Topkapı sarayı bizim değildi, çocukluğumda sayfiyeye Sait Halim Paşa yalısına da gitmezdik. Ama halimiz vaktimiz yerindeydi, elbette “başka insanlar” olduğunu da biliyordum, ama görmek ve yaşamak çok farklı şeyler…
Sanırım Lise 1′deydim ve Frolayn Valide hanım üniversiteyi kazanamayacağım stresine girmişti. Lise sona kadar üniversiteye girme niyetinde bile değildim; daha ziyade ticaret hayatına derhal atılmayı, bir Maserati edinmeyi planlıyordum.
Lakin paranın musluğunu açıp kapatan insan annem olduğu için, benim yerime aldığı “oku adam ol” kararına karşı çıkmakta isteksiz,-açıkçası güçsüz- kaldım. Boynumu bükerek dershanenin yolunu tuttum.
Bu dershane “çok idealist” bazı kişiler tarafından kurulmuş bir ticarethaneydi. Moderndi filan. Amaçları eğitmek,öğretmek,insanlığa faideli gençler yetiştirmek idi.(O zaman “ulusalcılık” yoktu; milliyetçilik MHP’nin tekelindeydi. CHP ne yapardı hatırlamıyorum.)
Dershane dökülüyordu. “Kapitalist öğretmenlerin” bu girişime güçleri yetmemişti,belliki arkalarında nakliyat,bakliyat gibi “diğer” ticari faaliyetlerle iştigal eden para babaları yoktu. Beni bir odaya aldılar. “Büyüyünce ne olacaksın bakim” tadında sorular sordular. Karne vermedikleri için, “yaşlanacağım”,”okumak istemiyorum,zengin olup ayılık yapacağım” gibi cevaplar verdim. İlk kötü sürprizle de o mülakat esnasında karşılaştım; okulda belalım olmuş olan Türkçe hocası dershanenin kurucuları arasındaydı.
Beni en seçme sınıfa verdiler. Tezekle yanan bir sobası olacağını düşünmüştüm ama kalorifer bile vardı.
Sınıfa girdiğimde insanlar bana uzaylıymışım gibi baktılar. Ortam için “fazla jantiydim”, üstümdeki herşey Amerikan pazarındandı; zira o zaman böyle mahalle arasında Diesel mağazası filan yoktu.
Bakışlarda herhangi bir tehditkarlık,kıskançlık filan yoktu. Olsa da umurumda değildi; fit ve sinirli,kavgaya yer arayan bir tiptim. Adetim olduğu üzere en arka sıralara yöneldim ve bir yer buldum.
Hani şu kılçık oğlanların eski filmleri olur; bunlar aslında dahi öğrencilerdir ama sesleri çıkmaz, muhakkak ciddi de sorunları vardır. Mesela aileleri kanun kaçağıdır. O havada takılıyordum. Tahta önünde bıdı bıdı birşeyler anlatan tip sorular soruyor, aslında gayretli olduğunu sezdiğim öğrenciler cevap veremiyordu.
O derste anladım ki, Türkiyemin her yerinde “tehvid-i tedrisat” filan yoktu; kimilerine daha fazla,kimilerine daha az “öğretiliyordu”…
Bazı çocukların üstleri başları perişandı, soğuk bir gündü ve sadece kazakla gelenler vardı.
Fakir insanları sokakta görüyordum ama ilk defa bu insanlarla, aynı amaç için aynı yerdeydim. Bu beni tedirgin etmedi; sadece kendimi suçlu hissettim.
İkinci derste hepten canım sıkıldı, birkaç soruya kafamı bile kaldırmadan cevap verdim. Çünkü aynı sorunun “hadi,hadi” dercesine tekrarlanmasından sıkılmıştım. Ön sıralardan birkaç tip dönüp bana bakıyordu,bir tanesinin bakışını hiç unutmam; resmen hayranlık vardı. Okulda ne kadar berbat bir öğrenci olduğumu bilemezdi; ama bilseydi sanırım hayatı farklı bir hal alırdı.
Herşeyle bu kadar aşırı mı ilgisizdim,yoksa kendi içimde duyduğum utançtan kafamı mı kaldıramıyordum bilmiyorum. Ama kızın biriyle gözgöze geldik. Sınıftakilerden çok farklıydı. Uzun boylu,narin yapılıydı. Yüz hatları,saçları,gözleri,herşeyi çok güzeldi. Kılık kıyafet olarak da düzgündü.
