CNBC-e‘deki birkaç dizi dışında TV izlediğim yok. Eskiden Discovery filan izliyordum; sonra tekrar tekrar aynı şeyler yayınlanmaya başladı ve programların kalitesi düştü. Hele hele, Discovery’nin “ruhlar evi” filan gibi zırva programları beni çileden çıkarıyor. Demek ki, global anlamda bir zeka sorunu ile karşı karşıyayız ki, bilimi temel alan bir kanal metafizik hikayelere girmiş. Yarın öbür gün rüya tabirleri, büyücülük sanatı filan gibi programlar görürsem şaşırmam.
CNBC-e’deki favorilerimden biri de Battlestar Galactica. Edward James Olmos (Blade Runner,Miami Vice) öyle oynuyor ki, sırf onun için seyredilecek bir dizi. Genel olarak dizinin atmosferini ve kurgusunu da beğeniyorum.
Bu hafta, Sharon Valerii ve adını hatırlamadığım, ama “sağlam” playmate Tricia Helfer’in oynadığı Cyclon, “ya biz bu insanlara çok kötülük yaptık, valla Allah bizi çarpacak” gibi bir mesajla, Cyclon-İnsan barışının temellerini atmak üzere and içtiler. Tost makinelerinin durduk yerde neden bu kadar ilahi fikirlerle dolduklarını anlamak güç. Her ikisinin de vicdan kazanması iyi bir trick idi; ancak bunun için bir Tanrı icad etmeleri gerekmiyordu (bu arada makinaların dini ve Tanrı’sı nedir acaba?)
Önümüzdeki bölümü merakla bekliyorum…
1985′lerdeki Knight Rider (Kara Şimşek) ve Street Hawk furyasıyla birlikte, birilerinin aklına “bunun bir de uçanını yapalım” fikri elbette gelecekti. İşte bu fikir, Airwolf ile vucut buldu.
Airwolf, aslında bir savaş helikopteri bile değil. Bell 222 modeli, ağır bir modifikasyon işleminden geçirilerek seksi Airwolf haline getirilmiş. Bu modelin, daha çok hava ambulansı olarak kullanıldığını öğrendim. Hatta, dizi bittikten sonra, dizide kullanılan Bell 222′nin “aksesuarları” sökülerek Almanya’ya satılmış ve hava ambulansı olarak kullanılmış. Maalesef, 1991′de bir kaza geçirmiş ve içindeki 3 kişiyle birlikte toprağa karışmış. (Turbo modunu deniyorlardı belki de?)
Dizide merakla beklediğimiz atraksiyonlardan biri de, Airwolf’un “Turbo” moduna geçmesiydi. O zamanlar 10 yaşlarında olduğum halde, bu zırvalık beni bile gülümsetirdi (yine de hala bile gaza gelmeme mani değil!) Turbo modunda Airwolf Mach 1′i aşabiliyor. (Normalde bir Bell 222, ses hızının üçte birine bile ulaşamıyor!) Çoğu savaş uçağına bile nasip olmayan, hatta günümüzde afterburner kullanmadan sadece 1 uçağın erişebildiği bu hız, diziye ayrı bir renk katardı. Zaten diziyi seyrederken konuyu zerre kadar kaale almaz, “hadi artık turbo moduna geç”, “vizörü göster”, “pim çek bomba at” tarzından beklentiler içine girerdik.
Helikopteri, Springfellow Hawke (Jan-Micheal Vincent) isimli bir eski ordu pilotu kullanır, Dominic Santini (Ernest Borgnine) ise silahları ve navigasyon bilgisayarını idare ederdi. Briggs isimli tek gözlü bir CIA ajanı ise her bölümde ortaya çıkar ve görevi verirdi.
Aslında, Hawke’a pilotluğundan çok yaşam tarzından dolayı gıpta etmişimdir. Dağların ardında, göl kıyısında harika bir evi, büyük bir tablo kolleksiyonu ve adını bilmediğim bir köpeği vardı. Sherlock Holmes’den mi esinlenilmiştir bilinmez, canı sıkkınken çellosunu çalardı.
Airwolf, bayağı tuttu ve artık bezdirene kadar sayısız bölümü yayınlandı.
Eski bölümlerde ise kadro farklıydı. Aşağıdaki video, Airwolf’un ilk bölümlerinden. Ancak jenerik hemen hemen aynı kaldı.
Ray, ne iş yaptığı belli olmayan ve sürekli 65 model Corvette Stingray’i ile gezen bir elemandı.
Hemen her gizemli karakter gibi, Ray’in bir soyadı,ailesi ya da geçmişi yoktu. Onunla bağlantı kurabilmenin yolu, gazetede ya da BBS’lerde Corvette Stingray ilanlarına bakmaktan geçerdi.
Aynı A takımı gibi, Ray’de yardıma muhtaç insanlara yardım eder, mafya ile sorunlarını filan çözerdi. Karşılığında para almaz, ama birgün bu yaptığı iyiliğin karşılığı olarak sizden bir iyilik isteyeceğini ve mutlaka yapmanız gerektiğini söylerdi.
