Özellikle yazılı basında Internete karşı bir antipati olduğunu seziyorum. Küçümsüyor ve kalitesiz buluyorlar. Haksız da değiller: bugün “haber sitesi” diye ortaya çıkan çoğu sitenin içeriği tamamen çalıntı. Bloglarda çok ciddi bir kalitesizlik, tekdüzelik sorunu var. Özellikle haber sitelerindeki yorumlara baktığımda, çok ciddi algılama sorunları olan insanlar tarafından yazıldıklarını görüyorum bu yorumların; üstelik inanılmaz derecede berbat bir dille. Öyle ki, bizim zamanımızda o kadar yazım yanlışı yaptığınız ve düşük cümle kurduğunuz zaman, ilkokulu bitirmeniz mümkün değildi.
Yabancı site ve bloglarla bizimkiler arasında dağlar kadar kalite farkı var. Orada yapılan yorumlarla bizimkileri kıyasladığınızda, uçurum daha da büyüyor. En azından, kendi dillerini bilen ve yazabilen insanlar, yorum yapanların %90′ından fazlasını oluşturuyor.
Gelgelelim, medya Internet’le barışmak ve onu dürüst kullanabilmek zorunda. Bant genişlikleri ve Internet’in yaygınlığı arttıkça, bu çok daha kaçınılmaz bir hale gelecek.
Benim şu an algıladığım durum ise, gazetelerin web sitelerini sadece ek bir reklam mecrası olarak gördüğü. Bunun ötesine geçemedikleri gibi, reklamları da okuyucuyu kaçırmak için kullanıyorlar. Bazı sitelere girdiğimde, ard arda açılan Flash ya da JavaScript destekli reklamlar yüzünden yazıları okumam mümkün olmuyor, zaman zaman tarayıcım pes edip çöküveriyor.
Maalesef, Taraf gazetesinin künyesine baktığımda, onlara ulaşabileceğim bir mail adresi bulamıyorum. Daha da kötüsü, bir web siteleri yok. Taraf’ı özellikle örnek verdim; farklı olduklarını iddia ettikleri, benim de öyle düşündüğüm için.
Bence bütün gazeteler, tipik web sitesi formatlarını değiştirmeliler. Gazetenin Internet’teki varlığı ve basılı hali, birbirinden biraz farklı şeyler sunabilmeli. Bunun gazetelere iki avantajı olur; birincisi tiraj kaybetmezler, ikincisi hem gazete, hem web sitesi birbirini destekler. Her iki alanda da daha sağlam ve kalıcı durabilirler. Zira, Internet’teki haber siteleri muhabir ve yazar çalıştırıp, özgün içerik üretebilir hale geldiklerinde -ki bu er ya da geç olacak- mevcut gazetelerin tarihe karışması kaçınılmaz olacak. İlk dalgayı bilgisayar dergiciliğinde yaşadığımız için, bunun somut örneği zaten orta yerde duruyor.
Blog açtığımda düşünmeden yazdığım sayısız yazı oldu, hala da yazıyorum. Zira insanları sıkmamak, bazen bir haberi yorumsuz nakletmek, ya da sadece hit almak(!) gibi muhtelif nedenlerle, “fabrikasyon” yazılar yazıyorum.
Reklama oynuyorsanız, amacınız tamamen blogun içine birşeyler doldurmaksa, düşünmeden yazabilirsiniz. Beni rahatsız eden, yorumların düşünmeden yazıların içine sokuşturulması. Sadece yorumlar da olsa iyi, empoze edilen birsürü mesnetsiz iddia bile, blog aleminde kendisine çok geniş ve bol yer bulabiliyor.
Yorum,haber, iddia, beyanat gibi kelimelerin önce oturup ne olduğunu düşünmek ve sayısız uyarandan (medya, arkadaşlar vs) gelen sinyalleri tasnif etmek gerek.