Ders bitince yanıma gelip kendini tanıttı. Daha önce böyle medeni bir hareketle karşılaşmadığım ve içine kapanık bir tip olduğum için biraz afalladım. Kantine gidip çay içtik. Çıkışta da birsüre aptal aptal yürüdük,ne konuştuğumuzu bile hatırlamıyorum.
Ertesi gün aynı şeyler tekrarlandı, fakat kız ne kadar fakir olduklarını,babasının borçlarını filan anlattı. Bu yeterince boktan bir şey değilmiş gibi kızdan hoşlandığım için daha da üzülüyordum, ama söyleyecek bir şey de bulamıyor, boş boş bakıyordum.
Daha önce sadece sokakta gördüğüm insanlardan biri, bir şekilde, az ya da çok hayatıma girmişti. Üstelik bu bende çok ciddi bir rahatsızlık yaratmıştı. Saçlarıma jöle sürmemiş,daha eski bir şeyler filan giymiştim ama bu vicdanımı filan rahatlatmıyordu. Benim suçum değil diyordum,evet değildi, ama daha önce farklı birileriyle arkadaşlık kurmak gibi bir çabam da olmamıştı.
Ertesi Cumartesi tekrar dershaneye gittim, adını hatırlamadığım kız “yarın çıkışta koşalım mı?” dedi. Kız sporcuydu, ben de o zamanlar deli gibi vucut çalışıyordum, hentbol filan oynuyordum, aslında o zamanki şartlarda tam aradığım tarz biriydi. “Koşalım” dedim. Sonra bir şekilde konu yine fakirliğe geldi…
Bir ara, “bu kız benle evlenmek için bir numara çekmesin” diye bile düşündüm. Çünkü insanların sorunları hakkında konuşması görmediğim,alışmadığım birşeydi.
Ve pazar günü dershaneye gitmedim. Tek başıma boktan bir filme gittim, boş boş yürüdüm, sonra da evin yolunu tuttum. Dershane macerası da böylece bitti; evdekilere de “dershanenin seviyesi çok düşük, ya beni alın ya da başka dershaneye yazdırın” dedim. Kimse tınlamadı.
Dayımın gençken arkadaşlarının yarısı gayrimüslimmiş. İlkokulda Marsel diye bir çocuk vardı, ben onu Fransız sanıyordum. Cidden…
Sanırım, İmparatorluktan gelen hoşgörüyü çoktan yedik bitirdik. Facebook’da “Kürtden alışveriş yapmıyorum,param PKK’ya gitmiyor” ya da “En iyi Kürt ölü Kürttür” gibi iğrenç,rezil gruplar var.
Bu gruplardan birine girip bir kadının fotografına bakıyorum, kucağında çocuğu,gülümsüyor…
Nazileri hatırlıyorum.
Üstündeki herşey ABD malı, kendide Paris Hilton kılıklı -ama koca götlü- bir tip.
Kimileri neden evlenmediğimi,neden sosyal hayattan uzak durduğumu,neden şuraya buraya gitmediğimi,onla bunla takılmadığımı merak ediyor. Artık midem almıyor.
Bir Musevi tanıyorsun, “iyi, en azından Nazi değildir!” diyorsun, Kürt düşmanı çıkıyor.
Kürtle tanışıyorsun Türk düşmanı çıkıyor.
Çeçenle tanışıyorsun sokakta rastgele Rus öldürmekten bahsediyor.
Kadınlar erkeklere,erkekler kadınlara, homoseksüeller heteroseksüellere düşman…
Birileri “bölünmez bütünlük” diye bıdı bıdı ediyor,sonra “o dinci,bu gerici,şu Kürt” diye hedef gösteriyor, “katli vaciptir” diye fetva veriyor…
Ben daha bir mahalle ortamında büyüdüm; şimdiki çocuklar sitelerde büyüyorlar. Ve sadece kendileri gibi insanlarla bir arada.
Bunun adı “toplum” olamaz. Kendi hücresinde,böcek gibi yaşayan, çizgilerin içinde hareket edebilen, yine kendi salak ideolojileri çerçevesinde onu kesen,bunu öldüren zavallılar.
