“Nasıl olur da Google bu kadar aktif olduğu halde blog’umu indexlemez” derken, nedeni keşfettim. Technorati ping’ini açayım derken, Privacy seçeneğinden arama motorlarının sitede dolanmasını yasaklamış olduğumu gördüm(!)
Aslında, WordPress’i elle kuruyorsanız, bu ayar açık oluyor. Ben bu sefer WordPress’i hosting şirketinin hazır menüsünden kurduğumdan olsa gerek, bu seçenek kapalı kalmış. Sanırım bu çakallıkta son trend; hiç olmazsa arama motorları serverlarda yük yaratmasın diye, WordPress’in preset ayarını değiştirmişler.
Internet’in ortaya çıkmasından sonra, en büyük web mucizesi herhalde Wikipedia oldu. Ben bir wikipedia delisiyim ve bazen 8-10 saat bu sitede kaldığım oluyor.
Wikipedia’dan bazen anormal şekilde dallanabiliyorsunuz. İşin tuhafı, hidrojen bombasını araştırırken, bir de bakıyorsunuz Seth Godin’in blogunu okumaya başlamışsınız.
Wikipedia’da kaybolduğum günlerden birinde, kendimi birkaç eroinmanın blogunu okurken buldum. Hangi ülke hatırlamıyorum; ama birisi “yasal enjeksiyon” merkezlerinden birine gittiğini söylüyordu.
Uzun süredir, Avrupa’da eroin’in “yasallaştırılması” gündemde. Tarihte birçok medeniyet, çökmeden hemen önce rezil, kokuşmuş dönemler yaşamıştır (mesela Caligula’nın Roma’sı), bizim dönemimiz de çoktan başlamış bulunuyor!
Bugün İsrail gibi radikal tıbbi uygulamaların göreceli olarak rahat uygulanabildiği ülkelerde, 48 saat içinde eroini tamamen bırakmak ve bir daha geri dönmemek mümkün. Batı, bu tedavileri kabul etmiyor çünkü karlı değiller! Doğrusunu isterseniz, tıp ve ilaç sektörü silah sektöründen çok daha tehlikeli bir konuma geldi. Devletlerin de bundan yakasını kurtarması kolay gözükmüyor; çünkü bu sektör kolayca insancıl duyguları sömürebiliyor.
Tıp dünyası, bu detox tedavisini kabul etmiyor; gerekçesi de “insancıl olmaması”. Bu tedaviyi görenler, 48 saat müthiş acılar çektiklerini söylüyor; ama hepsi sonuçtan memnun. 20 senelik hayatı zaten berbat geçmiş bir eroinman, pekala 48 saat her acıya dayanabilir ve çoğu da gönüllü olacaktır.
İlaç şirketlerinin “daha iyi bir fikri var”. Methadon gibi “sentetik eroin” haplarıyla, bu insanları oyalıyorlar. Sosyal Sigorta sistemi, çoğu ülkede Methadon gibi ilaçların giderlerini karşılıyor. Öte yandan, Methadon da eroin kadar zararlı olmasının yanında, eroinman biri için tatmin edici değil. Hastalar, gizli gizli eroin kullanmaya devam ediyorlar.
Şimdi, bazı soytarılar “eroin yasal olsun, ama güvenli üretilsin” gibi insanlık dışı zırvalarla ortaya çıkıyor ve bunu parlementolara empoze etmeye çalışıyorlar.
İleri sürdükleri ise, bu yolla eroin kaynaklı hastalıkların ve aşırı dozdan ölümlerin azalacağı.
Aslında, ortaya şu çıkıyor: Biz bunu yasal olarak üretelim, vergisini de verelim, kaçakçılara para kazandırmayalım. Günün birinde, herhangi bir ülke bu saçmalığı kabul ederse vay halimize!
Hastanın iyileşmesi ilaç şirketlerinin işine gelmiyor. Artık birilerinin ortaya çıkıp, sağlık konusunu ilaç şirketlerinin tekellerinden çıkarması gerek.
Daha 1.0 versiyonuna gelmeden önce bile Firefox kullanmaya başlamıştım; hala da kullanıyorum. Hatta, Pozitif Linux’ta da, Firefox oldukça optimize edilmiş bir biçimde yer alıyor. Muhtemelen de, Firefox kullanmaya devam edeceğim.
Neredeyse 6 aydır, temel işletim sistemim Linux. “Temel” den kastım şu; masaüstü makinamda, HDD’de yeri ayrıldığı halde Windows yüklü değil. Hayır; Cedega, Wine ya da VMWare altında da Windows çalıştırıyor değilim. Masaüstü olarak KDE kullandığımdan, aslında öntanımlı browser Konqueror. Ama ben yine de inatla Firefox kullanıyorum.
