INTERNET'İ LANETLEMEK

blog,toplum,tv,web | Etiketler: — 10 Aralık 2007

Her zaman söylediğim bir şey var: Türkiye’yi anlamak ya da hakkında konuşabilmek için, dünyaya bakmak gerek. Bunun da basit bir nedeni var: Ekonomi ve siyaset artık ülkelerin iç meselesi değil. Bu, ABD gibi devler için bile bir gerçek.

Kısacası, ülke olarak dünyayı -az da olsa- etkiliyoruz. Dünya da bizi etkiliyor-çokça.

Bir sonraki adımın ne olduğunu anlamak için çok daha güçlü ülkelere, mesela ABD’ye bakmak gerek. Elbette, ülkelere tek başına bakmak yeterli değil. Çokuluslu şirketlere, dev endüstrilere de bakmak gerekiyor; zira bazı çokuluslu şirketler, dünya üzerindeki birçok ülkeden çok daha zenginler ve bu para, dünya siyasetinde etkili ülkeleri kullanarak önemli bir etkileşim yaratabilmelerini sağlıyor.

Medyaya itibar etmemek, güvenmemek gibi bir prensibim var. Bu kanaldan gelen bilgiler öylesine güvenilmez ki, “inanmak” sizi tamamen yanlış fikirler oluşturmaya sürükleyebilir.

Medya önemli ve ben asli fonksiyonu olan “bilgi vermek” den bahsediyor değilim. Ben artık medya yoluyla gelen bilgileri, düşünmek için bir uyarıcı sinyal olarak görüyorum. Gazeteyi bilimkurgu dergisi gibi okuyorum; fotograflar, haberler, bilgi kırıntıları sadece aklıma gelmeyen bazı konular hakkında düşünme sürecini başlatmaya yarıyor. Eğer bu bilgileri güvenilir kaynaklardan doğrulayabiliyorsam, düşünme sürecinin sonunca bir kanaat sahibi oluyorum ve sonucu “güvenilir bilgi” olarak aklımın bir köşesine yazıyorum.

Bu açıdan bakarsanız, medyanın bizler açısından en tehlikeli gelişmesi bilgilerin güvenilmez olması değil, çeşit ve sayının az olması!

Eğer güvenilmez bilgi kaynağına sahipseniz, gelen bilgilerin hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğunu bilemezsiniz. Bu durumda, doğal olarak, o kaynaktan gelen her bilgiye derin bir kuşkuyla yaklaşmanız gerekir.

Şöyle bir örnek vereyim; bütün gazeteler “İran-ABD savaşı çıktı” diye bir manşet atarsa, bu bile savaşın çıktığına inanmama yeterli olmaz. Zira, tüm bu gazeteler haberi ortak bir kaynaktan almış olabilir ve kaynak dezenformasyon yapıyor olabilir. Eğer bu bilginin doğru olup olmadığı benim için önemliyse -ki önemli olmayabilir; önemsiz bulduğum haberleri yokmuş gibi değerlendiriyorum- elimden geldiğince bilgi toplamaya çalışırım. Mesela, İran’da yaşayan bir tanıdığımı ararım. Özellikle deniz üsleri çevresinde yaşayan ABD’de oturan tanıdıklarım varsa, üs çevresinde bir hareketlilik olup olmadığını sorarım. (Bu bilgi sadece bir savaş hazırlığı hakkında şüpheyi artırır; oysa muhtemel savaş İran’la değil de, sözgelimi Suriye ile de olabilir).

Medyayı hiç takip etmemek de, oradan aldığınız bilgilere körü körüne inanmak kadar tehlikeli!

Yalan da olsa, yanlış da olsa, olabildiğince çok fikrin, haberin ortaya atılması faydalı bir şey bence.

Geçenlerde yazdığım Ali Saydam eleştirisiyle birlikte, Internet’in ve bireysel yayıncılığın önemini tekrar düşünmekte fayda var.

