ABRAHAM LİNCOLN, KENNEDY, ABD VE ZEİTGEİST

toplum | Etiketler:, — 11 Mart 2009

abraham lincoln resmi Abraham Lincoln, Kennedy, ABD ve Zeitgeist yazısı toplum  kategorisindeCumhuriyetçilerin “o kadar da kötü adamlar olmadıklarını”, ya da en azından demokratlar kadar iyi olabileceklerini(!) farketmem biraz da Zeitgeist sayesinde oldu.

Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve Thomas Paine gibi adamlar varken, açık söyleyeyim, Abraham Lincoln’ü hafife almıştım ki, tarihe meraklı biri için affedilmez bir şey bu. Daha önceki tavsiyemi yinelemek istiyorum: Son 200 yılı kapsayan bir tarih araştırması yapıyorsanız, işi gücü bırakıp ABD tarihini öğrenmelisiniz. ABD’nin süper güç olduğu 2.Dünya Savaşından sonra tescillenmiş olsa da, gerek fikirsel zemini, gerekse nelerle mücadele ettiklerini anlamak bakımından ABD’nin kuruluşu çok önemli bir tarihsel vaka.

Lincoln’ün suikaste uğrayıp öldüğünü biliyordum; ama nedenini araştırmak zahmetine girmemiştim.

Abraham Lincoln’ün sıkı bir cumhuriyetçi olduğunu, ama aynı zamanda dinsiz olduğunu da bilmiyordum. Bu durumu, mevcut ABD politikasında inanılmaz bir karşıtlık gibi duruyor. ABD’deki cumhuriyetçilerin nasıl Neo-con oluverdiklerini incelemek çok ilginç bir araştırma olabilir.

Aynı Lincoln, köleliği kaldırmak için büyük bir mücadele veriyor!

Oysa biz cumhuriyetçileri ırkçı eğilimli, insani değerleri çok arka plana atan, kapitalizmin çıkarları adına herşeyi hiçe sayacak adamlar olarak tanıdık; en azından son 50 yılın ABD’si (son 50 yılını az çok bildiğim için 50 yıl diyebiliyorum) böyle.

Bu bir komplo teorisi ama ben Lincoln’ün köleliği kaldırdığı için öldürüldüğünü düşünüyorum. 1957′de, henüz başkan değilken Civil Rights Act’e destek veren Kennedy’nin de öldürülmesi ilginçtir. Açıkçası John F. Kennedy’nin zencileri desteklediği için değil, Robert McNamara’nın iddia ettiği üzere, 1964 seçimlerinden sonra Vietnam’dan çıkmayı planladığı için “derin devlet” pususuna düştüğü ihtimali üzerinde duruyorum. Ama Küba konusunda sağduyulu bir politika izlemiş olması ve (Nikita’nın hakkını da yemeyelim!) zencilere en azından kağıt üstünde haklarını vermesi sonunun hazırlanmasında pekala etkili olmuş olabilir.

Bunlar ispatı olmayan iddialar; ancak 9/11 olayları üzerine bolca spekülasyon yapan Zeitgeist, bu ihtimali de değerlendirmeliydi. Böylece, Addendum’a da bir zemin hazırlamış olurdu. Çünkü köleliğin kalkması ve zencilere haklarının kazandırılması, önce bedava, sonra da ucuz işgücü olarak görülen zencilerin, “maliyetlerin artmasına” neden olmasıyla sonuçlanmıştır.

…eğer “corporatocracy” iddiası ortaya atılıyorsa, ki bu çok temelleri olan bir iddia, o zaman şirketler aleyhine kararlar alan başkanların öldürülmesi de akla uzak bir ihtimal değil. Başka ülkelerde darbeler, suikastlar düzenleyen, devlet başkanlarını öldüren, rüşvetler dağıtan bir düzenin kendi başkanını öldürmesi de çok şaşırtıcı olmasa gerek.

SİYASET DAİMA TARAF OLMAK ZORUNDADIR

toplum |

bayram meral resmi Siyaset daima taraf olmak zorundadır yazısı toplum  kategorisindeYerel seçimler yaklaşırken, halkla yapılan röportajlara denk geliyorum…

Halk, siyasi sistemin nasıl işlediğini anlamamış gibi görünüyor. Halk derken, “sokaktaki adam ne düşünüyor” gibi bir aşağılamaya girmiyor ve o iğrenç lafı kullananlardan da iğreniyorum.

