YAZMAKTAN SIKILMAK VE BLOGLARIN LANETİ

blog,web | Etiketler: — 1 Ocak 2008

Yazmaktan sıkıldım. Günde 5-6 post yazdığım günler oluyordu. Şu sıralar hiç de meşgul olmadığım halde, uzun süredir yazmıyorum.

Her insan kendini bir şekilde ifade etme ihtiyacı duyar. Yemek, seks kadar öncelikli olmayan bir dürtü olduğu halde, yine de bazılarında fazlasıyla güçlüdür.

İlk yazmaya başladığımda, yazdıklarımı kimseye okutma ihtiyacı duymamıştım. Entelektüel bir korku filan değildi; denemek ve iyi ya da kötü yazabiliyor olmak, bana o an için yeterli bir tatmin sağlamıştı.

Egosantrik bir herif olduğum doğrudur. Hatta, sırf önem verdiğim bazı yazılar okunsun diye, sürüyle osuruktan yazı yazdım. Bu blogda yaklaşık 600 yazı var. Tezgahımın üstünde yayınlanmamış en az 1000 sayfa duruyor. O 1000 sayfa içinde değer verdiğim birçok hikaye,deneme, hatta berbat bir roman var; ama bu 600 yazıdan beni tatmin edecek 40 tane yazıyı zor seçerim.

Egoist olmakla egosantrik olmak farklı şeyler. Bazı konularda yazıyor olmamın nedeni, insanlığa karşı sorumluluk hissetmemden. (İnsanlara değil!). Belki çok küçük, önemsiz bir şey yapıyorumdur; ama küçük şeyler de zaman zaman fark yaratabilirler. Çok samimi olarak, daha fazla konuşmak, tartışmak ve şüphe duymak gerektiğine inanıyorum.

Bu bahsettiğim tarzda yazılar yazmaktan entelektüel bir haz aldığımı söyleyemem; en azından bir kısmından. Bir roman yazmaya başladım ve bu, entelektüel hazları doyurmak için kesinlikle çok daha iyi bir yol…

Kısacası, burada yazdığım bazı yazılarla kendim gibi düşünen insanlarla iletişim kurmaya, paylaşmaya ve tartışmaya çalışıyorum. Aslında, benim gibi düşünmenizin önemi yok; hatta benden daha akıllıca, ama söylediklerime ters birşeyler söylemeniz daha çok hoşuma gider. Ortada ne kadar çok fikir ve düşünecek alan olursa, ben kendimi o kadar geliştiririm; başkalarının da geliştiğini görmekten zevk alırım.

Gelgelelim; artık “bloglamak” hoşuma gitmiyor. Zamanında bu iyi bir fikir gibi gelmişti. Değil.

Herkese seslenmeye çalışırken, aslında kimse duymuyor. Küçük bir sosyolojik tesbitinizden zevk alacak biri, tesadüfen Nokia N81 ile ilgili bir blog girdisi okuyor ve “işte bir gereksiz blog daha” diyerek sitenizi terkediyor; ya da tersi. Çok kötü bir okuyucu memnuniyeti sicili. Zaman zaman 5000′e yaklaşan okuyucu rakamları yakaladım ve biliyorum ki, bunların en az yarısı bir şekilde “okuduğum zamana acımadım” diyebilecekken, sadece %10 gibi bir kısmı kendi ilgi alanına giren birşeylere ulaştı.

Blogun şekilsel bir dezavantajı var. Blog denen şey, lanetli.

Bir dergi okurken, elinizde indeks var. Çoğu zaman, 300 sayfalık dergiyi karıştırıp, her yazıyı biraz okuyup, acaba ilgimi çeker mi demezsiniz.

Oysa, SEO oyunları yüzünden, blogları okunamaz hale getirdik. Daha fazla insana ulaşayım derken, sitenize gelen mutsuz okurlar sürüleri yarattık.