Maalesef, özellikle Türkiye’de, bireysel yayıncılar ve Internet, hala “konvansiyel medya” demeyi tercih ettiğim kesimden besleniyor.

Bu durumu, biryere kadar normal karşılamak gerek: haber sitelerinin bile muhabir kadrosu yok, şöhretli yazarları yok, maddi imkanları, reklam gelirleri yok.

Dolayısıyla, haber kaynağının yine “konvansiyonel medya” olması, bu durumun doğal bir sonucu.

Asıl tehlike, “konvansiyonel medyadan” gelen yorumların aynen özümsenmesi. Daha açık bir ifadeyle, kişisel yayıncılar çok nadiren olayları yorumlayabiliyor, kendi görüş ve fikirleriyle zenginleştirebiliyorlar.

Yine bu durumun bir sonucu olarak, özgün bir bakış açısı ile karşılaşmıyoruz. Kişisel yayıncılar, konvansiyonel medyayı köşeye sıkıştıracak parlak fikirleri, çarpıcı görüşleri, kışkırtıcı yorumları üretemiyor ve bir tür “papağanlık” yapıyorlar. Genel olarak, durum bu. Söylenmeye değer şeyler söyleyebilen bir avuç insan da, maalesef yeterince farkedilmiyor.

Konvansiyonel medya ile rekabet, bu noktada tıkanıp kalıyor ve Internet, özellikle basının bedava kopyasının edinilebildiği bir yer olarak kalıyor. Oysa kişisel yayıncılar, başarılı olabilmek için gerilla taktiklerini benimsemek, farklı şeyler söylemek, insanları şaşırtmak zorundalar.

Sorun özetle şu: Internet’te sesini duyurmak isteyen insanlar, medyayı takip etmekten vazgeçmeli! İki tarafında avantajları var ve konvansiyonel medya, bunları sonuna kadar kullanıyor. Oysa, kişisel yayıncılar, rakiplerinin -kendilerinde pek az olan- silahlarıyla mücadele etmeye çalışıyorlar. Bunun sonucu kesin başarısızlıktır. Başarılı Internet girişimlerine bakın; hepsinin kovansiyonel medyanın tıkanıp kaldığı alanlarda alternatif üretilmiş fikirlerden çıktığını göreceksiniz.

Kişisel yayıncılar birgün bu gücü kazanacaklar. Öncelikle, Internet ile büyüyen kuşağın entelektüel macerasını tamamlaması gerekecek. Blograzzi gibi, ama daha spesifik çok sayıda örnek, bu süreci hızlandırabilir. Kişisel yayıncılar kesinlikle daha fazla fiziksel etkileşim içinde olmalılar. En azından, dernekleşme gibi konular gündeme gelerek hızla tamamlanmalı.

ATATÜRK'LÜ BANKA REKLAMI OLUR MU?

güncel,tv | Etiketler:, — 16 Kasım 2007

Benim yine haberim olmadı tabi, televizyon filan seyretmediğim için. İş Bankası, bu ucuzluğu yapmış. Üstelik, bildiğim kadarıyla bu aynı zamanda suç da.

Aslında bu sadece basit bir reklam ucuzculuğu değil.  Bir yandan, kendi içinde sosyolojik bir vakıa. Yani Türk halkı o kadar kamplaşmış ki, Atatürk’ün çıkıp şu bankayı seç demesini bekliyor. Peki İslamcı bir banka, atıyorum Al Baraka, tutup “Hazreti Ebubekir gibi tutumlu olanların bankası” filan gibi bir reklam çekerse ne olur?

Atıyorum, örneğin Yunanlıların sahip olduğu Türk isimli bankalardan birinde mevduat hesabı açtırırsak vatan haini olmuş olur muyuz? (Ya da hala Türk düşmanlığından prim yapan Yunanlılar, ya da Yunan düşmanlığından prim yapan Türkler neden daha sonra gelişen Atatürk-Venizelos dostluğunu göremezler?)