Haklı olarak, işçi de, işveren de oy verdiği adamın (neden “parti” değil “adam” dediğimi belki bir başka yazıda açıklarım) kendisi için bazı iyileştirmeler yapmasını istiyor. İşçi ile işveren’in çıkarları, en azından konu “iş” olduğunda, daima zıt olacaktır. (Belki çok düşünürsek istisnai 1-2 durum bulabiliriz).

ABD’de bu ayrım çok bellidir. Çeşitli şirket ve kuruluşlar başkan adaylarının kampanyalarına bağış yapar. Eğer bir petrol şirketi bir adaya bağış yapmışsa, o adayın başkan seçildiğinde, petrol şirketinin çıkarları aleyhine bir karar alması imkansızdır.

Türkiye’de bu çapta şirketler olmadığından, bir parti ya şirketlerin ya da çalışanların yanındadır. Cumhuriyet tarihinde işçilerden yana bir partinin iktidar olduğunu görmedim; sağcı olmasına rağmen Süleyman Demirel işçiyi epeyce kollamıştır. Solcu olduğunu iddia eden Bülent Ecevit’in de iyiniyetli olduğunu ancak fazlasıyla baskı gördüğünü düşünüyorum. İkisinin iktidarında da, ücretli çalışanlar önemli bir kazanım sağlayamadılar. İlginçtir ki, her iki isim de, (defalarca) demokratik yollarla gelip, demokratik olmayan yollarla gitmişlerdir!

Siyasi partiler, ya da “siyasiler”, toplumun belli sınıflarını kayırırlar. Bu sistem böyle çalışır, açıkçası doğası bunu gerektirir. Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde, “ben hepinizi kollarım” diyen adama itibar etmezler. Toplumun hangi sınıfları güçlüyse, onların desteklediği kişiler ya da partiler iktidar olur. Ülke ne kadar demokratik ve sosyal devletse, elbette kendini destekleyen kesimleri “daha az kayırır”. Ama asla eşit davranmaz; ki davranmamalıdır da. Ücretlerin artmasını isteyen bir işçi, oy verdiği aday seçildiğinde ve maaşı artmadığında, bir daha o adama ya da partisine haklı olarak oy vermeyecektir.

Bu sistem insanların refahı için iyimidir? Elbette değil. İdeal sistemde, tüm sınıflar eşit olmalı. Yanlış olan, siyasetin taraf olması değil; çünkü bu şartlarda taraf olmak zorunda. Yanlış olan, medeniyet dediğimiz üstyapının hastalıklı yapısı. Eşitsizlik, sağlıktan eğitime, ekonomiden insan haklarına, gelir dağılımından hoşgörüsüzlüğe kadar her alanda var.

Doğaldır ki, taraf olmasını beklediğiniz adamları meclise gönderdiğinizde, herkes eşit olamaz. Türkiye’de devlet ve hükümet, tek parti döneminden sonra tamamen farklı şeyler olsa da, neredeyse herzaman hangi kesimlerin kayırılacağı ya da baskı altına alınacağı konusunda bir konsensus, fikirbirliği olmuştur.

Tersanelerdeki sayısız işçi ölümlerinden sonra, eski bir sendika başkanı Bayram Meral, “bana patronlar işçileri öldürüyor dedirtemezsiniz” demişti. Yanlış hatırlamıyorsam, bunu ilk sayfada haber yapan sadece Taraf gazetesiydi. (Ayrıca, sol partilerin işçilerin yanında olduğunu zannederdim ben; demek Türkiye’de usül farklıymış!)

İNDİGO ÇOCUKLAR

toplum | Etiketler:, , — 12 Şubat 2009

avatar by arriku resmi İndigo Çocuklar yazısı toplum  kategorisindeEkonomi, çok da uzun olmayan birsüre önce, anne babaları söğüşlemenin yeni bir yolunu keşfetti. Temel metod, herkesi çocuğunun özel olduğuna inandırmak. Bu, zaten her çocuk sahibi insanın inandığı, inanmak ve duymak istediği bir şey.