Böyle yapılmayınca ortaya hem tuhaf durumlar çıkıyor, hem de bazı ortak şizofrenileri hep birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Eğer gün boyunca girdiğiniz her blog aynı yorumu gerçekmişcesine ve haber havasıyla aktarıyorsa, bunlar basın tarafından tekrarlanıyorsa -ki blogların kaynağını %99 klasik medya oluşturuyor maalesef-, bunları okuyup “gerçek” gibi algılayan çevreniz sürekli medya dogmalarını papağan gibi tekrarlıyorsa, toplumun şizofren olması da gayet normal. Ne kadar zeki, bilinçli ve farkında olursanız olun, bazen inanmak zorunda kalıyorsunuz. Bazen inanmak kolay geliyor. Bazen de gerçekleri söylemek güç,cesaret ve enerji gerektiriyor ve susuyorsunuz.
Çok güncel bir konu olduğundan ve hakkında bir blog girdisi yazdığımdan, Atatürk’lü İş Bankası reklamını örnek vereceğim.
Birçok blog, hiç düşünmeden YouTube’dan aldıkları videoyu bloglarına koydu ve “aman ne güzel bir Atatürk tiplemesi” gibi laflarla reklamı övdü.
Bakın, bu bir belgesel, film ya da amatör video filan değil; bu bir reklam. İnsanların ve kurumların kutsal bulunmasını doğru bulmadığım halde, Atatürk bu ülkenin kutsal değerlerinden biridir. Kutsal olmasa bile, insanların değer verdiği konuları manipülatif amaçlı kullanmak, ahlaki bir çarpıklıktır.
Eminim ki, bu açıdan olaya tekrar bakan arkadaşlar, yaptıkları yorumları tekrar gözden geçireceklerdir.
Maalesef, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada “güvenilir adam”, “güvenilir kurum” modelleri haddinden fazla ve amacını aşan bir inandırıcılık gücüne sahipler. Medyadan nefret eden insanlar bile, ister istemez onun gücünün etkisinde kalıyor; birilerinin onların yerine düşünmesini, onların yerine karar almasını, hatta onların yerine nasıl bir hayat yaşamaları gerektiklerini empoze etmesine razı oluyor.
“Vicdan” dediğimiz şey, beyin fonksiyonlarının sonucudur. Ben insanların düşünerek kendi çizgilerini çekmeleri gerektiğini, ama o çitlerin arkasında hapis kalmamaları gerektiğini savunuyorum. Zaman zaman hayata dair sac ayaklarınız değişebilir; bu zaman içinde değişiyorsa sorun yoktur; çünkü insan da, yaşam da dinamiktir. Ama koşullar karşısında “duruma göre” aşırı esnek olabiliyorsanız, bu bir karakter zaafıdır.
Bence artık daha fazla bilgi ve uyaran toplamak yerine, zamanımızın daha önemli bir kısmını düşünerek, kendimizi ve hayatı test ederek geçirmemiz gerekiyor. Farkında olmadan beynimizi güvenilirliği son derece tartışmaya açıp bir takım bilgi ve uyaranlarla meşgul ediyoruz; bırakın bunların kendi içinde doğru olup olmadıklarını, onlara dayanarak alacağımız kararların bizi nereye götüreceğini bile düşünemiyoruz.
Aslında son derece gergin, endişeli ve umutsuzum. 80′lerde oynanan oyunlar tekrar oynanıyor. Kitlesel linç kampanyaları, kendini sağ-sol olarak konumlandırdığı halde aslında sadece karşıt kampları aynı faşist,tahammülsüz ve mantıktan,akıldan uzak yöntemlerle savunan; bırakın “kavgayla çözmeyi”, sadece kavga edip yoketmeye çalışan şizofrenik ruh hali yeniden hortladı. Buna da, terör, “dış mihrak”, Barzani,Talabanı,Irak, ABD, hükümet, genelkurmay kulpları takılmaya çalışılıyor. Oysa sorun temel olarak, akıl ve vicdandan kopuk ruh halimizin eseri. Bu da sayısız dogmayı kabul ettiğimizden, anlamak için çaba göstermeyi göze alamadığımızdan, kendimizi çok değersiz ya da haddinden fazla değerli hissetmemiz yüzünden böyle.