Çocukken, ileride “Ray” olmayı ciddi bir kariyer fırsatı olarak gördüğümden, büyük iyilikler hariç -arabasının servise sokulması gibi- Ray’in nasıl hayatta kalabildiğini düşünürdüm. Sözgelimi, diş fırçası almak için, eskiden iyilik yaptığınız bir market sahibi mi bulmanız gerekirdi? Doğrusu, Ray’in ki zor bir hayattı.
Elbette Ray, “senin kaçırılan çocuğunu kaçırdım, şimdi sen de bana bir tas çorba vereceksin” türünden basit iyilikler
istemezdi. Ray, minimalist yaşardı. Sadece Stingray’i ile gezer, kötü adamları harcar, sonra Stingray’e binip başka yardıma muhtaç insanların onu bulmasını beklerdi.
Stingray’e nasıl ulaşıldığı da tam bir muammadır. Çoğu insan mahalledeki karakolu bulamazken, nasıl olurdu da soyadı bile bilinmeyecek derecede gizemli bu adama ulaşırlardı? Eğer o kadar kuvvetli istihbaratları varsa ve zekiseler, neden kendi sorunlarını kendileri çözmezdi?
Ray abiyi Nick Mancuso oynardı. Zamanında Indiana Jones rolü için düşünülmüş; ancak seçilemeyince vasat bir kariyerle bu alemdeki mücadelesine devam etmiş. Şimdi yaklaşık 60 yaşında olmalı Nick Mancuso. Allah uzun ömür versin diyoruz…
Bilgisayarla uğraşmayı hep şizofrenik bulmuşumdur. Bilumum plastik ve camdan oluşan malzemenin önüne oturup zekası olmayan, zıızzzz diye fan sesleri çıkaran bir aletle konuşuyorsunuz. Tam olarak yaptığımız bu. Üstelik bu aptal alete laf geçirebilmek için kitaplar okuyor, üniversite bitiriyor, antrenman yapıyor ve hayatımızı köreltiyoruz. Bu enerjiyi daha yararlı şeyler için harcasak, eminim dünya çok daha iyi bir yer olurdu.
CNBC-E‘de Las Vegas diye hafif salak bir dizi var. Sırf Vanessa Marcil hatırına arasıra seyrediyorum. Orada Mike Cannon adında, MIT mezunu, yakışıklı (ve hafif salak) bir zenci arkadaş var. Adamın önceki işi otelde valelikti; “hah” demiştim, “işte akıllı biri. Bilgisayarla uğraşmak yerine araba park etmeyi daha eğlenceli buluyor”. Lakin, sonradan o da yoldan çıktı ve kendini tekno bir odaya kapatıverdi.
Richard Stallman‘i “neşeli bir hippi” sanırdım; zekası üzerine hiç düşünme ihtiyacı duymadım çünkü fikirlerini seviyorum ve adam inanılmaz sempatik. Sıkı bir yerden (MIT de olabilir;ya da orada AI lab”ında çalıştığından karıştırıyor olabilirim) fizik diploması olduğunu duyunca afallamıştım; üstelik şu tipik dahi çocuklardan biriymiş.
Para ve iman gibi, aslında aklında kimde olduğu dışarıdan pek belli olmuyor.
Sanırım 26 saattir uykusuzum ve az önce yaptığım bir amme hizmeti için,konuyla ilgili birini bilgilendirme ihtiyacı duydum. Kendisini hiç tanımadığım halde, Joomla ile sıyırmış, 16-17 yaşlarında, kendi halinde bir kız olarak bilirdim. Bir halt bildiğimden değil; öyle olabileceğini düşündüm o kadar. Benden büyük ve fizikçi çıktı.
Aslında kitap yazmak istiyorum..sanırım..
20.yüzyılın en üretken yazarlarından biri, hiç kuşkusuz Jorge Luis Borges‘dir. Aslında yazar diye kestirip atmak biraz haksızlık; çünkü Borges sadece bir yazar değil; şair, eleştirmen, çevirmen, sosyolog hatta “gelecek bilimci”. Bunların bir kısmı benim yakıştırdığım sıfatlar; ancak Borges gerçekten son derece renkli,hayal gücü geniş, Entelektüel ve kuşkusuz çok ama çok zeki bir adam(dı). Bu arada, Borges’in zaman zaman Suarez Miranda takma adıyla yazdığını bilmek de birgün işinize yarayabilir(?)
Şu sıralar tekrar Borges okumaya karar verdiğimden, biraz daha araştırma yapmaya karar verdim. Yine, bu çağın çok önemli bilimadamlarından olan (aslında sosyal bilimlerle uğraşanları bilimadamı kabul etmeye çok istekli olmasam da, Baudrillard gibi adamlar istisna teşkil ediyorlar!) Jean Baudrillard ile Jorge Luis Borges‘in yollarının bir yerde kesiştiğini anımsadım: Simulation and Simulacra.