İnsanları bunun için suçlamıyorum; üstelik her çocuğun da özel olduğuna inanıyorum. Gelgelelim, bunu birtakım kriterlere bağladığınızda, işler boka sarıyor. Bizi “biz yapan” parametrelerin sayısı inanılmaz derecede fazla ve bunları sadece elimizdeki ölçüm metodlarına göre yapabiliriz. Örneğin, çocuğun hiçbir müzik aletini çalma yeteneği olmayabilir; ancak atıyorum, Zortifon isimli özel yapılmış bir müzik aletini dünyadaki herkesten iyi çalabilir. Ya da, bazı şeyleri diğerlerinden iyi yapması gerekmiyor. Herkes, eşsiz bir kombinasyon (eşsizi “ooo şahane” anlamında kullanmıyorum). “Kelebek etkisini” safsatalaştırmadan söyleyeyim; bir randevuya geç kalmak, ona yetişemediğimiz için klasik müzik konserine gitmek, orada bir viyola virtüözü ile tanışıp aleti denemek ve viyola çalma konusunda eşi benzeri olmayan bir yeteneğimiz olduğunu keşfetmek gibi bir örnek hayal edin. Yani, burada biraz da şans faktörü giriyor devreye…

Ancak anne ve babalar, dürtüsel olarak çocuklarının, ölçülebilir olarak daha iyi, en iyi olduklarını görmek istiyor. Hayatta ikinci bir şansımız olmadığı için, bence hayatımızdaki hatalarımızı değerlendirip, onları çocuklarımıza yaşatmazsak bizi geçeceklerine inanıyoruz. Bu iyiniyetli, ancak yüzeysel ve bencil bir çaba. Çünkü şekillenmemizde, doğrulardan çok yanlışların, zevklerden çok acıların, doyumdan çok pişmanlığın etkisi var.

Peki mevcut testler, yarışmalar, “kulvarlar”, çocuğunuzun aslında oldukça “standart”, “ortalama” olduğunu söylüyorsa ne yapacaksınız?

“Doğaüstü”, “fizikötesi” şeylere inanmanın temelinde çaresizlik yatıyor ve inanç, dış dünyaya “nedensellik ilkesi” kullanılarak aktarılıyor. Bilim daha çok basit doğa olaylarını bile açıklayacak düzeyde değilken, güneş tutulması gibi olaylar bile doğaüstü olarak değerlendirilmişti. Zaman içinde bilimin gelişmesiyle doğaüstü inançların alanı ve sayısı dağıldı; ancak insanın çaresizlik hissi hep içinde kaldı. “Teknoloji ve bilimden bahsederken”, şu cümlenin gelmesi neredeyse kaçınılmaz: “artık doğayı çok daha kolay şekillendirebiliyoruz, refaha sahibiz, dolayısıyla insan doğanın efendisi olmuştur”.

Evet; artık basit hastalıklardan ölmüyoruz, korunaklı evlerimiz var, vahşi hayvanlar tarafından öldürülme riskimiz, en azından şehirlerde, yok. Doğanın (bazı) zararlı etkilerinden kendimizi korusak da, kendimize ya da başkalarına karşı hala zayıfız. Size zarar veren birine aşık olmanın, ölenin arkasından acı çekmenin, hayalkırıklığının bilimsel çözümü yok (uyuşturucular dışında!)

Dolayısıyla, duygusal yapı açısından, 10.000 yıl önceki varlıktan neredeyse hiçbir farkımız yok.

Şimdilerde son derece tehlikeli ve yobaz bir akımın tehdidi altında insanlık. Bilim, doğaüstü olayları “normal” gösteriyor, yeni “doğaüstü safsatalar” yaratıyor ve araya birkaç süslü laf serpiştirince, insanlar bu safsataların bilimsel olduğunu sanıp kabul ediyorlar. Bu akım, klasik dinsel yobazlıktan çok daha tehlikeli çünkü sosyoekonomik durumu çok daha iyi olan kesimleri etkiliyor. Medya tarafından destekleniyor. “Bilimselmiş hissi veren” safsatalara inanmak insanları küçük düşürmüyor.

Aslında bu girizgah, kendi başına bir post olmalıydı; hızımı alamadım.

The Secret’la zirve yaptığına inandığım “masum görünümlü tehlike”, artık aklın sınırlarını zorlayan noktalara gelmeye başladı.

Bunlardan bence en önemlisi, Indigo Çocuklar (Indigo Children) vakıası.

İddiaya göre, 1995′den sonra doğan çocuklar, “bizden” çok daha üstün yeteneklere sahip. Buraya kadar sorun yok; ama tehlikeli olan, bu “yeteneklerin” bir kısmının “doğaüstü yetenekler” olması!

