BEDAVA GAZETE, HEM DE SOLCU!

güncel,toplum | Etiketler:, — 12 Şubat 2008

http://www.dorduncukuvvetmedya.com/article.php?sid=2065 adreste, ki kısmen beğendiğim 4.kuvvet medya sitesidir burası, Mustafa Sönmez oldukça naif bir temennide bulunmuş.

Aslında, Mustafa Sönmez, 100.000 tirajlı, “emekten yana” bir gazetenin gerçek olabileceğini söylüyor. Başlıkta kullandığım “bedava gazete” ibaresi biraz yanıltıcı; zira insanlar anladığım kadarıyla bedava çalışacaklar ama gazete bedava olmayacak.

Gelelim, neden bu işin olmayacağına…

Önce, tiraj yönünden bakalım.

Bugün 100.000 satan gazete sayısı beşten fazla değildir.Burada “Emekçi kitlesine” hitap edecek gazetemizin kitlesini tespit etmek gerek. Herzaman söylediğim gibi, CHP ya da DSP sol parti değildir; dolayısıyla ite-kaka ancak %20 civarı oy alabilen bu partilerin kitlesi okuyucumuz olamaz.

Geriye, sol dikta görüşlü TKP gibi son derece marjinal kitleler kalıyor. Bunlar Türkiye nüfusunun binde biri bile değiller. Onların içinde kalan, “akıllı sosyalistler”, yani TKP’nin Stalinist ve Maocu yapısına karşı akılcı ve insani Troçkizmi savunanlar ise herhalde 10.000′i geçmezler.

Ha, benim kitlem TKP filan diyorsanız, Evrensel bu kitle arasında popüler ve en azından tiraj açısından sol dedikleri “şeyin” medar-ı iftiharı. Dolayısıyla, Evrensel ile rekabet zor; zira artık oturmuş, kurumsallaşmış, kemikleşmiş bir okuyucu kitlesi olan bir gazete.

Ayrıca, Stalinist bir gazetenin emekten yana olduğunu söylemek de son derece güçtür!

Geriye bir de, “bu kadar emekten yana” bir gazeteyi kimin dağıtacağı sorusu kalıyor; zamanında elden ele satılan Evrensel gazetesi bile, herhalde “dağıtılabilmek” için, kendini oldukça “törpüledi”.

Gelelim, emekçi kimdir sorusuna…

IBM’de çalışan, ayda 10.000 dolar maaş alan kişi emekçi midir?

Emekçi olmasına emekçidir ama herhalde kapitalist düzenin yıkılmasını istemeyecektir.

Geriye kalanlar kimler? Solcu diye çoluk çocuğu uyutan, Kürt faşistleri mi?

Yoksa, gecekondu dikip, fabrikada remayözcü olarak çalışan, sonra da arazi rantıyla Range Rover’a zıplayan lumpenler mi?

Türkiye’de işçilerin maaşları memurlardan yüksektir, farkında mısınız, memurlar grev ve sendika hakkına, işçilerden çook uzun yıllar sonra kavuşmuştur?

1950′lerin ortasından itibaren köyden şehre iş bulmak için göçen kitleler kaybedildi; zira o sıralar solcular derin devlet ve NATO güdümlü çeteler tarafından hasat edilmekteydi. Sağ kalanlar da minik minik kliklere ayrılıp birbirlerinin gözlerini oymaya başlayınca, “emekçi” kitlelerinizin ideolojik boşluğunu ülkücüler ve dinciler doldurdu.

Bugün bir fabrikaya girip sosyalizm filan derseniz, ya din düşmanı, ya da bölücü diye linç edilme ihtimaliniz çok yüksektir.

Türkiye’de sol ideolojinin alt yapısı hazır değildir. Üst yapısı da yoktur.

Troçki’ye kulak verin. Sosyalist akım, ancak gelişmiş, sanayileşmiş ülkelerde palazlanırsa Türkiye gibi ülkeler bunun rüzgarıyla yelken şişirebilirler.

Günlük gazetede, insanlara sosyalizmi anlatamazsınız. Anlatsanız da anlamazlar; zira sosyalizmi anlamak, kusura bakmayın ama eğitim ve zeka ister. Bu eğitimi de gazeteyle veremezsiniz.