Doğrusunu isterseniz, 1-2 “falsosu” hariç, Konqueror, Firefox’tan çok daha iyi bir browser. Hem performans, hem fonksiyonellik, hem kod kalitesi, hem de HTML kodlarını işlemesindeki becerisinden dolayı. Öte yandan, benim gibi uzun süredir Linux kullananlar bile Firefox kullanmakta israrcılar.
Kısa bir süre de olsa, masaüstü makinamda 4 GB Ram takılıydı. Şu an ise 2 GB kullanıyorum (2 ile 4 arasında kayda değer bir fark yok). Firefox, RAM’i inanılmaz derecede kötü kullandığı gibi, garbage collection gibi işlemlere de tenezzül etmiyor. Arsız bir deniz anası gibi, kaynakları sonuna kadar tüketene dek, RAM içinde çoğalmaya devam ediyor.
Zaman kısıtlamasından dolayı, (yarı) embedded bir projede Firefox kullanmak zorunda kaldım. Sistem kaynakları kısıtlı olduğundan, Firefox’un izim verdiği tüm optimizasyonları yapmama rağmen, yine de performans sorunları ile karşılaştım.
Buradan ortaya dikkat çekici Bir şey çıkıyor: Microsoft, eskiden Internet Explorer gibi ikinci, hatta üçüncü sınıf yazılımlarla piyasa liderliğini koruyabiliyordu. Mozilla, ortaya daha iyi olmayan, ama daha güvenli ve geliştirilebilir bir browser ile çıktı ve IE’yi şöyle bir tutup silkeledi. Dikkat çekici olan, özgür yazılım’ı markalaştırma yolunda atılan adımlar ve Firefox’un mükemmel bir biçimde kotardığı PR fenomeni. Kuşkusuz, bu alanda en başarılı (ve ilk) örnekler Apache, PHP ve MySQL’dir. Çoğunuzun bildiği gibi, dünyadaki web trafiğinin %70′i Apache’ye emanet ve Microsoft başta olmak üzere, birçok şirket, Apache’yi yerinden bile kıpırdatamayacağını kabullenmiş görünüyor.
Öte yandan, Firefox daha önemli bir başarı; zira Microsoft’un yıllardır egemen olduğu bir alanda, bireysel kullanıcının masaüstünde, en önemli kalelerinden birini yıkıyor. IE, hala önde olsa da, Firefox artan bir ivmeyle pazar payı kazanırken, IE düşmeye devam ediyor.
Bundan aylar önce AKP’nin Internet’i sansür altına alma planlarını farketmiş ev Pozitif PC sitesinde bir kampanya düzenlemiştim…
Bu arada, Internet’i sansürlemek isteyenin sadece AKP olduğunu sanmayın. Bu tip konularda, başta CHP olmak üzere, herhangi bir partinin karşı adımını gördünüz mü? Zaten göremezsiniz de. Normal zamanlarda birbirlerinden nefret eden semavi dinlerin ruhani liderleri gibi, bunlar da güçlerine ve dokunulmazlıklarına zarar veren bir durum sözkonusu olduğunda biraraya gelirler. Bu yasalar ardı ardına meclisten geçer, zaten milletten de bir tepki filan gelmez, gelen tepkiler içinde CHP yalandan bir muhalefet yapar, sonra da unutulur gider.
Sansür mekanizması, Türk devlet geleneğinin bir parçasıdır.
Halkında bu olaya tepki duyduğunu filan sanmayın. Siteye gelen mesajlarda, bu yasa tasarılarına oldukça fazla destek verildiğini gördüm. Gelen mesajların yarısında sansür destekleniyor, hatta övülüyordu…
Kampanyaya başlar başlamaz Richard Stallman ile bağlantı kurdum. ABD’ninde fazla farklı olmadığını, ancak insanların hala tepki gösteriyor olduğunu söyledi. Aslında, söylediği şey, ABD halkında da ilgisizliğin ve geleceğine sahip çıkmamanın yayıldığı.
Bu gidişatı hafife almamak gerek. Bir kesim, “ferman padişahınsa dağlar bizimdir” yaklaşımı içinde. Gerçekten de, şehrin göbeğinde terörist çetelerin eylem yapmasına, otobüsleri yakmasına seyirci kalan bir devletin Internet’i kontrol edebileceğini sanmıyorum.
Ama sorun bu değil. Devlet sizi “gözüne kestirdiğinde” tepenize binmesi için bir nedeni daha olacak. Yasaların temel görevlerinden biri de, insanları devletin aşırı gücünden korumaktır. Yargının bağımsız olma gerekliliği de zaten bu nedenden dolayı ortaya çıkmıştır. Yargı ve yürütme kolkola girerse, kolluk kuvvetleri ve yasalar devletin halka karşı silahı haline gelir.