Villanızda yaşıyorsanız 10 metrelik duvarlar örebilirsiniz; ama bariyer,beton blok ve çitlerle “ayrılan” sitelerde yaşayan insanlar, hayatı sadece orada görenler,orada büyüyüp orada eğlenen,evlenen ve geberip giden insanlar bir toplum olamazlar.
Aslında insan da olamazlar.
Benim bildiğim tekke,zaviye ve tarikatlar yasaklanmıştı, o başka bir cumhuriyette mi olmuştu yoksa?
Hem “Cumhuriyet elden gidiyor” diye yaygara koparacaksın, hem de iktidardayken her türlü çetenin,tarikatın palazlanmasına izin vereceksin…Adnan Hoca meselesi ben ortaokuldayken patlamıştı, o zaman bırakın AKP’yi, Refah Partisini bile bilmiyorduk.
İzin vereceksin, çünkü 80′lerde ABD’nin dış politikası, solcuların karşısına dincileri çıkarmaktı.
Rusya artık tehdit değil, ABD’de bu işten elini eteğini çekti ama, o kadrolar hala işbaşında.
Türkiye’de en çok imam hatip lisesini açanlar AKP’liler değildi!
Elbette, burada okuyan çocuklar, “okulu bitirince mutlaka imam olacağım” girmediler bu okullara…Zaten kız öğrencilerin öyle bir şansıda yok.
“Ama devrim yasaları…” filan mı diyorsunuz hala?
Falcılık,büyücülük,üfürükçülük de yasak değil mi?
Peki, CHP’nin de belediye başkanı çıkardığı ilçelerde belediye “medyum tayfasına” nasıl ruhsat veriyor, devlet nasıl bu adamlara vergi levhası çıkartıyor?
Neden, “ulan siz kim oluyorsunuz da Evrim Teorisi gibi bilimsel gerçeklere karşı çıkıyorsunuz?” diye tantana yapmıyor?
Çünkü o zaman oy kaçar korkusu yüze çıkıveriyor…
Doğu Perinçek de cuma namazına gidiyordu…
Bir dahaki seçime, Perinçek hapisten çıkarsa, cemaat-i Müslim, camilerden akın akın sandıklara koşup Perinçek’i oya boğacaklar…
“Helal olsun,adam hidayete erdi, zaten emek filan gibi birşeyler söylüyordu,hani bizim dindeki kul hakkı gibi bir şey bu”
Birileri,çok şükür,anayasadaki komik “Türk devletinin dini islamdır” maddesini çıkardı…
“Devletin dini elden gidiyor” diye yaygara koparan şaşkın şeriatçılar çıkar mı bilmem ama, bakalım “laiklik elden gidiyor” diye meydan meydan dolaşanlar ne diyecekler?
Laiklik diyordunuz, devletin dini mi olurmuş!
Ya da doğduğum anda, neden nüfus kağıdıma “default” olarak “İslam” yazıyorsunuz kardeşim?
Dinibütün devlet,nüfus kağıdına zorunlu İslam kelimesi, zorunlu din dersi (gayrimüslimlerin, ateistlerin de girmesi şart!); bu nasıl laiklik?
“Solcular” bana takmış vaziyette. Ben bilmiyormuşum. Birisi, Stalin’i payladığım için kızmış. Stalin denen insanlık faciası, “yoldaşları” kurtarmış, falan filan…
Stalin’i bir “solcu” olarak, Hitler ile mukayese edebilirsiniz. İkisinin duruşu da aynıdır. Yaptıkları da aynıdır. Hitler’in meşhur “uzun bıçaklar gecesi” gibi, Stalin’de 1941′de Kızıl Ordu’da akılalmaz bir subay katliamı yapmıştır.
Hitler’den farklı olarak,Stalin üstüne bir de dönektir…
Katliam yaptığı ordu, tecrübeli adam gibi asker kalmadığı için Hitler’in ordusuna kafa tutamamıştır. Eğer Rusya bugün Alman toprağı değilse, bunun tek nedeni, Almanların karşılaştığı olağanüstü kış koşulları. Hava 5 derece daha sıcak olsaydı, Gorbaçov adını bile hiç duymayacaktık…Çoğunuzun parası yetmediği için sarışın,mavi gözlü,uzun bacaklı fahişelerin koynuna giremeyecektiniz; çünkü o zaman Rusya AB’de olacaktı ve cebinizdeki parayla ancak hava alabilecektiniz. O da memleket havası; zira Moskova filan pahalı gelecekti.