Daha da abartayım: O bankalardan biri de, Atatürk’ü, ne bileyim Kazım Karabekir’i kendi reklamında kullanmaya kalkarsa, paramızı nereye yatırmalıyız?

Atatürk’ü koruma kanunu diye bir kanun var. Açıkçası bu tip kanunlara karşıyım, muhteviyatını da bilmem. Kanunu filan da geçelim. Vicdan denen birşey var yahu! Hadi “karşı devrimci” çocuklar yapsa pislik atarsınız da, “sizin çocuklar” yaptığında, “yahu adamlarda hiç saygı filan kalmamış, bir ülkenin kurucusunu reklam nesnesi yapmışlar” demediniz mi?

Ya da kapitalizm ve reklamcılık konusunda bize nal toplatacak olan ABD, İngiltere filan çok mu salak da, Abraham Lincoln’ü, George Washington’ı, Benjamin Franklin’i, ne bileyim Oliver Cromwell’i, Winston Churchill’i, 8.Henry’yi, Yurtsuz John’u, “Coure de Leon” Richard’ı reklam filmlerinde göstermiyor?

Bu reklam sadece yakışıksız değil, aynı zamanda provoke edici, iş ahlakından yoksun.

Yarın öbür gün, “Atatürk’ü şu reklamda gösterebilir, bunda gösteremezsin” tartışmalarını mı seyredeceğiz?

Şehit cenazelerini de reklam sömürüsü için malzeme yapacaklar mı?

Bundan önce de, her reklamda çocuk kullanma ucuzluğunu görmüştük çünkü. “Aman çocuğuna bundan yedir, yedirmezsen gerizekalı olur, dizlerini döversin”, “aman bizim bezi takmazsan .ötü nasır bağlar, inim inim inlersin”.

Şimdiye kadar ciddi bir tepki gösterilmemiş olması da ayrıca düşündürücü. Yani herkes bu kadar vatan,namus,bayrak,laiklik edebiyatı yapıyor ama ülkenin kurucusunun reklam malzemesi yapılması kimseye koymuyor galiba.  Bırakın tepki gösterilmemesini, herkes reklama bayılmış.

Eyvahlar olsun! Bundan sonra, çikolata reklamlarında Kanuni Sultan Süleyman’ı filanda görürüz belki; “yeyün ya çeri kullarım, yoksa kuşatamazsınız kaleyi”, ne bileyim, Fatih Sultan Mehmet, elinde ayran şişesi, İstanbul’un fethinin ardından, beyaz atı üstünde “ohhh, olmaya devlet cihanda bir yudum ayran gibi” diyebilir (büyük bir teknik hata olur; zira sözün sahibi Kanuni’dir).

JACK BAUER VE 24 DİZİSİ FAŞİZMİN KİTABINI YAZAR!

toplum,tv | 14 Ekim 2007

Jack Bauer ve 24 dizisi faşizmin kitabını yazar!Faşizm yükselen değer. Bu “değerleri” artık ülkeler tek başına belirlemiyorlar. Aynı ayakkabı, çikolata ya da depresyon hapı gibi, “moda” şeklinde dünyaya yayılıyor. Dünyanın en büyük ekonomisi ve medyası ABD elinde olduğu için, hemen her akımın oradan çıkıyor olması da sürpriz değil.

