THE SECRET'A RAKİBİM: EMME TEORİSİ, "YÜCE GERÇEK"

bilim,toplum | Etiketler:, , — 28 Kasım 2007

Aslında ne yapmaya çalıştığımı anlamanız için, The Secret hakkında yazdığım yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

Düşünün ki, sadece erkeklere hitap eden “bilimsel” bir kitap yazacaksınız; kitabın konusu da “güzel kadınları 10 dakikada yatağa atıp üstüne paralarını yemek” olsun. Çok riskli bir konudur; zira erkeklerden daha fazla okuyan kadınları direk pas geçmiştir! Asıl parayı verecek kitleyi görmezden gelmiştir, ama olsun.

Kitabın satması için yapmamız gereken bazı basit şeyler var: bir teori ortaya atacağız. Teori, görünürde kolay tatbik edilebilir olmalı; ama işe yaramadığı deneysel olarak ispat edilememeli. (Sosyal konularda; yoksa The Secret’in kullandığı kütle çekim kolayca ispatlanır). Mesela, benim teorim, osmosis. Türkçesi ozmos sanırım; Serkan okuyorsa düzeltir nasıl olsa;)

Osmosis’i açıklamıyorum; ilkokulda öğretiyorlar.

Teorim şudur:

Günlük yaşamda sık sık karşılaştığımız, sıradan gibi görünen, ama derin anlamları olan bazı deyimler vardır: “sululuk yapma” mesela. Hiç düşündünüz mü? Ne demek sululuk? Neden biri size “sululuk yapma” der?

Ya da, kadınların sarhoş erkeklerden neden hoşlanmadığını hiç düşündünüz mü? Sorun, erkeklerin içince daha rahat davranması mı? Oysa biraz alkol, daha yaratıcı ve akıcı konuşmamızı, daha nazik ve duygulu davranmamızı sağlamaz mı? O zaman neden kadınlar sarhoş erkeklerden hoşlanmazlar?

Sıkı durun; sorun sarhoş olmanız değil. Sorun, sadece “içmeniz”!

Yıllardır, birsürü güzel kadınla takılan sayısız erkeği inceledim. Çoğundan daha eğitimli, daha yakışıklı, daha hassas, daha gençtim. O zaman, kadınlar neden beni değil de, onları tercih ediyordu?

Etrafıma baktığımda, çoğu erkeğin benim durumumda olduğunu gördüm. Birçok harika erkek, yanlız ve mutsuzdu. Çirkin, kaba ve aptal erkekler, en güzel kadınlarla birlikteydiler.

Tarihe baktım. Onlar gerçeği biliyordu: Casanova, Woody Allen, Okan Bayülgen. Hepsi çirkin erkeklerdi. Ama onlar “yüce bilgiye” vakıftı. Hepsi güzel kadınlarla, sayısız güzel kadınla birlikte olmuştu.

Bunun üzerine “yüce bilgiye vakıf” erkekleri aradım Internette.

Bu bilgiyi, tüm dünya erkekleri ile paylaşmak istedim.

Yüce bilgi, çok basittir. İspatı kolaydır. Her yerdedir. Elinizdeki kağıt mendili, içtiğiniz kahveye batırın. Mendilin kahveyi hızla çekip, mendil boyunca ilerlediğini göreceksiniz. Bu kadar basittir ve her yerdedir. İsteseniz de, istemeseniz de, bu kanun sürekli işler.

Herkes aslında bunun farkındadır, ama ne olduğunu bir türlü çıkaramaz. Kız arkadaşınız bilir, size “sululuk yapma” der.

İnsan vucudunun %70′inden fazlası sudur. Beyninizin de öyle. Suyun yoğun toplandığı yerlerden biri de genital organlardır. Kadın göğüslerinden, özellikle dolgun ve yuvarlak olanlardan neden hoşlandığınızı düşündünüz mü? Çünkü size süt dolu, bol sıvılı şeyler çağrıştırır! Gerçek şu ki, sıvı bizi çeker.

Eğer bir kadın, sizin yerine arkadaşınızı, hatta çirkin ve başarısız arkadaşınızı istiyorsa, bunun nedeni siz değilsiniz. Tek neden, arkadaşınızın daha az su içmesidir!