Mustafa Akgül, attığı spam postalarla konuya dikkat çekmiş. Oysa bu hikaye 6 aydır ortada ve diyalog kurduğum kişiler -Richard Stallman hariç- konuya hiçbir ilgi göstermediler.
Ben nedense bu protestoların samimiyetine inanmıyorum. Neden derseniz, bizim ülkede bir grup bir başka grubun eylemine iştirak etmez. Benim üniversitede okuduğum yıllarda, belli dönemlerde harçlara anormal zamlar yaptı ve bu olayı sadece solcu öğrenciler protesto ettiler. Onlardan çok daha kötü maddi durumda olan sağcı öğrencilerse onlara saldırmayı seçti.
Sokal olayı ve SCIgen”den daha önce bahsetmiştim
17 Ağustos”taki meşhur depremden sonra, ben de küçük çaplı bir Sokal olayı yaratmaya karar verdim. Amacım aslında “Bu mektubu 100 kişiye yollamazsan pipin kurur ve düşer” tarzı mektup zincirlerinin modern versiyonu olan mail zincirlerinin nelere kadir olduğunu görmekti.
O yıllardaki çok kısıtlı Internet olanaklarına rağmen, mail”ın nerelere kadar uzandığını görmek enteresandı. İster inanın,ister inanmayın o maildan sonra “hadisenin boyutlarını” daha yakından incelemek isteyen bazı akademisyenlerden mail aldım! Daha da ilginç olan,”kusura bakmayın,bu Entelektüel bir şakaydı” diye cevap yazdığım maillardan birine aldığım yanıt oldu. Cevabım “can güvenliğimi korumak istemem” olarak yorumlanmıştı!
Fazla uzatmadan tam metni yayınlıyorum:
Depremlerin Hipertransandantal Kollektif Bilinçaltı Yoğunluğu teorisiyle açıklanması
1992 yılında UCLA Deprembilimleri Enstitüsünden iki genç bilimadamı,Carl Weismüller ve Henry Albertson çok şaşırtıcı bir iddia ile ortaya çıktılar.1994 yılına kadar,yani kompleks modellemeleri matematiksel olarak formüle edilip haklı oldukları ortaya çıkana dek, kendi üniversiteleri tarafından bile şöhret arayan,hırslı ve düzenbaz iki akademisyen olarak görüldüler.Weismüller ve Albertson,sismodinamik rezonansların fay hatları üzerindeki etkilerini araştırırken çok ilginç bir gerçekle karşılaştılar:rezonatif vektörel kuvvetler tahmin edilenin aksine lineer değil;tam tersine hiperbolik bir fonksiyondu.Bunu da Alp fay kırığı üzerinde NASA”nın yeni geliştirdiği TRI (Thermodynamic Resonance Imager=Termodinamik Rezonans Görüntüleyici) aleti ile görüntüleyince şüphe kalmamıştı.Gerçeğin yıllarca keşfedilmemiş olmasında depremler ve fay hatları üzerine mevcut çok az araştırma bulunmasının dışında,o güne kadar kullanılan sismografların vektörel kuvvetleri değil,doğrusal kuvvetleri ölçmesinin büyük payı vardı.Ancak termodinamik ölçüm dinamik kuvvetlerin oluşum anından sönümlenme anına kadar tam bir kartogramının çıkarılmasına olanak sağlamıştı.İki genç akademisyen henüz yüzyılın,belkide insanlık tarihinin en büyük buluşunu yaptıklarının farkında değillerdi…
Ortaya çıkan sonuç o ana kadar ortaya atılan sismolojik teorilerin temelden yanlış olduğunu meydana çıkarıyordu.Bu buluş UCLA”ya büyük bir prestij kaybına maloldu ve iki genç akademisyen fon kısıtlamaları ileri sürülerek derhal ve apar-topar kapı dışarı edildiler.Birtakım akademik çevreler ise bu büyük hatanın ileride yolaçabileceği muhtemel facialardan son derece rahatsızdı.Basında çok az yankı bulan olay,akademik çevrelerde büyük bir sansasyon ve paniği de beraberinde getirdi.Ünlerindeki 4 ay ise 2 genç deha için hayatlarının en zor dönemi olacaktı.Nitekim,UCLA”dan kovulmalarından daha 48 saat geçmeden NSA (National Security Agency=Ulusal Güvenlik Ürgütü) tarafından gözaltına alındılar.