Gelgelelim, gazetenin ilkelerini beğendim. Aslında Mustafa Sönmez’in anlattığı şeyi Taraf gazetesi uygulamaya çalışıyor; ancak şu ana kadarki başarıları da ortada…

AKP KİME İHANET ETTİ?

güncel,tarih,toplum | Etiketler:, — 10 Şubat 2008

Bugünlerde yine türban gündemde. Bakmayın kavga gürültüye; aslında bu durumdan hem siyaset, hem de bürokrat elit tarafı çok hoşnut. Çünkü “özgürlük” adına başlayan bir tartışma, magazinleşmiş durumda.

Türbanlılarla, laik bürokrat elit arasında gerçek bir çekişme yoktur; zira bu kesim zaten hep vardı. AKP’nin iktidarı ile ister istemez sahnede daha fazla gözükür oldu ve siyasi bağlantılarıyla daha da palazlandı.

İdris Küçükömer’in çok doğru tesbit ettiği, bu yüzden de afaroz edildiği gibi, gerçek çekişme doğu-İslam / batı-laik kanadı arasındadır. Aslında cumhuriyetle birlikte neredeyse etkisi sıfıra inen doğucu-İslamcı bu taraf, sınıf olamayacak kadar da zayıftır.

İlk bakışta, AKP, bu doğu-İslamcı kanadı temsil ediyor görünebilir; nitekim oylarının çoğu bu tabandan gelmiştir. Gelgelelim, ben AKP’nin giderek bu tabanı temsil etmekten uzaklaştığını görüyorum. Neden mi?

AKP bu tabana, daha doğrusu orta sınıf muhafazakar kitleye hiçbirşey vermemiştir. Ne maddi anlamda, ne de özgürlükler anlamında. Türban, aslında sembolik bir konu. Üstelik türban, ya da sıkmabaş örtünme şekli, orta ya da alt sınıf muhafazakarların örtünme şekli değil. Türban, bana göre, sınıf atlamak isteyen, İslama yakın durmakla birlikte dünya nimetlerinden de sebeplenmek için en az biz “batıcı laikler” kadar “esnek ve kıvrak”, hatta acımasız (belki daha fazla!) bir sınıfı temsil ediyor. Bunu anlamak zor değil; doğunun anti-materyalist felsefesine bu kesimde rastlamak olası değil. Kafalarını sıkı sıkı sararken, Lois Vuitton çantalarla Nişantaşı’nda turlamaktan, cabrio Mercedes’lerle Bağdat Caddesi’nde dolaşmaktan kesinlikle imtina etmiyorlar!

Yani AKP, Fatih Çarşamba’daki esnafın partisi değildir.

AKP, rejime muhalefet etmek yerine, onun içindeki küçük ve ayrıcalıklı bir kitleyi daha da ayrıcalıklı ve zengin etme yoluna girmiştir.

Son seçimlerde AKP, liberal, “gerçek” demokrat, hatta samimi sosyalistlerden de bir miktar oy aldı. Bunun nedenleri kolayca görülebilir; CHP’nin darbe pahasına ve irrasyonel anti-AKP kampanyası, AKP’nin siyasi rakiplerinin son derece zekadan uzak, çözüm önermeyen muhalefeti ve elbette aklı başında insanların beklediği anayasa değişikliği ve YÖK’ün tasfiyesi gibi konulara el atmış olması.

Gelgelelim, AKP iktidara tekrar geldiğinde bu konuları soğuttu ve türbanla terörü tekrar gündeme getirerek unutulmasını sağladı. Bugün anayasa değişikliği ve YÖK konusunda bana hiç güven vermiyorlar.

AKP, bir sonraki seçimleri de kazanacak.

Zira, dişe dokunur bir AKP muhalefeti yok, bu bir. Türbanmış, Malezyaymış, bunlar abartılsa da, “gerçek” insanların bir numaralı gündem maddeleri değiller. İnsanlar daha çok para, daha çok iş, daha güzel şehirler istiyor. Allah için, AKP zaten belediyelerin gerçek seçimler için referans olduğunu bilerek iktidara geldi ve tüm enerjilerini özellikle bayındırlık konusuna veriyor görünüyorlar. Son 6-7 senede özellikle İstanbul’da çok gözle görülür işler yaptılar. Her sabah işe ya da okula giderken somut olarak görebileceğiniz, psikolojik etkisi olan şeyler bunlar. Diğer partilerin birtürlü kafalarına sokamadıkları gerçeği, AKP çoktan öğrendi. Belediyelerde çuvallarsanız, iktidarı rüyanızda görürsünüz.