Arkadaşınızı mendil, kadını kahve yerine koyun verdiğim örnekte. Arkadaşınızın düşük sıvı konsantreli ve tuz dolu vucudu, kadının sıvılarını, sıvı dolu beynini bir mıknatıs gibi çekmektedir!

Bir kadınla oturduğunuzda, içtiğiniz içkiyle birlikte, hoşlandığınız kadının sizden soğuması tamamen bununla alakalıdır! Çünkü, vucudunuzu suyla doldurarak, bedeninizin kadının beyin ve vucudundaki suyu emmesini engelliyorsunuz!

İşte herşey bu kadar basittir.

Tatmin olmadınız mı? Olabilir; sadece 15 dakikadır yazıyorum. Özellikle de absürd bir örnek seçtim; azıcık eğlenceli olsun diye! Bir senede 15 teori uydurup 10 tane kitap yazabilirim. Elbet bir tanesi de tutar! Tabi, azıcık medya pompası şart!

Şimdi bunun filmini hayal edin. Kahveye batırıyorum selpağı, biraz hareketli görüntü filan; su molekülleri selüloz içinde ilerliyor, arka plana hareketli bir müzik filan döşerim. Gazı düşünmeyin!

Üç beş tane sıkı hatun, sonra iki zibidi çıkıp konuşur. Altına prof mrof yazarım.

Sokakta 25 tane hatun çevirip “sulu erkeklerden hoşlanır mısınız?” derim; en az 24′ü hayır diyecektir zaten! Sonra “bakın gördünüz mü, sulu erkek sevmiyorlar, demekki su içmemek lazım!” gibi “bilimsel” bir açıklama yaparım. Palavramı, bilimsel “osmosis” gerçeğine cart diye dayandırıveririm.

15 dakikada bu kadar oluyor; bu işten ekmek yemeyi kafayı koysam ne hokkabazlıklar düşünür ve yaparım düşünmeyin!

{democracy:2}

“UZAKDOĞU FELSEFESİ” DEDİĞİNİZ ŞEY, SAFSATA DEĞİLDİR

bilim,tarih,toplum | Etiketler:, ,

shaolin resmi “Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir yazısı bilim  kategorisindeYıllardır sinirlerimi bozan ama sürekli hakkında konuşmayı ve yazmayı unuttuğum, çok önem verdiğim bir konuya değinmeyi istiyorum.

Modern Batı, yetiştirdiği yarı-cahil kitleleri, “Doğu mistisizmi” ile uyutuyor. İstedikleri kadar uyutsunlar ama, kimse kalkıp Doğu’nun bilgisinin kaynağının “mistisizm” olduğunu filan iddia etmesin!

Yarı cahil insanların tipik davranışıdır; farklı bir kültür gördüler mi, herşey çok “gizemli” gelir.

Birkaç örnek vermek istiyorum.

Zamanında, “Japon felsefesi ile doğru yolu bul, osurur gibi para kazan” tarzı bir kitap almıştım. Manipülasyon sanatını öğrenmek adına, arasıra bu tip kitapları alırım. Burada yapmanız gereken, kendinizi “hedef kitle” yerine değil, “yazar” yerine koymak! Böylece, para kazanmakla ilgili gerçekten işe yarar bir-iki şey öğrenmeniz mümkündür! Aksi taktirde, koyun gibi okur ve verdiğiniz para, harcadığınız zamanla kalırsınız!

Yazar, pek sevdiğim bir konu olan Katana’ya girmiş, yapımını anlatmış. Ama öyle bir anlatımı var ki, sanırsınız yüzyılların tecrübe ve bilgisini son derece ağır bir eğitim sonu kazanmış katana ustası, esasen meditasyon ve ibadetten başka bir şey bilmeyen dangalağın tekidir!

Sürekli bir mistisizm, meditasyon ve inanç övgüsü.

Halbuki gerçek çok farklı. Meditasyon, bilimden uzak mistik bir saçmalık filan da değil. Hatta, Japon kılıç ustasının ibadet etmesi, ritüelleri bile sadece yaptığı işi “güçlendiriyor”. Elbette, “ruhumu bu kılıca veriyorum” dediğinde, içinden kılıca bir ruh filan gitmediği bilmeyecek kadar salak değil! Doğu kültüründe imgeler çok önemli bir role sahip.