Örnek? Telepati. Indigo çocuklar geç ve az konuşuyorlarmış (ki çocuklarda bu durum, bir travma yoksa, zeka geriliğinden kaynaklanır) çünkü telepati güçleri sayesinde zaten beynimizi okuyorlarmış!

Gerizekalı bir anne-baba, bu safsataya inanıyorsa, olacağı düşünün: belki erken müdahale ile kolayca aşılabilecek bir zeka sorunu, o salak anne-babanın “aa ne güzel,çocuğumu indigo” demesiyle müdahalesiz kalacak, çocuk gerizekalı bir yetişkin olacaktır.

Bu gerzeklikleri topluma aşılayan tipler, bir insanlık suçu işliyorlar. Şeriattan bile çok daha ciddi bir tehlikeden bahsediyorum. Sadece Indigo çocuk olayı değil, sayısız safsata ile insanların beyinleri yıkanıyor. Bu duruma müdahale etmesi gereken kurum ve kişilerin de, tehlikeyi farkedecek kadar zeki ve akıllı olmadıklarını düşünüyorum. Alternatif tıp’tan örnek vereyim: alternatif tıp, teşhis koymadığı sürece zararlı değil. (izin verilen ölçüler içinde kaldığı sürece). Ama alternatif tıp teşhis koymaya başlarsa, tıbbın önünü kesecektir. Buradaki meselenin vehameti de buna benziyor. Birileri, normalde alarm verilmesine neden olacak sinyalleri kesip, yanlış yorumlanmasına neden oluyor. İlk doğduğum zamanlar, çok sakin bir çocuk olduğumdan anneannem paniğe kapılıp doktora götürmüş. Üstelik, tek bir doktorla da tatmin olmamış. 6 aylıkken konuşuna kadar da, içinde hep küçük bir şüphe kalmış. Anneannem, yeni nesil salaklardan biri olsaydı, “oh bu çocuk Indigo” diye sevinir, doktora filan da götürmezdi ve belki de basit bir norölojik ya da fiziksel eksiklikten (bazı fiziksel kusur, eksiklik ya da fonksiyon bozukluklarının nörolojik etkileri şaşırtıcı olabiliyor) dolayı hayatımı bir otistik olarak geçirmek durumunda kalabilirdim.

Indigo çocukların özellikleri nelerdir gibi aptalca detaylara girmiyorum. Şımarıklığı “otoriteye başkaldırma”, saygısızlığı “zeka”, tepkisizliği “empati”, dikkatsizlik ve umursamazlığı “deha” gibi gösteren bir zibidilik ile karşı karşıyayız.

Bir siteden kopyaladığım “Indigo özelliklerine” bir bakalım. Son anda kopyalama kararı aldım; çünkü okudukça dehşete düştüm:

Sırada beklemeyi sevmezler (Saygısızlık, empati geliştirememe)
2. ‘İndigo Çocuklar’ terimi bu çocukların çevresindeki ‘aura’ renginden geliyor. (What the fuck is aura?)
3. Başkalarının kendileri gibi düşünmediklerini görünce çok şaşırılar. (Şizofrenler de böyle değilmi?
4. Kendi değerleri vardır ve asla taviz vermezler. (Sosyopati?)
5. Otoriteye karşı çok zorlanırlar (Bilinçli anarşist tavra evet, şımarıksa?)
6. Kalıplara bağlı kalamazlar ve yaratıcıklarını sergileyemezlerse çok zorlanırlar.
7. Asil bir görüntü sergilerler ve öyle davranırlar. (Asalet? Caligula gibimi, Shaolin rahipleri gibi mi?)
8. İhtiyaçlarını bildirmekten çekinmezler.
9. İşleri yoluna koymada kendilerine has yöntemleri vardır. Bu genellikle yerleşmiş sistemlerden farklı olur.
10. Suçluluk duygusu verilerek disipline sokulamazlar. (Psikopatlar da aynen öyledirler!)

Parantez içindeki yorumlar bana aittir. Dikkat ederseniz, burç ve fal gibi, “özellikler” son derece “muallakta kalmış”. Örneğin, “İhtiyaçlarını bildirmekten çekinmezler”. Çişini söylemek normal ve sağlıklı bir tepki, ama 3 yaşında çocuk iPhone almadığınız için dünyayı başınıza yıkıyorsa, bunun pozitif bir davranış olduğunu söyleyebilir misiniz?