Lenin’i de ilk çiğneyen Stalin olmuştur ve “solcu” arkadaşların hayal ettiği sistem, Stalin’in insanlık dışı uygulamaları sayesinde tarihe gömülmüştür.
Arkadaşlar, Mao’yu da çok severler. Çünkü bütün Çin’i tek tip giydiren, sayısız insanı katleden, insanları köle gibi çalıştıran Mao büyük liderdir.
“Solcu” kardeşlerin aklına nedense sosyalizmin daha insani bir model önermesi gelmez. ABD’ye filan kıllar ya, onun karşısına çıkacak diktatör arıyorlar.
Delikanlı gibi çıkın, biz faşistiz deyin. Ya da size yakışacağı üzere,faşist olun.
Olmaz tabi, o zaman üniversite öğrencisi cıvırlarla düşüp kalkamazsın.
Çin’in bugünkü ekonomik düzeyine mucizeymiş gibi, buğulu gözlerle bakarlar…
Çünkü, Çin bir “halk cumhuriyetidir”. (İran’ı neden beğenmediniz, o da halk cumhuriyeti değil mi?)
Dünya Çin’den korkmaktadır. İcabında ABD’ye bile posta koyar.
Nah koyar.
Çin’in petrolü yok. ABD’de Çin’i köşeye sıkıştırmak için petrolün fiyatını artırmak için elinden geleni yapıyor. Petrol fiyatları öyle bir noktaya gelecek ki, bir süre sonra gazoz kapağı açacağını bile ABD’den ya da AB ülkelerinden ithal ediyor olacağız. Çünkü Çin petrolü daha da pahalıya alacak ve navlun fiyatlarının artışı yüzünden köşeye sıkışacak. Ya da Çin, ABD ile savaşacak.
Tabi kankası Rusya, onlara foşur foşur petrol akıtmazsa. Rusya, bekle-gör stratejisi uyguluyor, ama görünüm olarak AB ve ABD’ye daha yakın.
Kısacası, Çin ABD ile savaşmazsa, ancak ABD ve AB’nin izin verdiği ölçüde büyüyebilecek.
Peki Çin’le ABD savaşırsa, biz de okka altına gitmeyecek miyiz?
Çin’in herkesin başına bela olması da, AB ve ABD’nin ikiyüzlülüğüdür, o da ayrı konu…
Batı toplumu, ucuz ayakkabı giymek, dana fiyatına plazma TV sahibi olmak için, Çin’deki insan hakları ihlallerine seyirci kaldı. Ne zamanki herifler BMW filan klonlamaya
başladılar, Herr Günther’in filan paçaları tutuştu. Ulan bu adamlar herşeyi elimizden almaya çalışıyor olmasın?
Günde 1 dolara, adamları köle gibi 18 saat çalıştırırsan, sen de “ekonomik mucize” yaratırsın.
Hatta, askeri mucize,bilimsel mucize de yaratırsın. Bilimsel mucize kısmından emin değilim,çünkü onun için dangalaklığı aşmak gerekir.
Roma İmparatorluğu köleler sayesinde dünyaya hükmetti. Mısır’daki piramitleri yapanlar da, “babamıza güzel bir mezar yapalım” diyen firavun mahdumları değildi. Osmanlı’daki “Arap bacılar” da, şahane çalışma şartlarından dolayı yılın yarısını Antalya’da ense yaparak geçiren, deniz ve güneşten kapkara olan kadınlar değillerdi.
Rusya’dan gelen ve fahişelik dışında birşeyler bilen birine rastlarsanız, nükleer reaktörlerin yakıtının nasıl çıkarıldığını da sorarsınız. Özellikle de, eski bir mahkuma rastlarsanız…
O kadarını da beceremiyorsanız Soljenitsin okursunuz, Sibirya’da neler oluyormuş öğrenirsiniz.
Fazla tarih bilmezsiniz, kafanız bulanmasın. İngiltere’yi örnek vereyim; sanayi devriminde 12 yaşındaki çocukları 18 saat çalıştırıyorlardı. Bu çocukların en az %30′u 18 yaşını görmedi…
Aynısını Türkiye’de de yapabilirsiniz…
Ne de olsa, kıllı göbeğini kaşıyan,nufüsun %37′sini oluşturan bir kalabalık var. Çalıştırmayıp da besleyelim mi! Maazallah, bakarsın karşı devrim filan da yapar yobazlar.