Japon kılıçları, daha doğrusu Samuraylar için üretilen yüksek kaliteli japon kılıçları, zaman içinde, deneysel metodlarla o kadar “doğru” bir metalurji bilgisi ve teknikle üretiliyorlar ki, bugün Victorinox 5-10 sene AR-GE yapsa, milyonlarca dolar harcasa, yine aynı metali ve teknikleri kullanacaktır. Bunu ben değil, bilim adamları söylüyor.

Japon kılıç ustaları da aptal değiller. Gözlemle,deneyle en doğru yöntemi ve metali bulmuşlar. Üstelik, bunu öğrenmek için inanılmaz bir eğitimden geçiyorlar. Yani olayın hiçbir mistik tarafı yok! Her önemli iş yapan, bundan da gurur duyan insan gibi, onlar da işlerine bir parça ritüel katıyorlar. Ritüel çok boş bir şey değil; biraz düşünürseniz, yapılan işe disiplin ve saygı getirdiğini tahmin edebilirsiniz.

Keza, akupunktur gibi “doğu bilimleri” de, sanat, mistik saçmalık filan değil, bilimdir. Bilim olması için illaki üniversite oturmuş profesörler tarafından ortaya atılması070511171601 p8obaph90 un moine du temple de shaolin le 17 octobre 2004 b resmi “Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir yazısı bilim  kategorisinde gerekmiyor. Yüzlerce yıl süren deneyler sonucu ortaya çıkmış, “süzme”, tecrübi bilgi bunlar.

En azından tarihe bakan biri, Çin’den, Hindistan’dan, Japonya’dan çıkan, “öğreti” denilerek değeri küçümsenip mistikleştirilen birçok zanaatin, çok kuvvetli bir bilimsel arka planı olduğunu anlayabilir. Nitekim, saydığım medeniyetler, zamanın askeri ve bilimsel süper güçleridir.

Üstelik, bu ritüeller batı toplumlarında da vardır. Aklı yere göğe koyamayan masonlarda da vardır, üniversite mezuniyet törenlerinde de vardır.

Doğu medeniyetlerinin bilimsel temelini inkar edip, “huşu içinde birtakım bilgilerin kendilerine malum olduğunu” sanmak, düpedüz gerizekalılıktır, cahilliktir!

Gelgelelim, birçok doğu “öğretisi”, onu meydana getiren bilimsel arka plandan “ayıklanarak”, saf mistik bir şeymiş gibi sunulmakta; çünkü maalesef insanların bilim, emek ve çalışma gibi şeylere saygısı yok. Feng Shui mesela. İncelemedim ama, içinde önemli bilimsel tesbitler olduğuna inanıyorum. Mesela, binanın baktığı cephe, onun içindeyken mutlu olup olmayacağınızı belirleyebilir ve bu gayet de bilimsel bir gerçektir! Sözgelimi, ev hiç güneş almıyorsa, doğal olarak içinde kendinizi depresif hissedersiniz. Keza, kapıdan çıkarken yılın önemli bir kısmında fırtına ile karşılaşıyorsanız, evin yeri sürekli alçak-yüksek basınç alanlarının değiştiği bir yerde ise, yine depresif hissedeceksiniz. Üstelik, Feng Shui’nin ne yapmaya çalıştığını anlayan bir “modern bilim adamı”, hatta teknisyen, bu etkileri sayısal olarak ölçecek cihazlarla, o evin sizi mutlu edip edemeyeceğini söyleyebilir! (Mutlu edeceğini söyleyemez tabi(!), ama bahsettiğim etkilerden dolayı, bunun pek de makbul bir ev olmadığını ya da tersini ispatlayabilir).

Ha, bu gerçeklere vakıf olmuş, vucudu “sensör gibi çalışan” -örneğin rutubet oranını tahmin etmek konusunda bile duyularını geliştirebilir insan- bir Feng Shui uzmanının görüşlerini ciddiye alırım. Ama Çin yerel giysileri içinde, yamuk ağızla “burada negatif enerji alıyorum” diye saçmalayan bir gerizekalıyı da döverim!

“Uzakdoğu felsefesi” kelimelerini de kullanmamaya azami dikkat gösterelim! Zira, kılıç yapımından ahşap işçiliğine, Taocu seksten Mao’nun faşist fikirlerine kadar herşeyin “uzakdoğu felsefesi” kelimeleri ile ifade edilmeye çalışılmasına fena halde sinir oluyorum!

YENİ DALGA YOBAZLIĞA SAVAŞ AÇTIM

“The Secret” olayı çok kafamı bozdu.