Artı, AKP konjonktürel anlamda çok şanslı bir zamana denk geldi. Doların senelerdir dipte gezmesi sayesinde, halkın alım gücü suni bir şekilde de olsa arttı.

Herkesin sorduğu soru, “AKP ne zaman çuvallar?”

Doğrusunu isterseniz, AKP terörü bitirecek bazı adımlar attı; birsüre sonra AKP’ye karşı terör kartını da oynamak mümkün olmayacak. K.Irak’a girilmesi konusunda, kendi için tam doğru zamanda yeşil ışık yaktılar. Yani AKP, siyasi rakiplerinden çok daha zeki.

Son zamanlarda, Alevi’lere el uzatarak CHP’nin senelerdir cepte gördüğü ama hiçbirşey yapmadığı kesiminde sempatisini topladılar. CHP, buna şiddetle itiraz ederek, kendi ayağına kurşunu sıktı.

MHP, türban tartışmasında, AKP’den yana olarak, son seçimlerde bir miktar oy aldığı Jakoben kesimin oyunu kaybetti.

Kısacası, bir dahaki seçimlere 4 sene var ama, AKP’ye bir alternatif yok. Bu gidişle, olamayacak da. Üstelik, muhalefet, bu süre zarfında yaptığı hatalarla daha da fazla oy kaybetti.

Şu an gelinen noktada herkes kilitlenmiş durumda. Özellikle de, YÖK’ü kaldırmak ve anayasayı değiştirmek vaadiyle mecburen, en demokrat ve ilerici görünen AKP’ye oy vermek zorunda bırakılan demokrat ve liberaller…

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ TARTIŞMALARI

Anayasa, tartışırken seçilmiş politikacılara fırlatılan bir kitap değil (aslında). Beynimiz hepten bulansın diye gözümüze sokulan detaylar, türban tartışmaları filan derken, bildiğimiz (ya da öyle ümit ettiğim) gerçekleri de unutmuş görünüyoruz.

Hukuğu, adaleti, yasaları tartışıyoruz (en azından küçük bir kısmımız). Anayasa, yasalardan çok daha farklı bir şey bir özelliğiyle; sadece yasalara yön vermiyor, devletin “niyetini” belli ediyor.

Benim çocukluğumdan beri süregeldiğini bildiğim, çoğunlukla nefret ve kıskançlıktan kaynaklanan bir “ABD yakında batacak” tartışması vardır. (İlk duyduğumdan bu yana 25 sene geçti; daha tık yok). Genelde, bu tartışmada rasyonel gerçekler ileri sürülmez. Gerçek şu ki, 11 Eylül’den sonraki gelişmeleri görene dek, ben ABD’nin en azından 100 yıl içinde yıkılacağını hiç düşünmemiştim. ABD, bugün tarihinin en büyük tehdidi altında; çünkü kendi vatandaşlarını dışlama noktasına geldi.

Şimdi “ABD yıkılabilir” diyebilirim; çünkü ABD, hep imrendiğim “herkesi kucaklayan” niteliğini kaybetmeye başladı. ABD’nin gücü, yeryüzündeki en muhteşem anayasaya sahip olmasından kaynaklanıyor. Senelerdir ABD hükümetleri ve devleti bu anayasayı delmeye çalışıp kısmen de başarılı olmalarına rağmen, anayasa hala çok güçlü.

ABD’nin anayasasının harika niteliği aslında çok küçük görünen son derece büyük bir detayda gizli: halkın devlete karşı “sorumluluk ve görevlerinden” değil, devletin halka karşı görev ve sorumluluklarından bahsediyor ABD anayasası!

İşte bu yüzden, özellikle soğuk savaştan bu yana, ABD devleti, özellikle “derin devlet”, halka anayasasını unutturmak için müthiş bir dezenformasyon kampanyası yürütmekte!

Bizimle beraber, medeni saydığımız birçok AB ülkesinin de anayasası, sanki devletin insanlar için değil de, insanların devlet için varolduğunu “yazıyor”. Bu kültürümüz ve tarihimizden de gelen bir yanılgı olduğu için, birtürlü yurttaş olmak nedir, birey olmak nedir bilmiyor, siyasette vatandaş olarak sağlıklı şekilde yer alamıyoruz.