Faşizmin “yükselen değer” haline getirilmesi elbette ekonomik temelli. ABD ekonomisi artık 80′lerdeki kadar güçlü ve tek başına değil; üstelik belli kilit sektörler hariç, artık know-how da ABD elinden çıkmış durumda. Faşizmin yayılması, savaş ve iç savaşları tetikleyerek daha fazla silah satışı yapabilmelerini sağlıyor. Bu yıl dünyanın silaha harcadığı para, yaklaşık 1.2 TRİLYON DOLAR! Bu pazarın lideri, %60 civarındaki pazar payıyla ABD; ayrıca bunun bir de görünmeyen yüzdesi var, ortak yatırımlar, paravan şirketler gibi…

Nitekim, şu an Güneydoğu’daki gerginliği destekleyen de ABD ve birçok olay, bizim gazetelerden ya da televizyonlardan takip ettiğiniz gibi gelişmiyor. Günler, hatta haftalardır, ABD’nin Türkiye’nin Irak’a girmesi durumunda sert tepki göstereceği söyleniyordu; oysa dünya basınının söylediği bu değildi. Nitekim, bölgede üst düzey bir komutan olan Petreus’un sözleri 1-2 gün önce bizim basına da yansıdı. “Aman, Habur’daki lojistik zincirimiz aksamasında ne yaparsanız yapın”.

Türkiye’de ABD karşıtlığının giderek arttığı doğru; ama bunun ABD için bir önemi yok. Çünkü ABD, bizi aldatan ama birtürlü vazgeçemediğimiz bir sevgili gibi. Silahtan gıdaya kadar aşırı derecede bağımlıyız ve ABD bunun değişmeyeceğini biliyor. Artı Irak’ta savaşmamız savaşmamamızdan çok daha iyi ABD için, sonuçta orada harcadığımız silah ve cephaneyi de ABD’den alıyoruz.
Yani ülkeler savaştıktan sonra, ABD’yi sevsinler ya da nefret etsinler onlar için önemi yok. ABD politikası değişti; artık Machievelli etkisi altında kalmış gibiler. Yeterki silah pazarı büyümeye devam etsin.

ABD, faşizmi fena ve çok tehlikeli biçimde kaşıyor. Eğer 200 yıl sonra, atıyorum Atreides gezegeninden antropologlar gelirse, 24 dizisini çok ilginç ve 21.yüzyılda faşizmi azdıran bir vakıa olarak dikkatle inceleyeceklerdir.

24 ve Jack Bauer’in baydığından çok uzun süre önce bahsetmiştim. Ancak dünyanın geneli benimle aynı fikirde değil. 24 tutuyor ve eskiye oranla çok daha fazla fanı var.

Jack Bauer nasıl bir adam? Önce arkadaşını öldürüyor, sonra en iyi dostunu satıyor, karısını aldatıyor, kızını kandırıyor, sevgilisinin kocasına işkence yapıyor ve ölümüne sebep oluyor, ardından bu sezon kardeşine işkence yapılması için talimat veriyor ve bu alanda en kalifiye adamları seçiyor.

Ama Jack Bauer vatansever!

Herşey vatan için!

Eğer insanoğlunda birazcık akıl ve sağduyu varsa, bu propaganda ters teper. İnsanlar, “ulan bizi teröristlerden koruyan herifler onlardan daha beter, cani” filan derler. Ama tarih bize göstermiştirki, insanda bu sağduyu yoktur.

Bu arada Jack Bauer ve saz arkadaşları bir miktar hayat da kurtarıyorlar. Ama artık “format”, Die Hard’da olduğu gibi filan değil. Yani onbinlerce insan ölebiliyor, masum insanlar devlet tarafından gözden çıkarılabiliyor. Bunun gerekçesi de, halkı bu tip “kayıplara” hazırlama düşüncesi olmalı. İleride, “1 milyon öldü ama 299′u kurtardık işte” diyebilmek için. Ama katiyen özeleştiri filan yok. Devlet ve Jack Bauer daima haklı.

Garip olan, insanların “vatan nedir?” sorusunu kendilerine soramıyor oluşu.

Her milli mücadelede, ya da sınıf mücadelesinde bir “kardeşlik” ruhu vardır. Hiçbir milli mücadele, “ötekileri gebertelim” gibi faşist ideallerle başlamamıştır; bu yüzden Nazi Almanyası farklı propaganda teknikleri geliştirmek, kendi basın organlarını, kendi “düşünce adamlarını” yaratmak zorunda kalmıştır.