Saçmalık olmasını filan zaten geçtim. O kadar çok saçmasapan şey var ki…

Benim kafamı bozan, bilimi kullanarak, daha doğrusu bilimi kullandığını ileri sürerek, abuk sabuk fikirlerle insanların aptal yerine konması. Bu aynı zamanda çok büyük bir tehlike. Yarın, aynı tarzda bir kitap yazıp, belli bir ırkı tamamen ortadan kaldırmanın bilimsel olarak bizi ve insanlığı mutlu edeceğini, tarihteki en önemli insanların bunu başarmak için çaba harcadıklarını söylesem, birsürü inanan çıkar. Aslında, bunu Adolf Hitler’de, Mein Kampf (Kavgam) ile yaptı. Bugün hala Töton ırkının üstünlüğünün bilimsel olarak ispatlandığına inanan gerizekalılar var. Üstelik, bu kitap Türkiye’de yakın dönemde bestseller oldu. Mein Kampf’ı elbette okudum, hem de iki kere. Okunması da gerekir. Örneğin, anarko-kapitalizmi bile savunan birinin, karşıt tez olan Das Kapital’i okuması gerektiği gibi. Gelgelelim, özellikle de “Türk ırkı üstün ırktır” diyen kafatasçıların, Hitler’e sempati beslemesi, büyük bir tarihsel şaşkınlık gösterisinden başka bir şey değildir. Zira, onların en anladığı dille, Hitler’in katlettiği Yahudilerin hemen hepsi Türktü! İnsani tarafını filan geçtim; sadece tarih konusundaki cehaletlerini yüzlerine vuruyorum.

Günümüzde “yeni dalga” yobazlık tehdidinin dini kaynaklı değil, tam aksine “aydınlanmanın” kaynağı olarak gördüğümüz bazı yozlaşmış bilim camiasından gelmesi en büyük problem. Buradaki en büyük sorun şu: yoz bir bilim adamı -ki o artık bilim adamı değildir!- saçmasapan bir görüş ortaya attığında, eğer ortaya attığı görüş, dine aykırı değilse, hem bilimi reddeden kitle tarafından, hem de bilimle ilgilenmediği halde “bilime inanan” kitle tarafından kabul görmektedir!

Burada “bilime inanan” kelimelerini bilinçli olarak kullandım. “Bilime inanmak”, dogmaların en tehlikelisini ve aynı zamanda en kolay teslim olunanını ifade eden bir sorun.

Bilimsel gerçekler idrak edilir,ispatlanır; “inanılmaz”. Elbette, bilimi hayatı algılamasının merkezine yerleştiren her insanın sayısız bilim dalında bilgi sahibi ya da uzman olmasını bekleyemeyiz. Örneğin gittiğiniz tıp doktorunun doğru teşhis ve tedavi uyguladığını bilemezsiniz; zaten “diploma” gibi belgeler bu yüzden varlar!

Bilimi “tehlikeli olarak” kullanan kesimlerden biri de ilüzyonistler. Bir ilüzyonist, diplomalı bir bilim adamı olmasa da, mesleği gereği belli bir alanda pratik olarak inkar edilemez bir ustalık kazanmış -örneğin optik,mekanik- kişidir. Pozitif bilimleri kullanarak, sizi “metafizik” güçleri olduğuna inandırır! Elbette bu işin “şov” kısmı; akıl hastası olmayan hiçbir ilüzyonist, sizinle konuşurken o numaraları “mucizeler yaratabilme, allahın sevgili kulu olma” gibi nedenler sayesinde becerebildiğini söylemeyecektir.

“Yeni nesil ilüzyonistler” ise, gözünüzü değil, beyninizi aldatmaya çalışıyorlar.

“Sanatlarını icra ederken” de son derece rahatlar. Çünkü, medya da arkalarında-tatlı reklam ve gelir pastasını paylaşmak amacıyla. Arkalarında olmasalar bile, medyadaki pozitif bilim bilgi düzeyi öylesine acınacak seviyede ki, çoğu “tersliği” farkedecek durumda değiller. Özellikle gazetelerin bilim haberlerine bir bakın. İnanılmaz hatalarla dolular.