Sonuç? Gerçekten çok iyi bir ziyaretçi sayım var. Google sağolsun. Dersimi iyi çalıştım. 3 senedir, hemen her gün, Google’ın nasıl davrandığını anlamaya çalıştım. Bunun karşılığını da hit olarak fazlasıyla aldım. Ama durumdan memnun değilim. Çünkü ulaşmak istediğim insanlara ulaşamıyorum ve blogum umduğum gibi bir etkileşim yaratmıyor. Önemli yazılara doğru dürüst yorum gelmediği halde “osuruktan” diye tabir ettiğim, hiçkimsenin hayatını bir adım ileri götürmeyen konularla ilgili yazılara -cep telefonu vs- akın akın yorum geliyor.

Uzun lafın kısası, uzun süredir keyif aldığım bu hobiyi daha farklı bir formatta sürdürmek niyetindeyim. Kafamda daha netleşmemiş bazı fikirler var. Bunlardan en ağır basanı, blog formatını terketmek ve istediğim ekonomik düzeyi tutturduktan sonra sıfırdan, WordPress gibi, ama format olarak farklı bir motor geliştirmek ve GPL ile dağıtmak.

BLOGMANİ

Bir süredir Serhan’la birlikte Blogmagazin isimli bir proje üzerinde çalışıyoruz. Artık kod yazmaktan filan kusma noktasına geldiğimden, kendi adıma konuşayım, yavaş ilerliyorum.

WordPress, harika bir temel olmasına rağmen bazı komik eksiklikleri de var. Bu kadar iyi ve kötü olduğunu, blogmagazin ile uğaşırken farkettim; zira blogculuk maceram boyunca teknik altyapı beni hiç çekmedi; enerjimi hep yazmaya harcadım.

Blogmagazin, umuyorum bu ayın ortasına kadar, blogmani ismiyle açılacak. Öncelikle basit bir topluluk sistemi getiriyoruz WordPress’e. Bu, hemen hemen bitti diyebilirim. Bazı kullanım kolaylıkları, tema entegrasyonu gibi detaylarla uğraşmaktayım. WordPress’in bazı iç fonksiyonlarını biraz daha geliştirdik. Mesela, siteye üye olanlar kendi site ya da bloglarının feed’lerini profil sayfalarına ekleyebiliyorlar. Bunu yapabilen bir eklenti olmaması beni çok şaşırttı mesela. Başka bir eklentiyi “bozarak” bu amaç için uyarladım. Üyeler arası mesajlaşma şu an aktif ve çalışrı durumda. Sadece yazılara değil, kullanıcıların kendilerine de yorum yapabiliyorsunuz. Puanlama sistemini ise düşünüp sonradan dahil etmeyi unuttuğumu şimdi yazarken hatırladım(!)

İlk bakışta fazla bir değişiklik yokmuş gibi görünmesine rağmen, neredeyse kurcalanmamış tek bir dosya bile kalmadı.

Kodlamanın bir kısmından memnun değilim; zaman ve sıkıntı faktöründen dolayı bazı hoşuma gitmeyen kestirmeler bulmak zorunda kaldım. Ayrıca, bazı güvenlik açıkları da mevcut(!).

Önümüzdeki hafta, puanlama sistemini kodlamaya başlamayı umuyorum. Blograzzi mantığında bir puanlama olacak bu; ancak bir-iki “adalet” kriteri bulmaya çalışıyorum ve önerilere de açığım. Hemen söyleyeyim; algoritmanın nasıl çalıştığını açıklayacağız.

Bu tip işler büyük bir enerji gerektiriyor; çünkü uğraştığım çok sayıda iş var ve artık bilgisayara dair birçok kavramdan fena halde sıkılmış durumdayım. Dolayısıyla, yavaş yürüyor ve yavaş yürümeye mümkün. Türkiye’de sorun, bu tip projelerin para kazanmıyor olması. Aslında, dışarıda çalıştığının yarısını kazanacağını bilse, web’de girişim yapacak çok sayıda insan vardır diye tahmin ediyorum. En azından ben bu kafadayım. Ama 100-200 dolarlık Google gelirleriyle bu işlere dalmak sadece demoralize ediyor insanı. Hani hiç gelmese daha iyi diyeceğim. Öte yandan, psikolojik olarak da olsa, bir para gelmesi şart; aksi takdirde “öyle ya da böyle, bu da bir iş” halet-i ruhiyesine giremiyorsunuz.