İnsanların, devlet denen kurumdaki birkaç kişinin kararları sonucu takır takır öldüğü, sürekli yalan söylendikleri, kendi kaderleri hakkında en ufak bir karar haklarının olmadığı, belli renkteki ve dindeki insanların potansiyel terörist ilan edilip sorgusuz sualsiz hapsedildiği, işkence gördüğü, öldürüldüğü yerin adı vatan olabilir mi?

Devletin başındaki adamların insanları insan olarak değil de, satranç tahtasındaki taşlar olarak gördükleri yerin adı vatan olur mu?

Vatan, biraraya gelmek, devamını sürdürmek için Jack Bauer gibi insanlıktan çıkmış heriflerden medet umuyorsa zaten işi bitmemiş midir?

Jack Bauer’dan da, 24′den de nefret ediyorum.

4G, NOLA VE IP TV: BİR DAKİKA, BİZ DAHA 3G TRENİNİ YAKALAMAYA ÇALIŞIYORUZ!

4G, NoLA ve IP TV: Bir dakika, biz daha 3G trenini yakalamaya çalışıyoruz!Haber, The Korea Herald gazetesinde yayınlanmış. Biz 3G nedir, kaç paradır, ne zaman gelir gibi konularla uğraşıp 3G denen şeyi yere göğe koyamazken, adamlar 3G’yi aşıp 4G’yi kanırtmaya başlamışlar bile.

4G teknolojisi, 100 Mbit ile 1 Gigabit arasında bir bant genişliği tahsisini şart koşuyor. 100 Mbit, hızlı hareket için: Eğer bir araba içindeyseniz (İstanbul trafiğinde değilde, örneğin otobanda, makul bir hızla gittiğinizi düşünün) 100 Mbit ile download yapabilmeniz gerekiyor. Eğer yürüyorsanız, bu hız 1 Gigabit’e çıkıyor. 4G “sertifikalı” hızın hangi koşullar altında ne miktarda sağlanması gerektiğini anlatan uzun uzun sıkıcı dökümanlar ve kapsamlı benchmark’lar mevcut. Elbette ben okumadım; ama Kore’nin (Güney Kore elbette!) geliştirdiği NoLA sistemi, 4G spesifikasyonlarını 3 kat aşıyor: Saniyede 3.6 Gigabit!

Bunun için saatte 3 km/s gibi ağır bir yürüyüş temposunda hareket etmeniz gerekse de, bu anormal bant genişliği için bir miktar yavaşlamak da pekala göze alınabilir! Zira, biz havada 8 takla da atsak, eve 30 tane ADSL hattı da çektirsek, bu hıza ulaşmamız mümkün değil!

NoLA’nın açılımı “Nomadic Local Area Wireless Access”. Gözlerim yaşardı desem yeridir; çünkü bu yazı çıkmadan aylar önce “Nomadic Computing” adında iki yazı yazmıştım(!).

4G’nin ticari olarak kullanılmaya başlanacağı tarih olarak 2012 yılından bahsediliyor. Bizde de o sıralarda, 3G servisi fiyatları, en azından 100.000 kişinin kullanabileceği kadar ucuzlayabilir(!). NoLA + 4G’nin özellikle IP TV alanında büyük bir iş hacmi yaratması bekleniyormuş. Doğrusunu isterseniz, bu IP TV konusu biraz canımı sıkıyor. Internet’i hazmedemeyen ve kuralları da kafalarına göre yazmak isteyen dinozor TV sahipleri ve telekomünikasyon kurumları, anormal bant genişliği vaadiyle IP TV’yi ittiriyorlar.

Bu arada, Zune’un “Zune Phone” adında bir modelinin çıkacağı, onay için FCC’ye yollandığı, telefonun 4G destekli olacağı da söylentiler arasında.

