetten yaşlıdır(!), keza polis bile 180 bilmemkaçıncı yılını kutlar. AK Parti iktidarıyla, biraz da ufak tefek şeylerden dolayı, tarihe ilgi tekrar canlandı. (Yaygın restorasyon faaliyetleri, Timaş gibi “popüler islamcı” yayınevlerinin arka arkaya piyasaya sürüp iyi de tanıttığı kitaplar, biraz da şans eseri Habertürk’ün alıp yürümesi ve bu vesileyle Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu, Pelin Batu, Fatih Altaylı ile popülerlik kazanan Osmanlı tarihi vs vs)

Doğal olarak, bu “furyada” İlber Ortaylı da hatırlandı. Şimdi gelelim asıl eleştirdiğim noktaya – hoca bilmelidir ki, ki muhtemelen de herşeyin farkında, bu bir “moda”. Nasıl ki, spor salonu kıyafetleriyle kadın programlarına çıkan Şener Üşümezsoy -ki çok kıymetli bir bilim adamı, hoca, ancak anlamsız siyasi hareketlerin içinde olmasıyla soru işaretleri oluşturan biri- deprem hadisesinin gazı kaçtıktan sonra unutulduysa, İlber hocanında başına gelecek odur. Ben bu “celebrity” kaftanını kabullenip giymiş olmasını yadırgadım; çünkü lafını hiç esirgemeyen, akademik namusu su götürmez bir adamın hani biraz da “çarka girmiş” gibi davranması beni rahatsız etti.

“Vay, bizim hocaya laf etti” tartışmasına vereceğim cevap bundan ibaret…

Ancak, bu vesileyle -Özgür Uçkan sayesinde farkettiğim- başka birşey oldu.

Tartışma esnasında, ne kadar iyi hoca olduğundan bahsedilip, arkasından “hoca Beşiktaşı bile severdi, beraber yürüdük biz bu yollarda” tarzında referanslar verilmesi, “iyi hocalığına” direk olarak verilen referanslar olmasa da, üniversite eğitiminde pek de medrese sisteminden çıkamadığımızı gösteriyor.

Nedir, aldığı not dışında, müderrisin kanaati de önemli. Tabi, bu tip bir anlayış, zamanla bunun “iki taraflılaşmasına” da yol açıyor; öğrencisini seven hocayı öğrenci de seviyor; ya da X tipi öğrenciyi seven hocayı Y tipi öğrenci dışlıyor, veya tersi. (Bunun doğurduğu kast sistemi, o kast sisteminde İslamcıların kenara itilmesi, bugün onların da iktidara ortak olması mücadelesinin “laik-İslam” savaşı olarak lanse edilmesi ayrı tartışma konusu olur)

Gariptir ki, uzun tartışmanın sonunda laf bir şekilde Abdüllatif Şener’e geliyor ve “karizmatik olmadığı” söyleniyor.

Doğru. Zerre kadar karizması yok. Ancak AKP içinde tanıdığımda, en lafı dinlenir,makul ve mantıklı adamdı Şener. Bana çok da güven telkin etmiştir ve neden uzaklaştırıldığını çok da merak ederim. Kuşkusuz çok da birikimli biridir. Gelgelelim, sadece AKP değil, içinden çıktığı kesime aldığı tavrı da kimse affetmeyecek; çünkü hareket ve konuşmaları o kadar samimiyetsizlik kokuyor ki. İnanılmaz bir “bana bunu yapmayacaktınız” hali var. Ne o tarafa, ne de saflarına katılmaya çalıştığı bu tarafa yaranabiliyor. Astsubaylıktan subaylığa geçenler gibi; onları da ne subaylar, ne de eski arkadaşları kabullenir.

Neden Şener’den bahsettim? Çünkü biz bu devirde, üstelik de Türkiye’nin kaymak tabakasının olduğu bir ortamda, liderde “karizma” arıyoruz. Eğer bütün koşullar eşitse, evet, karizma önemli. AKP’ye oy veren tanığım biri “Tayyip sırık gibi adam, ondan verdim” demişti. Haksız da değil; kimse kafasına uygun değildi, en azından artık ilk defa AB toplantısında bizim başbakanın kafasını görebiliyoruz:)

Farkında mısınız, aslında zerre kadar modernleştiğimiz filan yok. Sadece fesi, çarşafı çıkarmışız, ne bileyim hala pekçok “asri” kadın için sokakta öpüşmek son derece ayıp birşey. Şeriat gitmiş yerine Roma hukukunun “kötüsü” gelmiş; ama İlber hocaya sorun bakalım, Osmanlı zamanında kaç kadın taşlanmış, kaç erkeğin zina yaptı diye pipisi kesilmiş? Şimdi bu tip yobazlıklardan dolayı zarar görenler geçmiştekinden hiç de az değil. Bu arada yabancı düşmanlığı tepe yapmış, bırakın yabancıları, kendi içimizdeki etnik kökenler bile mesele haline gelmiş.