Blogmani’de insanlar girdi yazabilecek ve bloglarını tanıtabilecekler. Blog Kazanı ile Blograzzi’nin birleşimi gibi görebilirsiniz.

Önerilere, her zaman olduğu gibi, açığım.

INTERNET'İ LANETLEMEK

blog,toplum,tv,web | Etiketler: — 10 Aralık 2007

Her zaman söylediğim bir şey var: Türkiye’yi anlamak ya da hakkında konuşabilmek için, dünyaya bakmak gerek. Bunun da basit bir nedeni var: Ekonomi ve siyaset artık ülkelerin iç meselesi değil. Bu, ABD gibi devler için bile bir gerçek.

Kısacası, ülke olarak dünyayı -az da olsa- etkiliyoruz. Dünya da bizi etkiliyor-çokça.

Bir sonraki adımın ne olduğunu anlamak için çok daha güçlü ülkelere, mesela ABD’ye bakmak gerek. Elbette, ülkelere tek başına bakmak yeterli değil. Çokuluslu şirketlere, dev endüstrilere de bakmak gerekiyor; zira bazı çokuluslu şirketler, dünya üzerindeki birçok ülkeden çok daha zenginler ve bu para, dünya siyasetinde etkili ülkeleri kullanarak önemli bir etkileşim yaratabilmelerini sağlıyor.

Medyaya itibar etmemek, güvenmemek gibi bir prensibim var. Bu kanaldan gelen bilgiler öylesine güvenilmez ki, “inanmak” sizi tamamen yanlış fikirler oluşturmaya sürükleyebilir.

Medya önemli ve ben asli fonksiyonu olan “bilgi vermek” den bahsediyor değilim. Ben artık medya yoluyla gelen bilgileri, düşünmek için bir uyarıcı sinyal olarak görüyorum. Gazeteyi bilimkurgu dergisi gibi okuyorum; fotograflar, haberler, bilgi kırıntıları sadece aklıma gelmeyen bazı konular hakkında düşünme sürecini başlatmaya yarıyor. Eğer bu bilgileri güvenilir kaynaklardan doğrulayabiliyorsam, düşünme sürecinin sonunca bir kanaat sahibi oluyorum ve sonucu “güvenilir bilgi” olarak aklımın bir köşesine yazıyorum.

Bu açıdan bakarsanız, medyanın bizler açısından en tehlikeli gelişmesi bilgilerin güvenilmez olması değil, çeşit ve sayının az olması!

Eğer güvenilmez bilgi kaynağına sahipseniz, gelen bilgilerin hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğunu bilemezsiniz. Bu durumda, doğal olarak, o kaynaktan gelen her bilgiye derin bir kuşkuyla yaklaşmanız gerekir.

Şöyle bir örnek vereyim; bütün gazeteler “İran-ABD savaşı çıktı” diye bir manşet atarsa, bu bile savaşın çıktığına inanmama yeterli olmaz. Zira, tüm bu gazeteler haberi ortak bir kaynaktan almış olabilir ve kaynak dezenformasyon yapıyor olabilir. Eğer bu bilginin doğru olup olmadığı benim için önemliyse -ki önemli olmayabilir; önemsiz bulduğum haberleri yokmuş gibi değerlendiriyorum- elimden geldiğince bilgi toplamaya çalışırım. Mesela, İran’da yaşayan bir tanıdığımı ararım. Özellikle deniz üsleri çevresinde yaşayan ABD’de oturan tanıdıklarım varsa, üs çevresinde bir hareketlilik olup olmadığını sorarım. (Bu bilgi sadece bir savaş hazırlığı hakkında şüpheyi artırır; oysa muhtemel savaş İran’la değil de, sözgelimi Suriye ile de olabilir).

Medyayı hiç takip etmemek de, oradan aldığınız bilgilere körü körüne inanmak kadar tehlikeli!

Yalan da olsa, yanlış da olsa, olabildiğince çok fikrin, haberin ortaya atılması faydalı bir şey bence.

Geçenlerde yazdığım Ali Saydam eleştirisiyle birlikte, Internet’in ve bireysel yayıncılığın önemini tekrar düşünmekte fayda var.