JEREMY CLARKSON

otomobil,tv,öylesine | Etiketler:, — 18 Eylül 2007

Top Gear’ın delisiyim. (Çook uzun zamandır izlemesemde). Top Gear’ı sadece bir otomobil programı olarak değerlendirmek biraz abes kaçar. Top Gear bir show programı. Çekimlerin kalitesi,müzikler, sunum, herşey enfes. Onun için, Türkiye’deki otomotiv programları beni kusturuyor. Hani dandik programların sayısı akıl almaz derecede çok filan ama, bu kadar hayal gücü ve zekadan yoksun program çekip insanların vakitlerini ziyan etmenin mantığını anlamış değilim.

Geçen sene, bu uyuz programlardan birine denk geldim; Hyundai Coupe ve Ethem Genim. Ethem Genim, motorsporlarına çok girip çıktı, co pilotu da daima manken olurdu. “Yahu hiç duymadık, Ethem Genim kim?” derseniz, duymamanız normal derim.

Ethem Genim artık bayağı yaşlanmış, Allah uzun ömür versin. Hyundai Coupe’yi pazar gezintisine çıkan babam gibi kullandı ve yol tutuşunu öve öve bitiremedi. (Market arabasını iterek kendisiyle yarışabilirdim o gün) “Arabanın rengi kırmızı, koltukları da deri” gibi zeka dolu yorumlar yaparak, Hyundai Coupe almayı düşünen körlere de aracı tanıtmış oldular. Bunun dışında enteresan birşey olmadı.

Açıkçası, herhangi bir otomotiv ithalatçısı olsam, bu tip programlara araç vermem. Bu arabaları zaten yolda görüyoruz, üstelik çok daha hızlı giderken.

Jeremy Clarkson ise, bir arabanın satılıp satılmamasını belirleyecek bir güce sahip. Çünkü o ve Top Gear, bir arabayı alıp, enfes görüntülerle birlikte süper star yapabiliyor. Arabaları kullananlar emekli yarışçılar değil, bu işi seven adamlar. Tabi bir de Stig faktörü var. (Stig’in Damon Hill olabileceği rivayet ediliyor, bu da programa biraz gizem katan bir unsur!)

Top Gear’dan kadınlar bile zevk alabiliyor, hatta otomobille alakası olmayan kadınlar bile. Mesela bir programda Subaru Impreza ile Mitsubishi Lancer EVO’yu kapıştırdılar, sırf İskoçya manzarasının hatırına bile kaçmayacak programdı. Espriler kaliteli. Çekimler kaliteli. Test sürüşleri, Hollywood prodüksiyonu filmleri aratmıyor (bence daha da iyi).

Türkiye’de Top Gear kalitesinde program yapılamaz mı? Hayır. Çünkü Jeremy Clarkson gibi bir adam yok. Herhalde biraz Clarkson’ın aynı zamanda gazeteci ve yazar olmasından ilham alarak,  Fatih (neydi soyadı ya, “tek etek”‘in yapımcısı Fatih bu) bu işe soyundu ve donukluğuyla içimizi kıydı.

Jeremy Clarkson, aşırı sivri bir herif. Zamanında Opel’i, Alfa Romeo’yu yerin dibine soktu. Türkiye’de kaç mümessil böyle riske girebilir ki? Zaten bu programları seyreden de olmadığı için, bağımsız, adam gibi program yapamazsınız. Türkiye’den Clarkson filanda çıkmaz. Çünkü, biz alçakgönüllüyü oynayıp kendini bir halt sanan,boş tafra yapan adamlarız. Öyle televizyona çıkıp, “kardeşim sen gerizekalı ve yeteneksizsin” diyecek adam da yok; biz arkadan konuşmayı, ayak kaydırmayı severiz.

Clarkson’ın bunu yapmaya ihtiyacı yok; çünkü adamın zekası, yeteneği ve mesleği var.

  • Twitter!!
  • FriendFeed
  • Flickr
  • az kaldı!

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 5834 yorum ve 846 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

12345