“Hayatımın en zor haftasıydı” diyor Albertson:”6 gün boyunca,konuyla ilgili ilgisiz onlarca insan ifademizi aldı.Oradan çıkabileceğimizi bir an bile düşünmedik.Bizi yerin altında,3 metreye 4 metre bir odada tutuyor ve her hareketimizi izliyorlardı.Üok tehditkar ve sinirli bir halleri vardı.Orada geçirdiğimiz 6 gün boyunca 10 saat bile uyuyamadık;odanın her köşesinde çok parlak ışıklar vardı ve bunları hiç söndürmüyorlardı.Bir ara Carl halüsinasyonlar görmeye başlayınca ışıkları söndürüp biraz uyumamıza izin verdiler”.
NSA 6 gün sonra Weismüller ve Albertson”u serbest bıraktı.3 ay boyunca işsiz kalan ve akademik çevrelerde hain ilan edilen ikiliye Alman hükümeti vasıtasıyla reddedemeyecekleri bir teklif geldi:Almanya”nın önde gelen şirketlerinden Siemens AG Aachen”daki sismoloji laboratuarını ve 200 milyon DM tutarındaki ayni ve nakdi araştırma bütçesini ikiliye tahsis etmeyi teklif etti.
Aslında Siemens”in ilgilendiği konu Sismoradyasyon teorisinin geliştirilebilir olup olmadığını görmek ve buna dayalı uydu sisteminin yerini alacak yeraltı haberleşme vericileri geliştirmekti.Teori 1960”lı yıllarda Norveçli fizikçi Torvald Edmundsen tarafından ortaya atılmış olmasına rağmen ilgi görmemişti,1990”ların başlarında Motorola firması Edmundsen”i bu konuda çalışmaya ikna etmiş;fakat Edmundsen şaibeli bir biçimde intihar edince proje rafa kalkmıştı.
Geçen 6 ay boyunca bütçenin yarısı bitmiş olmasına rağmen Weismüller ve Albertson hiçbir cesaret verici sonuca ulaşamamıştı.Siemens”in sabrı ve hoşgörüsü tam tükenmek üzereyken Weismüller ve Albertson Moskova Üniversitesinden bir teklif aldılar.Teklifin kaynağını öğrenince gözlerine inanamayan Albertson anlatıyor:”Aachen”daki evime üzerinde Moskova Üniversitesi anteti taşıyan bir zarf geldi.Doğal olarak bunun meslektaşlarımdan gelen sonu gelmeyen kınama mektuplarından biri olduğunu düşündüm ama yinede okumaya değer diyerek zarfı açtım.Moskova Üniversitesine gelmemiz ve teorimizle çok ilgilenen Natalia Drozdova ile görüşmemiz isteniyordu.Mektubun sonunda Natalia Drozdova”nın kim olduğunu öğrenince hem çok şaşırdım hemde çok meraklandım.Drozdova,Sosyal Psikometri kürsüsünün kurucusuydu.Kötü bir şaka olduğunu düşünüp Moskova Üniversitesine faks çektim.Hayır,şaka değildi.Ertesi gün kendimizi Moskova uçağında bulduk”
Drozdova,üstdüzey bir politbüro üyesinin tek çocuğu olduğu için dehası gözardı edilmiş,pek sevilmeyen bir profesördü.Drozdova”nın inanılmaz bir zekası vardı;4 yaşında analitik geometriyi öğrenmiş,9 yaşında ise liseyi bitirmişti.3 sene aradan sonra 12 yaşında Leningrad Üniversitesi psikoloji bölümüne 2.sınıftan başlamış 14 yaşında ise bitirip Astrofizik okumak üzere Boston”a gitmiş burada doktora tezini vermişti.23 yaşında ise profesör olmuş,sadece 2 yıl sonra Moskova Üniversitesinde Sosyal Psikometri kürsüsünü kurmuştu.Dünyanın gelmiş geçmiş en zeki insanı olarak gösteriliyordu.27 yaşındaydı ve kainatın belki de en önemli sorusunun cevabını bulmak üzereydi:İnsan beyninin sınırı nedir?
“Weismüller ve Albertson ne kadar büyük bir keşif yaptıklarının farkında değillerdi.Ancak onlar olmadan bende teorimi ispatlayamazdım.şu anda sonuca çok yakınız.İnsanlık tarihi yeniden yazılmak üzere” diyor Drozdova.Ve ekliyor:”Eğer bir Tanrı varsa;ya insanlık misyonu tamamlandığı için bizi yokedecek ya da hazineyi bulduğumuz için bizi ödüllendirecektir.Her ne olursa olsun;insanoğlu yaşadığı gezegenin ve belki ilerde kainatın efendisi olacaktır..”