Maalesef, özellikle Türkiye’de, bireysel yayıncılar ve Internet, hala “konvansiyel medya” demeyi tercih ettiğim kesimden besleniyor.

Bu durumu, biryere kadar normal karşılamak gerek: haber sitelerinin bile muhabir kadrosu yok, şöhretli yazarları yok, maddi imkanları, reklam gelirleri yok.

Dolayısıyla, haber kaynağının yine “konvansiyonel medya” olması, bu durumun doğal bir sonucu.

Asıl tehlike, “konvansiyonel medyadan” gelen yorumların aynen özümsenmesi. Daha açık bir ifadeyle, kişisel yayıncılar çok nadiren olayları yorumlayabiliyor, kendi görüş ve fikirleriyle zenginleştirebiliyorlar.

Yine bu durumun bir sonucu olarak, özgün bir bakış açısı ile karşılaşmıyoruz. Kişisel yayıncılar, konvansiyonel medyayı köşeye sıkıştıracak parlak fikirleri, çarpıcı görüşleri, kışkırtıcı yorumları üretemiyor ve bir tür “papağanlık” yapıyorlar. Genel olarak, durum bu. Söylenmeye değer şeyler söyleyebilen bir avuç insan da, maalesef yeterince farkedilmiyor.

Konvansiyonel medya ile rekabet, bu noktada tıkanıp kalıyor ve Internet, özellikle basının bedava kopyasının edinilebildiği bir yer olarak kalıyor. Oysa kişisel yayıncılar, başarılı olabilmek için gerilla taktiklerini benimsemek, farklı şeyler söylemek, insanları şaşırtmak zorundalar.

Sorun özetle şu: Internet’te sesini duyurmak isteyen insanlar, medyayı takip etmekten vazgeçmeli! İki tarafında avantajları var ve konvansiyonel medya, bunları sonuna kadar kullanıyor. Oysa, kişisel yayıncılar, rakiplerinin -kendilerinde pek az olan- silahlarıyla mücadele etmeye çalışıyorlar. Bunun sonucu kesin başarısızlıktır. Başarılı Internet girişimlerine bakın; hepsinin kovansiyonel medyanın tıkanıp kaldığı alanlarda alternatif üretilmiş fikirlerden çıktığını göreceksiniz.

Kişisel yayıncılar birgün bu gücü kazanacaklar. Öncelikle, Internet ile büyüyen kuşağın entelektüel macerasını tamamlaması gerekecek. Blograzzi gibi, ama daha spesifik çok sayıda örnek, bu süreci hızlandırabilir. Kişisel yayıncılar kesinlikle daha fazla fiziksel etkileşim içinde olmalılar. En azından, dernekleşme gibi konular gündeme gelerek hızla tamamlanmalı.

ALİ SAYDAM AĞZINDAN INTERNET

bilim,öylesine,web | Etiketler:, — 8 Aralık 2007

Engin Ardıç’ın Internet’i ciddiye almadığını üzülerek görmüştüm; zira ben Engin Ardıç’ı ciddiye alırım. Sadece “tepkisel” bir yaklaşımla, Internet’in varlığını, neler yapabildiğini yadsımak Engin Ardıç’ı büyütmez. Zira, Internet’in etkisi, gücü ve ünü Engin Ardıç’ı belki milyonlarca kez aşmış durumda.

Aynı gazetenin yazarı Ali Saydam, bugün daha “feci” bazı tespitlerde bulunmuş; ama kıvırma payı mahfuz. “Bana göre” gibi “yumuşatıcı” ifadelerle Internet’in çok da etkili olmadığını ileri sürmüş.

Ali Saydam fena halde yanılıyor. Herkes yanılabilir. Ama herkes yanıldığının kolay kolay farkına varmaz.

Lafı fazla uzatmadan hemen söyleyelim. Herhangi bir iletişim aracı güvenini yitirdi mi etkisini de yitiriyor…

demiş Ali Saydam. Bahse girerim, Noam Chomsky filan da okumamış. Basının aleni yalan söyleyip gerçekleri çarpıttığı sayısız duruma şahit olduk. Üstelik, basına güvenildiği ya da ne kadar güvenildiği konusunda bir istatistik yayınlayamadığınız sürece, ki iddianızda böyle bir kaynak göstermek ihtiyacı duymuyorsunuz, dediğiniz şey havada kalmaktadır.