İdris Küçükömer bunlara benzer şeyler söylediği için linç edilmişti; içine siyaseti de kattığından…

Bu devirde peşine takılıp “maceralara” atılacağımız karizmatik liderler, kafamızı okşayacak ya da şimşirle dövecek müderrisler arıyoruz. Galiba bu birazda “hayatı teğet geçtiğimizden”; çünkü Türkiye’de belli bir grup, sadece o grupta olmaktan ötürü, rahatça yaşayıp gidebiliyor. Ki bu da, aslında “modernleşmediğimizin” bir göstergesi.

Kabul edelim ki, hocayı sevmemiz değil, saygı duyabilmemiz gerekiyor. Sevmek “opsiyonel” bir durum; oysa bizde “iyi hoca olma” kriterleri arasında.

Peki, iyi hocanın görevlerinden biri de, öğrencilerine şüphe aşılamak değil midir? O zaman neden çoğunluk “inançlar üzerinden” tartışmaya çalışıyor? Neden bu “ezberler bozulamıyor”?

NEDEN İKTİSAT OKUMAMALISINIZ?

Ben Marmara İktisat mezunuyum; nedense herkes okuluyla gurur duyar ama İktisat okumuş olmak, benim için hayatımdaki en büyük pişmanlık.

Aslında bu konuda kendimi suçlu saymıyorum; çünkü kimse bana “Türkiye’de iktisat okuma, liseden farkı yok” demedi. Özel üniversitelerin iktisat bölümlerinde nasıl bir öğretim yapıldığını bilmiyorum. Açıkçası, Koç ya da Sabancı üniversitesinde “siz maaşlı köleler olarak açlık ve sefalete mahkumsunuz, çünkü ürettiğiniz artı değer, sahibiniz olan kapitaliste gider” diyeceklerini sanmıyorum. Doğrusunu isterseniz, Oxford’da filan bile durumun radikal derecede farklı olduğunu sanmam.

Eğer dünyada “gerçek” iktisat fakülteleri olsaydı, bunlar sadece devrimci ve anarşist yetiştirirdi!

Ben Marmara’da olduğum süre boyunca, Marx’ın, hatta Malthus’un “temelde” ne demek istediklerine değinildiğini hatırlamıyorum. Zaten darbelerle derbeder olmuş üniversitelerde doğal olarak sosyalist fikirler müfredata giremez.

anklet big 300x225 resmi Neden İktisat okumamalısınız? yazısı toplum  kategorisinde

Burkina Faso ve Mali gibi yerlerde hala kölelik var, 2 kiloluk bu ağırlık "malın" kaçmaması için ayağına takılmış.

Sosyalist eğilimli biriyim, “eğilimli” diyorum çünkü henüz konu hakkında tam bir karara varmış değilim. Sadece cahiller iki kelime bildikleri bir konu hakkında “inanç sahibi” olurlar. Araştırıyorum. Herhalde iktisat tarihini Türkiye’deki bir master öğrencisi düzeyinde öğrenmişimdir ama bu alandaki standartlar oldukça düşük olduğundan, bu elbette yeterli değil. İşin içine ideoloji girdiğinde, iki tarafta da sağlıklı, objektif bilgiye ulaşmak kolay değil. Üstelik Türkiye gibi ülkelerde bu bilgilere ulaşmak çok daha zor.

Örnek vermek gerekirse, Marx’ın 150 yıl önce teorileştirdiği gerçeklere ben okul yıllarında “yahu bu saçmalık” diyerek, kendi kendime, düşünmek zorunda kalarak ulaştım. Elbette düşünmek zorunda kalmak güzel birşey; ancak çok bilinen gerçeklere bile günlerce düşünerek ulaşmak zorunda kalıyorsunuz ve milletin 150 yıl önce düşündüğü şeyler üzerine kafa yorarak vakit kaybediyorsunuz. Okulda bunları öğretseler, o zamanlar çok daha önemli şeyleri düşünerek kendimi geliştirebilirdim.

OKULDA SÖYLENMEYENLER – 1: Emeğin fiyatı, kölenin maaşı

Derslere girmeyi ilk dönemden sonra bıraktım; çünkü okulda harcayacağınız zamanda hem daha fazlasını öğrenebiliyor hem de eğlenebiliyordunuz. Türk öğrencisi, en azından o yıllarda, liseye kadar geçirdiği hayatta zaten safsataları hızla öğrenecek yeteneğe kavuşuyordu. En belalı derslere bile 3 günden fazla çalışmadım. (Muhasebe tek ders sınavı hariç!) Onların da sayısı üçü dördü geçmez. Çoğu insan da aynı durumdaydı, hatta bir senede 36 ders veren tipler tanıdım(!).