Üstelik, “metafizik neşriyat” insanların çok ilgisini çekiyor. Bunun psikolojik nedenleri gayet açıktır; onun için girmeye bile ihtiyaç duymuyorum. Bugün Discovery Channel bile, ilgi çekmek adına “hayaletler”, “büyücüler”, “medyumlar” ile ilgili programlar yapıyor ve “gizemcilik” ateşini harlıyor. Zamanında ciddiye aldığım bir belgesel kanalının, maddi açgözlülük adına böyle yollara sapmış olması, tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Bu durumun en büyük sorumlusu, üzülerek söylüyorum, yine bilim camiasıdır!

Bilim camiası, maalesef çok çabuk demoralize oldu ve “bilim halkın ilgisini çekmiyor” diyerek arka plana çekildi; meydanı soytarı ve üçkağıtçılara bıraktı.

Evet; cidden bilim ilgi çekmiyor. Ama burada tek suçlu camia dışındaki insanlar değildir. Bunun ispatı, aslında Nikola Tesla gibi bilim adamlarının hayatlarının içinde. Tesla, öylesine popüler olmuş ki, bugünkü pop-starların popülaritesine ulaşmış. “Bilimsel gösterilerini” izlemek, onunla tanışmak, hatta “yatağa girmek”(!) için, insanlar kuyruklar oluştururmuş.

Bugün üniversitelerin çoğunda, öğrenciler birçok profesörün dersine girmekten nefret ediyor. Gönüllü olarak öğrenmeye gittikleri halde. Bir de, Richard Feynman gibi adamlar var ki (vardı), öğrenciler okulun kapısında kuyruk olurmuş.

Bilim camiası, genel bir “kibir” ve “küçük görme” sorunu olduğunu kabul etmeli ve “insan içine çıkmalı”. Zira, bugün dogmalarını yaymak için “bilimin adını”, hatta kimisi meşru yollardan sağlanmış akademik ünvanlarını kullanan üçkağıtçılar, yarın gerçek bilim adamlarını “devirerek”, yerlerine geçecek ve bilim camiasını ortaçağ engizisyon mahkemesi gibi bir kurum haline getireceklerdir. İlk kurbanlar da, gerçek bilim adamları olacaktır.

Bazı üniversitelerin, çeşitli bağnaz kesimlerden gelen maddi kaynaklar dolayısıyla “ısmarlama” “teori” ürettikleri gerçektir. Bunlardan bir kısmı iyi niyetlidir; bu kaynaklarla “gerçek bilimsel araştırmaları” finanse etmek istemektedirler; ama en nihayetinde kaçınılmaz olarak özgürlüklerini kaybedecekleri kesindir.

Rönesans’da nasıl sanatçılar ve bilim adamları halka liderlik ettiyse, bugün de aynı şeyin olması gerekiyor. Kendine “entellektüel” sıfatını yakıştıran insanların, bunun ahlaki gereklerini yerini getirmeleri gerek. Bütün insanlığın silkinip aklın ve sağduyunun yoluna girmesini bekleyemeyiz ama zaten tarihte de asla böyle olmamıştır.

{democracy:2}

THE SECRET'IN SIRRINI İFŞA EDİYORUM: GİRİŞ

toplum | Etiketler:, , — 27 Kasım 2007

secret resmi The Secretın sırrını ifşa ediyorum: Giriş yazısı toplum  kategorisindeYaşı 45′in üzerinde, kırışık yüzlü ama sütun bacaklı, koca memeli abla (Rhonda Byrne) çekçekle sülün gibi salına salına yürüyor. Hayatı nasıl boka sarmış anlatıyor, babası ölmüş, çok çalışmış yorulmuş, ilişkileri yalan olmuş filan. Eh, ne de olsa Batılı abla (Rhonda Byrne), mahalle baskısı yüzünden başımı örtmek zorunda kaldım, bilmemne üniversitesinde muhbir olduğum için camdan atıldım, vatandaşların ve polisin gözü önünde eski kocam tarafından 37 kere bıçaklandım diyecek değil ya!