Basının etkisi güvenilirliğinden filan değil; kitlelerin “duygularına” hitap edip onları harekete geçirebilmesinden ileri geliyor iddiasını ortaya atarsam, benim savımı nasıl çürüteceksiniz?

Öyle ya, basını yalanlayan yine basın değil mi. En basitinden, Zaman gazetesi defalarca afişe etmedi mi Cumhuriyet gazetesini?

Oysa Cumhuriyet gazetesi göreceli olarak tiraj artırdı; demek ki güvenilirliğini kaybetmiş değil. Ya da diğer olasılık, insanlar güvenilirliği filan iplemiyor! Etkili midir Cumhuriyet? Evet; ama sadece kendi okuyucusu için. Nasıl Zaman gazetesi, sadece kendi okuru için etkili olabiliyorsa. Çünkü mantıklı bir gerçek arayışı yerine, taraf seçme durumu var derim ben. Ama benim bu iddiam da, Ali Saydam’ın iddiaları gibi havada kalır. Hangisine inanacağınızı siz seçin.

O nedenle ‘trendy’ pek çok iletişim profesyonelinin tersine, Facebook gibi itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından bir etkisi olmayacağını; üzerine sayfa sayfa makaleler, kitaplar dahi yazılsa, bu durumun değişmeyeceğini düşünüyorum

diyerek devam ediyor Ali Saydam; ki %100 haklı!

Neden mi? Çünkü Facebook bir yayıncı değildir! “itibarı olmayan internet ortamlarının iletişim açısından etkisi olamayacağı..” kısmına ekstra dikkat!

Facebook’un itibarı olması gerekmez. Facebook, dediğim gibi, yayıncı değil. Sanal ya da gerçek kişilerin birbirine pasta, börek, rakı gönderdiği, insanların hiçbir aktivite ya da tartışma ihtiva etmeyen boş gruplara katıldığı bir curcuna. Facebook, aslında insan arama motorundan öte Bir şey değil. Facebook, bir tezle ortaya çıkmıyorki.

“Internet ortamı” nedir, lütfen biri bana anlatsın!

“İletişim açısından etkisi olmamak”.
Bilmiyorum; örneğin neredeyse bütün lise arkadaşlarımı Facebook’da buldum. Tam tersine, bu bireyler için son derece büyük bir iletişim kapısı açıyor. Sayın Ali Saydam, sizin yazınızın içine eski arkadaşlarımı arıyorum diye ilan versem kaç kişiyi bulurdum? Ya da kaç kişi bana ulaşırdı? Bir denemeye var mısınız?

Ha, “iletişim açısından” gibi muğlak bir ifade kullanarak belki duruma göre “manevra alanı” bırakmak istediniz. Bir de, “kitle iletişim aracı” olarak okuyalım; yani “Facebook, bir kitle iletişim aracı olarak etkisizdir” diyelim.

Etkisiz midir gerçekten? Bunu ben bilmiyorum. Elimde bunu ölçen bir istatistik yok. Sizde varsa açıklayın, istifade edelim.

Kaldı ki, Facebook, yine tekrar ediyorum, “kitle iletişim aracı” değildir; haber içerikli bir site, hatta bir komünite değildir. Facebook’u dilerseniz bir komünite oluşturma aracı olarak kullanabilirsiniz; sözgelimi “Bahse girerim Ali Saydam’ın Internet’i anlamadığını düşünen 100.000 kişi bulurum” diye bir komünite yaratabilirsiniz; ya da sadece eski dostları arayıp durursunuz. Facebook, sizin yerinize devrim yapmaz, askeri “göreve” çağırmaz, kitleleri aydınlatmaz ya da satanizmi teşvik etmez.

Facebook, BİLGİ YAYAN BİR SİTE FİLAN DEĞİLDİR.

Muteber bir reklam yayıncısı mıdır peki? Bunca zamandır reklam alabildiğine, üstelik büyük şirketlerden reklam alabildiğine göre, öyle görünmektedir. Birçok büyük şirketin reklam departmanı Ali Saydam ile aynı fikirde değil yani.