Kitabı duymamış bile olabilirsiniz; zira gerçekten değerli kitapları kitapçı vitrinlerinde görmeniz pek olası değil! Bestseller dışında birşeyler okumak istiyorsanız sıkı bir araştırma yapmalı, çok sayıda kitapçıyı gezmelisiniz. Aslında, Simulation and Simulacra, popüler olmaya çok yaklaşmıştı-Matrix”de, Neo”nun yanıbaşında duruyordu (hani şu çok sevdiğiniz, çoğunuzun screensaver olarak da kullandığı akan yeşil yazıların olduğu sahne)
Borges’in burada Baudrillard ile bağlantısı çok zayıf; benim asıl üzerinde durmak istediğim konu, simgeleştirmenin gerçekleri nasıl çarpıttığı,yok ettiği konusu.
Özellikle postmodern düşünürler arasında anlambilim,hipergerçeklik gibi konular oldukça popülerler; bunlardan biri de daha çok “Gülün Adı” filminden tanıdığımız meşhur İtalyan yazar ve kendi semiyoloji (anlambilim) kürsüsü olan Umberto Eco.
Baudrillard, Borges’ten aldığı bir örneği verir: Bir krallıkta, haritacılar hayali bir harita yaparlar. Harita,dünyanın kendisi kadar büyüktür. Zamanla harita, “gerçeğin”, yani yeryüzünün yerine geçer. Artık “gerçek” olan haritadır; altında kalan yeryüzü, “asıl gerçek”, hızla yokolmaktadır. Aslında, Borges hikayeyi “Alice harikalar diyarında” kitabının yazarı ve aynı zamanda ünlü bir matematikçi olan Lewis Carroll’dan almıştır.
Günümüzde, sembolizmin gerçekten daha önemli, daha doğrusu popüler olduğunu inkar edemeyiz. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, hiç kuşkusuz “Truman Show” gibi, insanların hayatlarının teşhir edildiği, rezil TV programları.
Hipergerçeklik, gerçeği stilize eder ve onun özelliklerini daha da fazla vurgular. Tıpkı bir TV dizisinde aşkların,duyguların aşırı yoğun yaşanması, mermilerin gerçekte olduğundan daha öldürücü olması, karakterlerin daha hızlı hareket edebilmesi gibi.
İşte size çok iyi bir örnek: Che Guevera adı, tüm dünya ve Türkiye’de hayali komünizm (ki aslında o da bir hipergerçeklik haline getirilmiştir!) savaşçılarının tiksindiği bir isimdi. ABD ve Türkiye gibi ülkelerde hala komünizm karabasanı çok yaygındır; ancak çok şeytani birisi, Che adını ve felsefesini son derece başarılı bir pazarlama politikası ile yoketti. Hepiniz muhtemelen Che tshirtlerinin moda olduğu seneyi hatırlarsınız. (Sanırım 2001′di).
Bağdat Caddesinde oturan ve gelir düzeyi İsviçre’li akranlarından yüksek olan gençlerden tutun, kaportacının çırağına kadar herkes bu tshirtleri giydi. Birçok insan şu soruyu sordu:” Bu adam kim?” Yanıt:”Che Guevara” Soru:”O kim?” Yanıt:”Bir özgürlük savaşçısı”. Üzgürlük savaşçılarını herkes sever; çünkü fikir olarak romantiktir. Ama sadece “özgürlük savaşçısı” diye kestirip attığınızda, o adamın temsil ettiği fikirler,yaşam tarzı, yaşadıkları, o sırada dünyada olanlar hiç merak edilmez. Kestirme, ama merakı tatmin edici bir yanıtla bir anda gerçeği bulma imkanı tamamen yok olur. Hipergerçekliğe hoş geldiniz!
Artık yeni kuşaktan çoğu insan Che”yi şöyle hatırlayacak:”Evet;bir özgürlük savaşçısıymış; tshirtleri xxxx senesinde çok modaydı,bende de mavisi vardı!”
Hipergerçeklik, “modern” dünyanın ekonomik motorunun yakıtıdır. Seksten daha gerçek seks mi istiyorsunuz? Porno ve Paris Hilton var. Estetik? Andy Warhol ve dadaistler zaten sanatı yoketmediler mi! Nasıl aşık olmanız gerektiğini, neye benzeyen birine aşık olmanız gerektiğini, hatta nasıl ayrılmanız gerektiğini medya size söyler. Bir atasözü ne yerseniz o”sunuz der. Size ne yiyeceğinizi yine medya söyler.”
“Hiç gökyüzü neden mavidir? diye düşündünüz mü? Aslında mavi filan değil. Işık sandığınız gibi kırılmıyor. Birbirleriyle çatışan gruplar,aslında sizin öyle düşünmenizi istiyorlar. İçtiğiniz çayın rengi, büyük oranda çayın gerçek rengi değil.