Bence Hitler gibi okültizme filan da sarabilirsiniz,belki Stalin’le Hitler’in ruhunu çağırırsınız.
İkisini tutup, Türkiye’de uygun partilerin başına koyarsınız. Eli sopalı lider isteyen siz değilmisiniz, alın iki tane birden…
Öyle seçim tantanası da fazla yapılmaz; taraftarı çok olan küüt diye sopayı diğerinin kafasına indirir.
Tabi yanlış diktatörün tarafında olursanız o kötü olur tabi. Artık Seydişehir’de boksit mi çıkarırsınız (vallahi küfür etmedim,aluminyumun hammaddesi!), taş ocağında günde 18 saat taş mı kırdırırlar bilemem.
Bir zamanlar dünyanın en gamsız adamıydım; sonra ne olduysa panik ataklar yaşamaya başladım.
Medya ve devletlerin insanları korkutup, korkuyla kolay yönetilen sürüler haline getirdiğinden her fırsatta bahsetmişimdir. Küçük bir örnek; başkentin göbeğinde bir bomba patlıyor,sürüyle insan ölüyor. Güvenlik güçleri ne tip bir açıklama yapar? “Sakin olmalı, bunlar münferit olaylar, suçlular yakalanacak vs vs” değil mi? Hayır! “Bu gibi olayları artık sık sık beklemeliyiz” deniyor. Eskiden olsa ilginç gelirdi.
Medyanın ya da dövlet böyyüklerinin ne dediğini zerre kadar kaale almıyor, azıcık olsun inanmıyorum…
Bu yaz, insanlar kene şoku yaşadılar. Seneye de, özellikle sıkı bir sıcak olursa, birsürü insanın akep zehirlenmelerden ölmesini bekliyorum. Korktunuz mu? İyi! Demek ki, geleceğim parlak(!). Şaka bir yana, insanlar bu kenelerin neden bu kadar çok üreyip etrafı sardığını düşünmeye zahmet etmedi. Veterinerler odası da herhalde açıklama yapmamıştır; eh, ekmek kavgası ne de olsa! Ben size söyleyeyim; “kuş gribi ayağına” katledilen tavuk ve kuşlar azaldığı için, doğadaki en önemli görevlerinden biri muhtelif haşarat nüfusunu yemek suretiyle dengeleyen düşmanlarının olmaması nedeniyle keneler de bolca üredi. Kaçınız bilir bilmem ama, kırsalda tavuk yetiştirmenin nedenlerinden en önemlisi de, özellikle sıcak yerlerdeki akreplerden kurtulmaktır. Çünkü tavuklar en etkili böcek yokedicilerdir.
İnsanlar feci derecede korkak ve güvensizler. Korkak ve güvensiz insanlar da bir kurtarıcı ararlar. Modern yaşamda bu kurtarıcılar devlet, molla kafalı akademik personel,ilaç şirketleri olabiliyor. Her halükarda, aman karnımız tok sırtımız pek olsun diye, varolmayan tehditlerden korunmak için özgürlüğümüzden vazgeçiyoruz.
Ancak modern insanın tek sorunu bu korku ajanları değil. İnsanlar aynı zamanda çok ciddi özgüven sorunları yaşıyor. Sokaktaki “jilet gibi” gençlerin patlama yapması bundan. Estetik cerrahlar, kozmetik üreticileri vs. altın yıllarını yaşıyorlar. Tabii herşey “imaj değil”. “Ben sadece bunu becerebilirim” diye koşullanan insanlar, “üretim birimleri” gibi yaşayıp ölmekteler. Bugünlerde dünyayla güneşin yerini değiştirseniz, eğer SRC belgeniz yoksa taksi şöförlüğü yapabileceğinize inanmıyorlar. Daha kötüsü, buna siz de inanmıyorsunuz!
Bunun nesi kötü diyenler çıkabilir. Belki şu an dünyanın en büyük yazarı, üniversitede İktisat tahsil ettiğinden dolayı, muhasebecilik yapıyor. Arabanızın şasisine kaynak yapan sertifikalı gazaltı kaynakçısı belki bir sonraki Kubrick. Ya da tersi; “yönetmen sandığınız” ödüllü zibidi, aslında sünnet düğünü çekemeyecek kadar yontulmamış bir odun, ama kıytırık bir festivalde ödül aldığı için adam zannedip filmine gidiyorsunuz.