Bugüne kadar çevremde web sitesi ile blog arasındaki ciddi farkları bana bir çırpıda anlatacak çıkmadı. Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum: İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… Yani blogları kullanarak kurumsal ya da bireysel iletişimin yönetilebileceğini iddia eden ‘trendy’ arkadaşlara da inanmıyorum; ürünleri bu yolla pazarlayacağını ileri süren iletişim ‘sihirbazlarına’ da…

Blog ile site arasındaki farklar şekilseldir aslında; ama muğlak olduklarına katılıyorum. Yine de, Sayın Saydam’ın çevresinde Internet’i pek de kavramış birilerinin olmadığı açık.

“Her ne kadar ‘ölçmüyorsan yapma ya da söyleme’ ilkesini şiar edinsem de ölçmeden bir tespit yapmaktan kendimi alamıyorum

Yapmayın yahu! Yazınızdaki iddiaların hiçbirinde nesnellik ya da ölçülebilirlik yok ki!

“İnternet ortamında pozitif mesajlar ilgi görmüyor ve kulaktan kulağa yayılmıyor. Durum negatif mesajlar için farklı. Benim, zekâmdan çok tombilliğimden söz ediliyor olması bundandır… “

Pozitif – negatif mesaj nedir?

GNU/Linux, tamamen Internet üzerinde gelişen bir fenomen. Wikipedia da, Google’da öyle.

GNU/Linux sistemlerin gelişmesi, bu pozitif mesajlar sayesinde oldu.

Hatırlamıyor musunuz, Time’ın düzenlediği yarışmada 4 kelime İngilizce bilmeyen sürüyle Türk, Atatürk’e oy verdi. Yüzbinlerce. O zamanlar Türkiye’de internet kullanan 2 milyon insan yoktu.

Amazon, internette kurulup internet sayesinde büyüyen dev bir şirkettir.

Google’da öyle, YouTube’da.

Wikipedia, internet üzerinden yürüttüğü kampanya ile yaklaşık 35.000 kişiden bağış topladı.

Firefox, internet kampanyaları ile %35′lik pazar payı gibi bir rakama ulaştı; artık bir marka ve vakıftır. Web sunucusu piyasasının %70′ini elinde tutan Apache’de, internetteki olumlu mesajların doğru yerlere ulaşmasının sonucudur. Apache de, bir vakıftır ve gelirleri de az filan değildir.

Zekanızdan çok tombilliğinizden söz ediliyor olması konusunda başka olasılıkları da düşünmelisiniz belki.

Sonuç: Ben internet ortamının, yeri yurdu belli, etkileşimli web siteleri ve ciddi CRM programlarına dayalı yapılar hariç, rüştünü kazanıp haysiyetli ve itibarlı bir iletişim aracı haline gelene kadar etkisinin fazla ciddiye alınmaması gerektiğini düşünüyorum.

Sonuçtan çıkardığım sonuç:

1.Internet sitenizin fiziki bir binası bulunmalı. Önemli olan fikirler değildir, gayrimenkullerdir. (Dünyada mekan, ahirette iman). Yeni ortaya çıkan düzen (Internet), eski düzende mücadele eden erke göre uyarlanmalıdır.

2.Sitenizin itibarı açısından etkileşimli olması şarttır. Bu açıdan bakarsak, Google’ın, Technorati’nin, Veropedia’nın filan Akşam gazetesi kadar itibarı yoktur. Çünkü bu sitelere yorum yazamazsınız.

3.Müşteriniz olmasa bile, CRM (Müşteri ilişkileri yönetimi) yazılımı şarttır; üstelik bu yazılımın ciddi olması gerekmektedir. Sulu, muzip ya da lakayt CRM yazılımlarına dayanan siteniz değersiz olacaktır. Mesela, Tomshardwareguide, imdb, beyazperde.com filan gibi siteler hiç ciddiye alınmamaktadır, zira ciddi, hatta gayrı ciddi CRM yazılımları kullanmazlar.

Dolayısıyla, bu yazdıklarımın da bir önemi yoktur. Zira ben de CRM yazılımı kullanmıyorum. (neden kullanayım ki?)