ABD anayasasının bu ayrıcalığını, kurulum sürecine bağlıyorum; zira uzun uzadıya analiz yapacak tarih,siyaset ve hukuk bilgim yok. Ancak, mantık, ABD’nin tam bir consescus devleti olduğunu söylüyor-zaten tersi de pek mümkün olamazdı. ABD; milliyetçiliğin Fransız ihtilali ile Avrupa’yı sarmasından etkilenmedi; zira hem Avrupa’ya uzak, hem İngiltere’ye ve diğer Avrupa ülkelerine kısmen düşmandı. Ayrıca, ABD’nin kuruluşu (1776) ve tanınması (1783), milliyetçilik fikrinin yayılmasına neden olan Fransız İhtilali’nden de öncedir. İşte bu “milliyetçilik” bağının olmamasından ötürü, ABD devleti, daha evrensel, daha bireyci değerlere dayanmak zorundaydı. Bu fikirlerin tarihleri boyunca da devam ettiğini görmemiz zor değildir: bireysel refahı, konuşma, fikir ve basın özgürlüğünü yücelten bir devlettir; en azından anayasası bunu savunur. Aynı ırk, dil, hatta dine sahip (unutmayın, nufüsun ezici çoğunluğu Hristiyan olsa da, çok çeşitli mezhepler vardı) olmadıkları için, insanlara daha yaşanır bir ülke vaad etmişler, “yüce devlet” gibi irrasyonel ve romantik fikirleri şartların da zorlamasıyla ileri sürememişlerdir.

Dolayısıyla, anayasa tartışmasını sağlıklı yapabilmemiz için, öncelikle maddeler üzerinde değil, anayasanın ve devletin varlık nedenleri üzerinde düşünmemiz gerek. Ayrıca, birilerini ve birşeyleri model alma hastalığından vazgeçip, temel hak ve özgürlüklerin neden gerekli olduğunu insanlara anlatmalıyız. Bu açıdan bakıldığında, kendilerini “Türk entellektüelleri” diye tanımlayan kesimin sınıfta kaldığını görüyoruz; zira temel hak ve özgürlüklerden bahsederken, Avrupa ya da ABD’yi norm olarak önümüze koymak dışında, bu özgürlüklerin gerekliliğini rasyonel ve insani gerekçeleriyle açıklamakta yetersiz ve başarısızlar; doğrusunu isterseniz bu yönde ciddi çabalar bile yok.

Özgürlüklerin haklılığı ve zarureti ispatlanamayınca -birşeyin AB ya da ABD’de olması haklı ve meşru olduğunu göstermez; nitekim gerici ve yobaz kitleler (burada “dinciler” diye bir kısıtlama yaptığım anlaşılmasın; buna kendilerini sol olarak tanımlayan ama aslen totaliter olan kesimler de dahildir) “şartların Türkiye’de farklı olduğunu” ileri sürerek, bu konuda ayak sürümektedir.

Yani asıl sorunumuz, neden özgürlük istediğimizi bilmemekten, bunu bir tür “lüks” gibi algılamaktan, devletin varlık nedenini kavrayamamış olmaktan, son nedenden ötürü de siyasete katılmamaktan kaynaklanmakta.

Tüm bunları göze aldığımızda, ben yeni anayasa konusunda hiç de ümitli olamıyorum. Yeni anayasanın bir şeriat tehdidi getireceğini de hiç sanmıyorum. Aynı şekilde, özgürlükçü bir anayasa da olmayacak; yine “tabi” vatandaşın “kutsal” devlete karşı “ödevlerinin”, “veciz” bir anlatımı olmaktan öteye geçemeyecektir. Maalesef, halkın genelinin de bundan fazlasını istemek gibi bir bilinci yoktur!

“İsviçre bir istisna, neden?” derseniz, bundan daha renkli bir yazı konusu çıkar.

INTERNET'İ LANETLEMEK

blog,toplum,tv,web | Etiketler: — 10 Aralık 2007

Her zaman söylediğim bir şey var: Türkiye’yi anlamak ya da hakkında konuşabilmek için, dünyaya bakmak gerek. Bunun da basit bir nedeni var: Ekonomi ve siyaset artık ülkelerin iç meselesi değil. Bu, ABD gibi devler için bile bir gerçek.

Kısacası, ülke olarak dünyayı -az da olsa- etkiliyoruz. Dünya da bizi etkiliyor-çokça.