Sonra kara bir kitap buluyor (siyah mühim renk; blogun temasını siyah yapsam Nobel alır mıyım?). “Ana bu sana yardım eder” yazılı kapağında. Kimdir bunu yazan? Küçük Emrah? Açıyor kitabı. Aman Allah. Bir anda Romalı askerler görüyoruz. Havari kılıklı bir zibidi, yeşil yaşın üstüne bir parşomen koyup kopyasını çıkarıyor. Sonra taşı çöle gömüyor. abla (Rhonda Byrne) kitabı büyüteçle, masa lambası ile mercek altına alıyor telaş içince. Hayırdır ya, CIA’mi peşinde abla (Rhonda Byrne),nedir telaş? “Maden buldum, hemen birşeyler karalayıp cümle gerzeği söğüşleyeyim” telaşı mı? Havari kılıklı oğlan taşı çöle gömüyor, Sina Çölü müdür, bazı budala kabalistlere mesaj ve gaz mı verilmektedir? Sonra zaman geçiyor, kıyafetinden Templier Şovalyesi olduğu anlaşılan zat, bir parşomen buluyor, veriyor bunu papalığın adamına, doğru Vatikan’a. Ne yazıyor parşomende? Kızıldeniz parşomenleri midir yoksa? Hani, Hz.İsa’nın “benim ölümümden sonra hemen teşkilat kurup, insanlara birbirine kırdırmak, üzerinden de avanta toplamak için papalık filan gibi zibidiliklere girmeyin ha!” dediği, insanlıktan yıllarca saklanan şu meşhur belgeler canım.

Sonra plan yine değişiyor, puro tüttürmelerinden kalantor ve fena adamlar olduğunu anladığımız bir grup fena adam görünüyor ekranda. Hayrola birader, Kurtlar Vadisi mi çekiyoruz? abla (Rhonda Byrne) bu arada gizemli ses tonuyla “Bu deyyuzlar yüzyıllarca sırrı sakladılar, aslında çok basitmiş” filan tarzı şeyler üfürüyor. Cehaleti azıcık tahsille alınmış, lakin eşekliği ilelebed baki kalacaklar için ekrana Da Vinci görüntüleri filan fırlatılmış; bilim var, gizem var, aksiyon var, daha ne istiyorsunuz kardeşim, izleyin ve feyz alın. Ama önce filmine gidin, sonra kitabını alın ha.

abla (Rhonda Byrne) şaşırmış ha, Plato,Sheakespeare, Victor Hugo (sadece Hugo yazıyor da, anlamayanlar için yazdım), Isaac Newton, falan filan. Uydurmuş ya, gerisini yazmaya gerek yok.

Sonra abla (Rhonda Byrne) Internet’e girip “sırra mazhar olanları” aramaya başlıyor. Parmaklarında at nalı kadar pırlanta yüzükler olduğundan, sırra vakıf olmanın kendisine ne büyük şeyler kazandırdığını daha “ossaat” anlıyoruz.

Bob Proctor, filozof(?). Adamla ilgili, “10 dakikada dünyanın parasını cukkala” tarzı uyduruk kitapları ve dakikası binlerce dolarlık “konferansları” tanıtan sitelerden başka hiçbir kaynağa ulaşamadım. Eğitimi nedir? Neler yapmış? Bu adama kim “filozof” der? Hatta felsefe tahsilini bırakın, ilkokulu filan bitirmiş midir? Yok. Hiçbirşey bulamadım.

Sonra, “kendi sitesine” girdim. Meğerse liseden terkmiş bizim filozof!

Bundan böyle, ben de kendimi “filozof” ilan ediyorum. “Metakarmik döngüsellik” teorimi insanlıkla paylaşıp, herkesin çok zengin olmasını, acaip güzel görünmesini sağlayacağım. Bu yolda hidayete ermeniz için tek yapmanız gereken, 100 YTL’lik “Yalın Gerçek” kitap ve DVD setimi almak. Za zu edeni de bozarım; en azından iyi kötü üniversite bitirmişliğim var; gavurun ilkokul mezunu filozof oluyor da, benim neyim eksik?

“Filozof” Bob’dan sonra Joe Vitale namlı eleman çıkıyor. Joe Vitale, “Doktor”. Yok; hekim anlamında doktor değil; Ph D yapmış gibi. Sonra bakıyorum; Joe Vitale, Kent Üniversitesi’ne girip çakmış ve atılmış. “Nasıl doktor bu?” demeyin. Onun da dümenini buldum. “Msc D” diye bir dümen. “Bu ne ola ki?” dedim. Şu adreste (http://www.metaphysics.com/prospectus/degree-programs-metaphysics-.htm) “Metafizik Üniversitesini” buldum. Tabi o da dümen; adı üniversite sadece. Daha da komik (aslında iğrenç) olan gerçek, şu cümlede yatıyor: *The title “Doctor of Metaphysical Science,” and the degree letters “Msc.D.” and “Doctor of Metaphysical Counseling,” and the degree letters “Mc.D” are copyrighted and may not be used by any other school or organization.