Siz hangi CRM yazılımını kullanıyorsunuz Ali bey?

NEDEN BLOGCU DEĞİLİM?

blog,web | Etiketler: — 2 Aralık 2007

Aslında şaşırtıcı bir başlık oldu. Zira, blogcu olduğumu kabul ediyorum. Bazen de etmiyorum(!). Nasıl diyeceksiniz haklı olarak; şöyle:

Bertrand Russell, Bilim ve Din kitabındaki makaleleri blogger’dan bir hesap açıp yazsaydı, sadece blog girdisi olarak mı kalacaktı?

Pavarotti, aryalarını lucianopavarotti.wordpress.com adresinde, wav ve mp3 formatında yayınlasa, “vblogger” mı diyecektik?

Tersini de düşünelim:

Bu yazıyı, blogdan seçtiğim diğer yazılarla birlikte kitap haline getirsem, daha önemli biri mi olacaktım? (muhtemelen!), peki buradaki fikirler, fikirsel anlamda değer mi kazanacaklardı? Elbette hayır.

Demek istediğim şu: fikirlerin nerede yazdığı değil, muhteviyatı önemlidir.

Aslında bu konuda Levent uyandırdı beni. Yaptığımız işi “blog” diyerek küçümsüyorsun dedi, haklıdır. Şöyle bir Internet’i gezsem, bugün yazılmış blog girdileri arasında, para verip satın aldığımız gazetelerin köşe yazarlarının karaladığı köşe yazılarından çok daha nitelikli birsürü yazı bulabilirim. Oysa onların içi doldurulmuş bir “köşe yazarı” titri varken, bizler sadece “blogcuyuz”.

Burada bir yanlışlık var. Sözgelimi, Dali’ye, “kardeş senin resimlerin çok soyut, sana ressam değil de sözgelimi ‘sessam’ desek daha uygun düşer” deseler, ama Picasso’yu “ressam” kabul etseler, bu alenen Salvador Dali’yi küçük düşürmek olurdu. Çünkü, “sessam” sıfatıyla, o artık yüzyıllardır sanat olarak kabul edilmiş bir disiplinin icracısı değildir artık.

Bence, blogculuk da böyle bir kulptur. Maalesef, Internet’te sesimizi duyurmaya çalışan kişisel yayıncılar olarak, biz de böyle bir tuzağa düşmüş bulunmaktayız.

Burada cansıkıcı olan şu: blogun bir tanımı yok. Herkesin kafasında bir tanım var. Bunlar genelde şekli tanımlar. Evet; şekli olarak bir blogcuyum, zira bir blog altyapısı kullanıyorum. Ama bu bir “günce” filan değil. “Sevgili günlük” diyerek, kız arkadaşımla nasıl kapıştığımı anlatan girdiler filan yazıyor değilim.

Genel olarak deneme yazıyorum. Birgün kalkıp şiir de, masal da, hatta opera filan da yazabilirim ve ne yazarsam yazayım, birileri isyan etmedikçe, sadece bir “blogcu” olarak kalacağım. Sizler de öyle.

Açık konuşalım; klasik medya bizi kekledi ve punduna getirdi!

Artık tavrımızı ve sıfatlarımızı daha net belirlemenin, adını koymanın vakti geldi, geçiyor, hatta geçti bile!

Ben sadece blog altyapısı kullanıyorum. Blogcu muyum bilemem; zira çok sayıda tanım var ve hepsi de muğlak, geniş kapsamlı. Umberto Eco da kitap çıkarmasa, sadece blogcu olacaktı. Dante de, Kemal Tahir’de, Asimov ya da Lem’de.

Yaptığınız işin adının bulunduğunuz ortama göre koyulmasının herhalde bir örneği daha yok! Bu biraz, tornacıda silahının pimini yaptıran polise tornacı demeye benziyor.

Kaldı ki, “yazarlık” da gayet ucu açık bir iş. “Yazar” olmak için, yazdığınız şeyin basılması mı gerek? Örneğin bu blogu alıp kitap yaparsam yazar mı olacağım? Ya da hem yazar, hem blogcu mu?

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234567891011...Son »