Bir sonraki adımın ne olduğunu anlamak için çok daha güçlü ülkelere, mesela ABD’ye bakmak gerek. Elbette, ülkelere tek başına bakmak yeterli değil. Çokuluslu şirketlere, dev endüstrilere de bakmak gerekiyor; zira bazı çokuluslu şirketler, dünya üzerindeki birçok ülkeden çok daha zenginler ve bu para, dünya siyasetinde etkili ülkeleri kullanarak önemli bir etkileşim yaratabilmelerini sağlıyor.

Medyaya itibar etmemek, güvenmemek gibi bir prensibim var. Bu kanaldan gelen bilgiler öylesine güvenilmez ki, “inanmak” sizi tamamen yanlış fikirler oluşturmaya sürükleyebilir.

Medya önemli ve ben asli fonksiyonu olan “bilgi vermek” den bahsediyor değilim. Ben artık medya yoluyla gelen bilgileri, düşünmek için bir uyarıcı sinyal olarak görüyorum. Gazeteyi bilimkurgu dergisi gibi okuyorum; fotograflar, haberler, bilgi kırıntıları sadece aklıma gelmeyen bazı konular hakkında düşünme sürecini başlatmaya yarıyor. Eğer bu bilgileri güvenilir kaynaklardan doğrulayabiliyorsam, düşünme sürecinin sonunca bir kanaat sahibi oluyorum ve sonucu “güvenilir bilgi” olarak aklımın bir köşesine yazıyorum.

Bu açıdan bakarsanız, medyanın bizler açısından en tehlikeli gelişmesi bilgilerin güvenilmez olması değil, çeşit ve sayının az olması!

Eğer güvenilmez bilgi kaynağına sahipseniz, gelen bilgilerin hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğunu bilemezsiniz. Bu durumda, doğal olarak, o kaynaktan gelen her bilgiye derin bir kuşkuyla yaklaşmanız gerekir.

Şöyle bir örnek vereyim; bütün gazeteler “İran-ABD savaşı çıktı” diye bir manşet atarsa, bu bile savaşın çıktığına inanmama yeterli olmaz. Zira, tüm bu gazeteler haberi ortak bir kaynaktan almış olabilir ve kaynak dezenformasyon yapıyor olabilir. Eğer bu bilginin doğru olup olmadığı benim için önemliyse -ki önemli olmayabilir; önemsiz bulduğum haberleri yokmuş gibi değerlendiriyorum- elimden geldiğince bilgi toplamaya çalışırım. Mesela, İran’da yaşayan bir tanıdığımı ararım. Özellikle deniz üsleri çevresinde yaşayan ABD’de oturan tanıdıklarım varsa, üs çevresinde bir hareketlilik olup olmadığını sorarım. (Bu bilgi sadece bir savaş hazırlığı hakkında şüpheyi artırır; oysa muhtemel savaş İran’la değil de, sözgelimi Suriye ile de olabilir).

Medyayı hiç takip etmemek de, oradan aldığınız bilgilere körü körüne inanmak kadar tehlikeli!

Yalan da olsa, yanlış da olsa, olabildiğince çok fikrin, haberin ortaya atılması faydalı bir şey bence.

Geçenlerde yazdığım Ali Saydam eleştirisiyle birlikte, Internet’in ve bireysel yayıncılığın önemini tekrar düşünmekte fayda var.

Maalesef, özellikle Türkiye’de, bireysel yayıncılar ve Internet, hala “konvansiyel medya” demeyi tercih ettiğim kesimden besleniyor.

Bu durumu, biryere kadar normal karşılamak gerek: haber sitelerinin bile muhabir kadrosu yok, şöhretli yazarları yok, maddi imkanları, reklam gelirleri yok.

Dolayısıyla, haber kaynağının yine “konvansiyonel medya” olması, bu durumun doğal bir sonucu.

Asıl tehlike, “konvansiyonel medyadan” gelen yorumların aynen özümsenmesi. Daha açık bir ifadeyle, kişisel yayıncılar çok nadiren olayları yorumlayabiliyor, kendi görüş ve fikirleriyle zenginleştirebiliyorlar.

Yine bu durumun bir sonucu olarak, özgün bir bakış açısı ile karşılaşmıyoruz. Kişisel yayıncılar, konvansiyonel medyayı köşeye sıkıştıracak parlak fikirleri, çarpıcı görüşleri, kışkırtıcı yorumları üretemiyor ve bir tür “papağanlık” yapıyorlar. Genel olarak, durum bu. Söylenmeye değer şeyler söyleyebilen bir avuç insan da, maalesef yeterince farkedilmiyor.