Tercümesi, mealen: Metafizik bilim doktoru ve Msc D harfleri tescillidir ve başka bir okul ya da örgüt tarafından kullanılamaz!

Yüzsüzlüğün böylesi diyerek yoluma devam ettim. İkide iki. Filmin daha 3. dakikasında değiliz ve ekranda görünen 3 insandan biri ilkokul mezunu filozof, öbürü daha önlisanstan çakmış doktor!

Geri kalanlar kimmi? Bir “finans uzmanı”, bir “vizyoner” (din adamı gibi görünüyor, muhtemelen onun da bir teoloji diploması filan yoktur), bir “Feng Shui uzmanı”, bir “yazar” (yine bu tarz kitaplar). Kalanını yazmaktan sıkıldım; bozacının şahidi şıracı, güzel bir kadro devşirmişler.

Kıytırık bir üniversite bitirmeyi becerememiş bu adamlar, Kuantum fiziğinden bahsediyorlar. Kütle çekim olayına filan da girmişler. Bol bol fizik var; ilginç olan, Newton fiziği ve Kuantum fiziğinin “metafizikle” harmanlanması. Beş benzemez bir el; nasıl olsa bizim kitle fizikten hiç çakmaz ön koşuluyla ortaya çıkmışlar.

Bu örneği, dindar biri olmadığımı da söyleyerek hep veririm: kutsal kitapları okuyun, harika metaforlar vardır. Bunlardan en hoşuma gideni, yalancı peygamberlerin çoğalmasının kıyamet alameti olduğu görüşü. Kıyameti illaki dünyanın çatırdaması, lavlarla kaplanması, sur borusunun ötmesi gibi algılamayın. Kıyamet zaten adım adım geliyor. Açlık, küresel ısınma, savaşlar, yobazlık.

The Secret (Sır) denen fasa fiso kitap, Dale Carneige gibi aslında yararlı bazı öğütler veren “kendini geliştir” tarzı kitaplardan biri değildir. Bundan öncekilere hiç benzememektedir. The Secret denen kitap, insanlara farklı bir yobazlık, hadi kelime uydurayım, “post modern yobazlık”, diyebileceğim bir virüsü insanlara aşılamaktadır.

Kitabın tehlikesi, yazılanları ciddiye alıp sonra başarısız olmanız değildir. The Secret son derece tehlikeli bir kitaptır; çünkü insanların bilimsel bilgi yetersizliğini sömürerek, ortaya attıkları ipsiz sapsız iddiaların aslında bilimsel olduğunu ileri sürmesinden ileri gelmektedir.

Ticari başarısıyla birlikte, son derece tehlikeli bir yol açmıştır The Secret. İnsanların, ne kadar saf olduğunu ispatlamış, bilimsel ve mantıksal yetersizliğini ortaya koymuştur. Bunun tehlikesi şudur: artık yeni yaratılan dogmalar, bilime dayandırıldığı iddia edilerek, insanların o alandaki duygusal zayıflığının da etkisiyle, “gerçekmiş” gibi geniş kitlelere empoze edilebilir.

Sırf bu bahsettiğim teorinin ne kadar kolay işleyeceğini göstermek için, bir teori de ben ortaya atıp onu “bilimsel(!)” kanıtlarla destekleyeceğim.

{democracy:2}

ÖĞRETMENLER GÜNÜ, EĞİTİM SİSTEMİ

Öğretmenler günü biteli çok oldu ama benim aklıma şimdi geldi.

Kaçının adını hatırlayabildiğimi düşündüm; sadece 2. İkisinden de bu blogda bahsettim; diğerlerini hatırlamak bile istemiyorum. Hayır; bu fazla oldu aslında. Çoğunu hatırlamak istemiyorum, kalanları hatırlamasam da olur.

Hatırlamak istemediklerim arasında, bir de matematik “hocası” var. “Hoca” diyorum; zira kuran kursuna gitsem, mutlaka daha iyi birkaç “hoca” bulurdum. Adını gerçekten hatırlamıyorum. Şimdi görsem, söyleyecek çok şeyim olurdu. Hoş bir anlamı yok; ağır derecede ruh hastası birinin benim söyleyeceklerimle bir nebze olsun değişebileceğini sanmam. Umarım bir şekilde işini bırakmıştır.