Aslında, yeni nesil zevzek ana babaların oraya buraya para dağıtıp çocuklarıyla ilgilenme sorumluluğundan kurtulduklarını sanmalarıyla, abuk sabuk hezeyanlara inanmalarıyla gelişen sorunlar dizisi, “gerçekten” anne baba olmalarıyla büyük ölçüde kendiliğinden düzelecektir.

Bakın, İngilizce Wikipedia da bu konuda benim düşündüğüm şeyi adamakıllı söylemiş:( Indigo children are often diagnosed with certain psychological disorders such as Attention Deficit Hyperactive Disorder (ADHD), Attention Deficit Disorder (ADD), Obsessive-Compulsive Disorder (OCD), Dyslexia, and also Autism. They often feel misunderstood, and have a tendency to become unsociable or introverted when they are not around like-minded people. )

İngilizce bilenlerin şu wikipedia girdisini okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum:

http://en.wikipedia.org/wiki/Indigo_children

300 SPARTALI VE KADIN HAKLARI

tarih,toplum | Etiketler:, , — 15 Ekim 2008

300 01 1024 300x225 resmi 300 Spartalı ve Kadın Hakları yazısı tarih  kategorisinde300 Spartalı filmi son yıllarda izlediğim “en gaza getirici” filmlerden biriydi. Bazı gerizekalılar, ki içlerinde sinema eleştirmenleri ve tarihçiler de var, filmi gerçekçi bulmadılar!

Elbette gerçekçi olmayacak; büyük bir kahramanlık hikayesi, hem de o savaşı yaşamış biri tarafından anlatılıyor; üstelik aynı kişi meclisi ikna edip asker almak zorunda, e salaklar!

Üstüne üstlük, filmdeki birçok şey gerçek: Termofildeki savaş, Spartalıların gerçekten 300 kişi olması, Yunanlıların savaşa katılması (elbette 20 kişi değil, binlerce kişiydiler ama savaşta pek de esamilerinin okunmadığı gerçek), Xerces, Sparta’ya yapılan teklif, hatta Leonides’in kahinlere danışması ve karısının “ya kalkanınla, ya da kalkanının üstünde dön” demesi. Hoplitlerin savaş düzeni bire bir filmde gördüğümüz gibi. Hatta, Sparta’nın sosyal hayatı bile.

Bu kadar stilize edilmiş bir kahtamanlık hikayesi bundan daha gerçekçi çekilemezdi.

Spartalıların sosyal yaşamı ve savaş becerilerini filmden önce de biliyordum; ancak Termopolis savaşının gerçek olduğundan habersizdim! Spartalıların ilginç bir özelliği daha var; kadın-erkek ayrımı yok.

Bence yakın tarihteki Sparta, İsviçre olduğundan, onları da incelemek gerek. İsviçre de, kadınların gerçek özgürlükler ve haklar sahibi olduğu ilk devlet.

Sparta ile İsviçre arasında çok sayıda benzerlik var: İsviçre’yi kuranlar da, Sparta gibi paralı askerler ve aynı Sparta gibi, asla büyük bir imparatorluk kurma hevesine kapılmamışlar. Sparta gibi, İsviçre de, coğrafi olarak düşman generallerin savaşmak istemeyeceği coğrafi özelliklere sahip.

300 01 1024 300x225 resmi 300 Spartalı ve Kadın Hakları yazısı tarih  kategorisindeİsviçrelilerin de, Spartalılar gibi, “asıl işimiz askerlik” tarzı bir yaşamları var. Elbette günümüzdeki dünyada savaş sıklığı ve şekli çok değişmiş olduğundan, kurallar Spartada olduğu gibi sert değil; ancak her İsviçreli erkek evinde belli bir yaşa kadar piyade tüfeği bulundurmak zorunda! Üstüne üstlük; İsviçre’de sanırım 36 yaşına kadar muvazzafsınız; yani gidip askerlik yapıp döndükten sonra askerlik bitmiyor. Belli periyodlarla, senede 3 hafta yanılmıyorsam, askere gidip eğitim alıyorsunuz. Neredeyse hiçbir düşmanları olmadığı halde, bu geleneği devam ettiriyorlar.

İsviçre’de kadınların silah sahibi olma zorunluluğu yok ama bu teşvik ediliyor! Kadınlara silah alırken neredeyse %50′ye varan indirimler yapılıyor!