Konvansiyonel medya ile rekabet, bu noktada tıkanıp kalıyor ve Internet, özellikle basının bedava kopyasının edinilebildiği bir yer olarak kalıyor. Oysa kişisel yayıncılar, başarılı olabilmek için gerilla taktiklerini benimsemek, farklı şeyler söylemek, insanları şaşırtmak zorundalar.

Sorun özetle şu: Internet’te sesini duyurmak isteyen insanlar, medyayı takip etmekten vazgeçmeli! İki tarafında avantajları var ve konvansiyonel medya, bunları sonuna kadar kullanıyor. Oysa, kişisel yayıncılar, rakiplerinin -kendilerinde pek az olan- silahlarıyla mücadele etmeye çalışıyorlar. Bunun sonucu kesin başarısızlıktır. Başarılı Internet girişimlerine bakın; hepsinin kovansiyonel medyanın tıkanıp kaldığı alanlarda alternatif üretilmiş fikirlerden çıktığını göreceksiniz.

Kişisel yayıncılar birgün bu gücü kazanacaklar. Öncelikle, Internet ile büyüyen kuşağın entelektüel macerasını tamamlaması gerekecek. Blograzzi gibi, ama daha spesifik çok sayıda örnek, bu süreci hızlandırabilir. Kişisel yayıncılar kesinlikle daha fazla fiziksel etkileşim içinde olmalılar. En azından, dernekleşme gibi konular gündeme gelerek hızla tamamlanmalı.

DÜNYA TARİHİNDEKİ EN ÜNLÜ KİŞİ: ..BEN!

blog,toplum | Etiketler: — 6 Aralık 2007

Barış Ünver‘e pas atmışlar, o da topu sektirip bana yollamış.

Gavur “meme” diyor; bize her nasılsa “mim” diye geçmiş. Nasıl kelimeyse, 4000 sayfalık Oxford sözlüğünde bile bulamadım karşılığını.

Bu tip şeyleri devam ettirip yazmayı sevmiyorum; ama nezaket icabı bir cevap vermek gerek.

Dünyanın en meşhur insanı kimdir sorusuna herkes bir cevap vermiş elbette. Ben epeyce zorlandım mesela. Kimisi Adolf Hitler demiş. Aborjinlerin filan tanıdığını sanmam Hitler’i; hatta muhtemeldir ki, MTV ile büyüyen bazı Alman ve İsrailli kopiller bile tanımıyor olabilirler.

Kimi Hz.İsa demiş; dünyanın en çok satılan kitabı İncil’i referans göstererek. Gelgelelim; Hindu ve Budistlerin herhalde kayda değer kısmı bilmez Hz. İsa’yı.

Atatürk diyenler de olmuştur tabi; onu da ancak Avrupa’nın ve ABD’nin okumuşu bilir.

Ben biraz Andy Warhol’dan ilham alarak, en meşhur benim diyorum!

İstatistiklerime bakarsak, beni tanıyanların sayısı, seneler önce meclisin önünde donuyla nümayiş yapan ablamızdan muhtemelen çok daha az. Yani meşhur değilim.

Hiç sorun değil. Çünkü birini “meşhur” diye “mimlemenin” psikolojisini az çok anlayabiliyorum. Hemen hemen herkes kendini önemli hissedebilmek için birine benzetmeye çalışıyor. Eğer önemli biriyle ortak özellikleriniz varsa, “ben de önemliyim” diye kandırabilirsiniz kendinizi. Gelgelelim, “önem” konusu hayli tartışmalı olduğundan, “meşhur” birini seçmek daha garantili bir yoldur.

Gerçek şu ki, hepimiz az ya da çok dünyanın merkezi olduğumuzu sanırız, ya da isteriz. Her insan, dünyaya ister istemez kendi yorumuyla bakar, dolayısıyla kendi beyninizdeki dünya algısı içindeki en önemli insan da, doğaldır ki bizzat kendinizsiniz.

O yüzden, en meşhur adam benim. Eminim çoğunuz bunu okurken rahatsız olmuştur; çünkü dünyanın en meşhur insanına, size(!) bir meydan okuma içerdiği hissine kapılmışsınızdır.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

« İlk...23456789101112...Son »