Çoğuna kızgın değilim; artık onları “kader kurbanı” gibi görüyorum.

Medeniyetimiz, özellikle de Türkiye öylesine geri ve hala da geriye gidiyor ki, onların artık bir değeri yok.

Türkiye’de eğitim baştan sona fiyasko. Rezalet. İğrençlik. Öyle bir sistem düşünün ki, laf olsun diye çocukların 8 senesini çalıyor. Karşılığında ne veriyor? Dünyanın lise yerine bile koymadığı uyduruk üniversitelerine sokmak için, onları “dershane esnafının” kucağına atıyor.

Bir yanda, İsviçre’deki en pahalı okulları kalite değil ama fiyat bakımından yaya bırakan özel okullar, diğer yanda doğru dürüst damı bile olmayan, sobayla ısınan köy okulları. Çocukları okuyup “adam olacak” diye, sürekli para harcayan, hatta verdikleri paranın karşılığını alamadıklarını bildikleri halde o paraları vicdan azabı çekmemek adına mecburen ödeyen aileler. Çünkü sistem tamamen vicdan azabı, duygu sömürüsü üzerine kurulu.

Benim “tevhid-i tedrisat” tan anladığım bu değil. Bir tarafta “hiper-ayrıcalıklı”,””süper ayrıcalıklı”, “düz-ayrıcalıklı” okullar; diğer tarafta “oku-ve-sürün” tarzı, adet yerini bulsun diye açılmış okullar.

Bilmemnerenin dağ köyünde lise bitirdiysen ne yabancı dil bilirsin, ne orada aldığın eğitimle üniversiteye kapağı atman mümkündür. Ama “sosyal devlet” var, tevhid-i tedrisat var değil mi?

Dersanelerin artık “eğitim sistemsizliğinin” doğal bir parçası olduğunu herkes kabul etmiş nedense.

Bence okulları kapatın. Çok ciddiyim. Bu çocukların boşu boşuna harcadıkları zamana yazık. Üniversiteye girmek isteyen direk dersane esnafına teslim edilsin. İstemeyen de biryere çırak verilsin, ne bileyim, tornacılık filan öğrensin. Hiç olmazsa işini adam gibi yapan, meslek sahibi nesiller yetişir. Haybeden senelerce okuyup işsiz ve aç sürünmeye mahkum edilmez gençler. Biz de eşek gibi, işe yaramayan okul binaları, kullanılmayan bilgisayarlar için vergi ödemekten kurtuluruz. Çok lazım gelirse, devlet dershaneleri sübvanse eder. Madem “eğitim sistemsizliği” zaten dershane esnafına teslim edilmiş, varsın bir de sübvansiyon alsınlar. Battı balık yan gider…Çocuklarda okulla dershane arasında perişan olmaz, sadece dershaneye giderler. Herkes memnun olur.

Öğretmenler de az maaş alıyoruz diye ağlamasınlar. Evet; para azdır ama yapılan işin karşılığı da ancak bu kadardır.

Öyle derli toplu, bilgisayarlı filan okulları da görüp gaza gelmeyin boşuna. Adam gibi müfredat olsa, öğretmen gibi öğretmen olsa, bir sandalye de yeter. Fazlasına gerek yok. En büyük Yunan filozoflarının çoğu, derslerini taş üstünde oturarak verdiler. Hoş öğretmen de ne öğretsin. Müfredat ne, okul kitabı ne, kendi öğrendiği ne.

Bu sistemde bundan böyle değişmez. Böyle gelmiş böyle gider.

Neden mi?

Çünkü en aklı başında adam bile, bunu yadırgamıyor. Çocuğunun sabah 8′de okula gidip, akşam 4′de okuldan çıktıktan sonra dershaneye gitmesini, ordan da 8′de çıkmasını iplemiyor.

“Rekabet” varmış…

Neyin rekabeti? Aslında rekabet eden dershaneler, arada ezilen el kadar çocuklar.

Paranız varsa yollayın çocuğunuzu dışarı, buralarda okumasın. Yoksa da, kendiniz eğitin. Hiç olmazsa uyuşturucuya, çetelere filan bulaşmaz.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

« İlk...4567891011121314...Son »