Ara ara “neler oluyor acaba” diyerek, ayda 1-2 defa derslere girdiğim de oluyordu.

Kafama takılan şeylerden biri, işsizlik konusuydu. Sürüyle işsizlik tipi öğrenmiştik, ne menem şeydi ki bu işsizlik, birtürlü önüne geçilemiyordu.

Hayatta öğrendiğim pek az şeyden biri de, sizi aydınlanmaya götüren tek şeyin şüphe olduğudur. Şüphe duyuyorsanız, bir şekilde gerçeğe ulaşırsınız. Şüphe duymuyorsanız, birilerinin, birşeylerin, ideolojilerin, saplantıların oyuncağı olmaya mahkumsunuz.

İşsizlik bende şüphe yarattı. Çok zengin, nufusu az ülkelerde bile (Lüksemburg, İsviçre mesela) işsizlik vardı. Burada işsizliği açalım; sadece çalışmak isteyen ama iş bulamayan kişi işsizdir; iktisatta bunu böyle kabul eder.

slavery and slave trade.AfricanSlaveTradePoster 267x300 resmi Neden İktisat okumamalısınız? yazısı toplum  kategorisinde

Roma'dan ABD'ye kadar çoğu ülke kalkınmasını köleliğe borçlu. "Sağlıklı Zenci" satışıyla ilgili bir ilan.

Neden dedim kendi kendime, nufusu zaten 3-5 milyon olan ülkede, devlet, işsiz olan birkaç bin kişiye iş imkanı yaratmıyor? Öyle ya, hepsine cepten para verse bile devlet batacak değil!

Sorunun cevabı, “piyasa” kavramının içinde gizlidir. Eğer bir üretici cep telefonu üretiyorsa, onun istediği fiyatı ödemek zorunda kalırsınız (tekel). Eğer iki üretici varsa ve birbirleriyle anlaşıp size istedikleri fiyatı çekemiyorlarsa, daha ucuz bir fiyat ödersiniz. Eğer 20 üretici varsa, cep telefonunu neredeyse bedavaya alırsınız.

Yine çok temel bir “gerçeğe” göre, emek, yani insan da, piyasada “maldır”.

Aynı iş için başvuru yaptığınızda, yetenekleriniz, tecrübeniz, eğitiminiz eşitse, diğer işçilerle fiyat rekabetine girersiniz. Aynı cep telefonu üreticisinin sattığı telefon gibi. Doğal olarak, bir işe başvuran ne kadar çok işçi varsa, emeğiniz için biçtiğiniz fiyat o kadar düşecektir.

Yüksek nufusun yakın zamanlara dek çoğu ülkede teşvik edilmesi bu yüzdendir. Örneğin, “dinibütün bir başbakan” size bol bol üremenizi söyler, siz de zannedersiniz ki, o nufusla ordular kuracak, Viyana’yı kuşatıp bu kez alacak(!), elin Avrupalısından çok daha refah içinde yaşayacaksınız!

Tam tersine. Üredikçe sefaletle boğuşacaksınız. Size biçilen fiyat düşecek. Ama ülke kapitalisti şahlanacak, vatan sağolsun.

Bütün bu “çoğalın!” tavsiyeleri milliyetçi ve dini maskelerle karşımıza çıkar.

Oysa bunları 150 sene önce Karl Marx, sürüyle teoriyle anlatmış. Yukarıda anlattığım şeyi, “yedek emek ordusu” kavramıyla zaten açıklamış.

Muhtemelen çoğunuz bunları biliyorsunuz, değil mi?

Biraz da rakamlardan bahsedelim. Şu krizi de geçelim; dünyada işsizlik ve sefalet artıyor.

“Artı değer” denen şey, çalışanın cebinden kapitaliste giden paradır. Bu yüzden, zenginle (kapitalist) fakir (emekçi) arasındaki uçurum sürekli olarak artacaktır; tarih boyunca bu böyle olmuştur. Son 10 yılda, işsizlik %25 arttı. Krizin de etkisiyle bu rakam %30′ları rahatlıkla geçecek.

İşsizlik de bir yana, çalışanlar çok iyi durumda mı sanki?

ILO verilerine göre, dünyada 1.5 milyar insan, günde 2 dolardan az parayla geçinmek zorunda. Bunların ise üçte birinden fazlası, günde 1 dolardan azına talim ediyor.

Sonraki yazımda insanların bu sisteme neden baş kaldırmadıklarına cevap aramaya çalışacağım.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234567891011...Son »