Yetenekli ve yaratıcı insanlar tek bir alanda başarı göstererek tatmin olamazlar. Öyle olsa, Da Vinci resim yaptıktan sonra atletizm yarışmalarına katılmaz, oradan da helikopter tasarımı yapmaya yeltenmezdi. Eski oyuncuların bazısı kamera arkasına da geçiyor, o da kesmiyor, film festivali düzenliyor. Colin McRae, büyük ralliciydi ama çok da iyi bir helikopter pilotuymuş.
Bugün Da Vinci, eğer çok yırtık biri değilse, belki ancak bir bankada veznedar olabilecekti; zira ona diploma verecek okuldaki kalitesizlikten sıkılıp eğitimini tamamlayamayacaktı.
Bunları bildiğim halde, zaman zaman yeni problemlerle karşılaştığımda korku ve panik hissine kapılıyorum. Oysa eskiden bu tip şeyler benim için eğlenceliydi. Farkında olduğum halde ben bile etkileniyorum bu koşullanmalardan. Üstelik, kalıbımı da basarım, benden çok daha zeki çok fazla sayıda insan, olan bitenden tamamen habersiz. Onların halini düşünmek bile istemiyorum.
Bunun antitezi, “ne iş olsa yaparım abi” de değil tabi. Ama her insan, zaman zaman kendi sınırlarını keşfetmeyi denemek, aşabiliyorsa aşmak zorunda. İnsan olmakla maymun olmak arasında sandığımızdan çok az fark var ve eğer bunu bile beceremiyorsak, bir maymundan çok daha zevksiz ve zor bir yaşama hazırlanmalıyız. Üstelik, onları mutsuz edecek parametreler, bizi mutsuz edebilecek parametrelerden çok daha az.
Geçenlerde televizyonda izlediğim iğrenç bir reklamla titredim, ama uzun süre özüme dönemedim.
Başöğretmen havalı bir abla kürsüden, hani Tansu Çiller yapardı ya “vatandaşıma bir ev bir araba anahtarı vereyim miiii?” der, orada bulunan şaşkolozlar da veeerr bacımmm diye böğürürdü, onun gibi “dershaneye sokayımmııı siziii” gibi Bir şey söylüyor. Orada ne halt ettiği belli olmayan bir grup şuursuz gencimiz de heyecana kapılıp “veeer” diye bağırıyor. Ulan salaklar, haftasonu inek gibi dershane köşelerinde sürüneceksiniz, neyine sevinirsiniz ki!
Böylece “aman 8 yıl oldu valla şahane” diye bazı gariplerin sevindiği fiyasko eğitim sistemimizin çöktüğü artık televizyon reklamlarına kadar düştü; yaşlı ninelerin uyduruk tencereler için kupon kesme olayına gençlerimizi de dahil ettik. Helal olsun. Öyle ya, itlik kopukluk yapacaklarına oturup kupon kessinler.
Neredeyse tamamından zeka ve kültür fışkıran(!) gençlerimize sahip çıkmak, onları dershanelere iteleyip hızar gibi yontmak hepimizin görevi. Bu ulvi görevi sadece dershane ve medya esnafına bırakmak bize yakışmazdı. O yüzden, bende bu meseleye eğilip, kuponunu kesip çekilişe katılan muayyen sayıdaki gence dershane eğitimi veriyorum. Yer, kendi konutum. ÖSS işinden filan çakmadığım için, şu an sadece boya-badana, marangozluk, PHP, Linux, motor tamiri filan gibi konularda ders verebiliyorum. Aklı olan kuponları keser. 4 sene boku bokuna okuyup, ucuz işgücü olarak Türkçe’yi çat pat konuşan hödük patronlara yağ çekeceğinize, en azından bir meslek sahibi olur, ne bileyim, bahar aylarında boya badana filan yaparak ekmeğinizi çıkarırsınız (en enayi evi, en dandik malzemeyle 1 tekliğe boyuyorlar elini öpene; ayda 3-4 ev rahat boyarsınız, piyasaya çıksanız 1 milyarı zor alırsınız ayda)
Şimdi heyecanlı sesler duymak istiyorum gençler; “Sizi dershaneme alayımmııııı?”