Türklerde de,Müslüman olmadan önce benzer bir eğilim görüyoruz. Devlet yöneten kadınlar var. “Bizim de kadın başbakan vardı” demek buna benzemiyor; hemen hemen hergün savaşan, açlık ve hastalıklarla mücadele eden, gerçekten “sert karakterli” insanlardan oluşan bir topluluktan bahsediyoruz. Yeri geldimi, kadın atına binip erkeklerin önünde savaşa katılıyor!

Semavi dinleri kabul eden bütün toplumlarda kadınlar ikinci plandadır; ancak bunu semavi dinlerin etkilerine bağlamanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Nitekim, budist Japonya’da, Çin’de de, kadın ikinci sınıf bir varlık. Üstelik, en azından Japonlarında son derece sert, savaşçı ve katı bir toplumsal yapısı var.

Demekki, din teorisi çürüyor. Elbette, dinlerin etkisi olmuştur; çünkü dinler sadece ibadet ve inanç kalıplarını değil, ortaya çıktıkları toplumların sosyal yaşamlarını da getiriyorlar.

Bir ara, bunun nedenini “dağlık yerlerde yaşayan insanların kadın-erkek ortak bir yaşam yükünü paylaşmalarına” bağlamıştım. Bu, verimli topraklara sahip Sparta için geçerli değil, sadece İsviçre’de tutuyor. Türkler ise, verimsiz bozkırlarda, yani düz alanda, ama yine de doğayla mücadele ederek yaşamışlar. Japonların da yiyecek sıkıntısı çektiklerini, zorlu iklim koşullarıyla uğraştıklarını söylemek çok zor.

Yani, “yaşamın yükünü paylaşma tezim” de çürüyor.

Eğer bu tezimin bir geçerliliği olsa, bugün Türkiye’de kadına en çok Karadeniz ve Güneydoğu’da önem verilirdi ki, kadının en çok ezildiği bölgelerdir bunlar…

Belki, çok dışa kapalı toplumların, kendilerinin “seçilmiş ırk” olmasına duydukları inançtan kaynaklanan, kadınların da o asil kanı devam ettiren varlıklar olmasından yola çıkan bir inançtır bu. O zaman Nazi Almanyasına bakmak gerek; evet, kadınlar propaganda mekanizması içinde çokça kullanıldı ama çocuk doğurmaktan öte bir fonksiyonları olduğuna inanılmıyordu ve en azından siyasette önemli yerlerde değillerdi.

Yani bir sonuca varamadım. Açıkçası, başka tez ya da teorileri olanların da yorumlarıyla tartışmayı alevlendirmelerini bekliyorum!

AHLAKI YENİDEN DÜŞÜNMEK

toplum | Etiketler:, — 8 Ekim 2008

Bayramda Edirne’deydim. “İnsanların özel hayatlarına saygı” prensibim uyarınca adını zikretmeyeceğim bir akrabam, tüylerimi diken diken eden birşey söyledi. Eğer 10 sene önce olsaydı, abartmıyorum, çatalı alıp rastgele bir tarafına saplardım. Yapmak istemedim mi, çok istedim. Yapmadım,çünkü lanet olsun yaşlandım. Artık kavgaya gürültüye eskisi gibi tahammül edemiyorum. Bundan kaçınıyorum ve hiç hoşuma gitmiyor. Başka nedenler de var, ama hiçbirisi “aile ilişkilerini bozmamak” değil.

Sülalenin erkekleri ve kadınların bir kısmı oturmuş rakı içiyoruz. Doğrusunu isterseniz, Mastika rakısının bu kadar güzel olduğunu keşfetmem uzun sürdü. Rakı içmenin gerçekten bir yaşı var.
Televizyon açık; çünkü yengem herkes sohbet ederken kenara çekilip TV izlemeyi sever. O sırada, artık her çocuğun sigortalı olacağına dair bir haber.

Bence bu Türkiye için bir devrim. Türkiye tarihinde, sosyal güvenlik adına yaşanmış belki de tek olumlu şey.

Gerçekten mutlu oldum; çünkü artık 5 yaşında çocuklarının parasızlık yüzünden ölmesini görmeyecek insanlar. Televizyonlar da bu insanları sömüremeyecekler. Şimdi sevdiğiniz birinin, özellikle de çocuğunuzun, bırakın kendi çocuğunuzu, herhangi bir çocuğun parası olmadığı için boku bokuna öldüğünü düşünün.

Çocukları da bırakın, herhangi bir insanın parasızlık yüzünden öldüğü bir dünya, yokolmayı hak ediyordur. Bu boktan hepimiz sorumluyuz; dilenciye sadaka vermek vicdanınızı kurtardığınızı zannetmenizi sağlayabilir ama gerçekte çok fazla bir şey değiştirmiyor. Neden mi? Çünkü çoğu insan hala insan olamadı. Birazcık bile.

Herif, “şimdi bunun maliyetini de çalışana yükleyecekler” dedi, sinirlendi.

“Senin yedi zürriyetini..” diye başlamak kafamdan geçerken, rakıyı fondipledim. Bir tane daha doldurup balkona çıktım.

Herşeyin anlamsız geldiği zamanlardan biriydi. Kimisi, cebine iPhone’u koyunca rahatlayıp, “hayat güzel” diyebiliyor. Benim gibilerinse cevap vermesi gereken çok soru var. Sigara aldığım bakkalın suratı asıksa moralim bozuluyor. İnsanları çok mu seviyorum? Hayır. Sadece merak ediyorum. Adam belki o anda ciddi bir dram yaşıyor. İşin daha boktan tarafı şu; çoğu insan, ufak müdahalelerle düzelecek şeyler yüzünden, aptalca inançlar yüzünden, toplumun gerzekçe algıları ve müdahaleleri yüzünden bu dramı yaşıyorlar. Kanser olan biri beni çok da üzmüyor; çünkü hastalanıp ölmek, doğal hayat sürecinin değiştirilemez gerçeklerinden biri. Ama bir yanda açlıktan ölen insanlar gibi bir “insanın” asla kabul edemeyeceği gerçekler var.

İster kabul edin ister etmeyin, yaşadığınız hayatın çok çok küçük bir kısmı üzerinde kontrole sahipsiniz. Belki birinden hoşlanıyorsunuz, belki o da sizden hoşlanıyor; ama bir ilişkiniz olmayacak ve bu ikiniz istemediği için değil, arkadaşlarınız, toplum ya da sizin inançlarınız izin vermediği için böyle olacak.

En temel ahlak kurallarından biri “çalmamak”.

Muhtemelen, paranız olmadığı için hiç aç kalmadınız. Onun için, çalmak size çok ayıp gelebilir. Hatta, “asla çalmam” diye atıp tutabilirsiniz. İyi, ölün o zaman.

Çocuğunuz ilaç parası olmadığı için ölürken siz yine de çalmayın. Emin olun ikinizin mekanı da cennet olacaktır!

“Macera olsun diye” yapılan birkaç “market fareliği” dışında hiç çalmadım. Ama çalmam diyemem. Kendine saygısı olan her insan gibi -ahlak demiyorum-, daha iyi bir hayat standardı için, başarı için, daha çok kadınla yatmak için, daha pahalı bir viski, daha hızlı bir araba için asla çalmam. Gelgelelim, ortada bir ölüm kalım meselesi varsa, düşünmem bile. Evet; küçük kurallar da olmalı. Çaldığınız kişi sizin kadar zor duruma düşecekse ondan çalmamalısınız. İhtiyacınızdan fazla çalmamalısınız. Ama sizi bu duruma düşüren kişiden çalıyorsanız, bence bunun bir limiti olmamalı!

Ahlak sizi mi koruyor? Toplumu mu koruyor? Toplumun iyiliği içinmi?

İnsanlar pisi pisine ölürken, “çalma” kuralının toplumu korumadığı kesin. Sizi de korumuyor; zira ölen ya sizsiniz, ya da çok sevdiğiniz biri.

Toplumun iyiliği için mi? Ölen masum çocukların iyiliği için olmayabildiği kesin. Ama evet; ilaç şirketlerinin deposunu soymuyorsanız, ahlak onları koruyor.

Gerçek şu ki, ahlak çoğu zaman ahlaksızın işine yarıyor.

Sözgelimi, siz ilaç olmadığı için ölürken (gerçek), ilaç şirketinin deposunu soymadığınız için erdemli bir iş yapmış oluyorsunuz (mit). İlaç şirketi, ultra yüksek karlarla büyük paralar kazanıyor ama (gerçek), muhtemelen “öbür tarafta” siz ondan daha iyi durumda olacaksınız (mit).

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234567891011...Son »