Geçenlerde malum bir çevreye dokuz doğurtan Google, nihayet Pagerank’i güncelledi. Yalnız bu sefer pagerank güncellemesi kapı baca yıkmadı, “üleyn benim pagerank 5 oldu, cümle alem anladı benim bu işlerde yek olduğumu” nidaları atılmadı.
Neden?
Çünkü “Internet esnafı” dostlarımızın pagerank’leri bu güncellemeyle birlikte dibe vurdu da ondan!
Örneğin herkesin “blog aleminin kralı” dediği Problogger, 6′dan 4′e düştü.
Bu tip sitelerin “Türkiye mümessillerinin” ne hale geldiklerinden hiç bahsetmeyeyim, malum, fışkıran tükürüklerle uğraşmak istemiyorum.
Benim için önemli olan pagerank algoritmasının değişmesi değil. Bunun neden değiştiği ile ilgiliyim. Kafamda bazı teoriler olmasına rağmen, elbette Google’ın hesaplarını bilemem. Ancak tek bildiğim şu; link satan siteler Internet kadar eski ve Google’un bunca sene beklemiş olmasını, herkesin bildiği şeyi Google’ın bugün farketmiş olmasına bağlayamazsınız.
Medya değişiyor ve özellikle gazetelerin, dergilerin son derece ciddi açmaz ve kayıplarla karşılaşacaklarını senelerdir söylüyorum. Sözgelimi, engadget gibi siteler varken, donanım haberlerini takip etmek için artık kimsenin bilgisayar dergisi aldığı yok. Bilgisayar dergilerini örnek verdiğime bakmayın, otomobil dergilerinden kadın dergilerine kadar aynı tehdit birçok alanda mevcut. Tıp dergileri, tarih dergileri gibi çok kısıtlı bir okuyucuya hitap eden ancak güvenilir bilginin son derece önemli olduğu bazı kısıtlı alanlar, kendilerini şu an için güvende hissedebilirler; ta ki Veropedia bir iş modeli haline gelmediği sürece.
“Klasik medya” nın tek sorunu, bedava ve daha geniş içerikli web siteleri değil. Bir “kişisel yayıncılık” devrimi ile karşı karşıyayız. Bunu Türkiye’nin içine bakarak görmek pek mümkün değil ama, günümüzde eski ve köklü sitelerin hit rakamlarına yaklaşan, hatta geçen kişisel bloglar var. Bunun nedenini biraz da haberden çok yoruma önem verilmesine bağlıyorum. Evrim herzaman ileri doğru olmaz. (doğada tersi bir durum yoktur ama sosyoloji filan bahsettiğim türde örneklerle dolu). Bizi herşeyin arsızı yapan “modern yaşam biçimi”, bilgi alma şeklimizin de değişmesine neden oldu. Biryerde magazin ve gerçeklik iç içe geçerek, birbirinden ayrılmaz, homojen bir karışım haline geldi. Bu manzaradan hoşlandığımı, en azından çoğu zaman, söyleyemem zira bana göre toplu bir şizofreni yaşadığımızın belirtisi. Bilginin içinde “duygu” aramaya başladık. Bunu da insanın “uyarılma ihtiyacına” bağlıyorum. 21. yüzyılda o kadar fazla uyaran varki, beyin kendini koruma mekanizması ile bu uyaranları algılamamaya başlıyor. Çok basit bir örnek vereyim; eskiden -çok değil 15 sene önce- Playboy dergisinin kara poşetini görmek bile, “içinde ne var?” diyerek duyularımızı ve hayalgücümüzü harekete geçirirdi. Şimdiyse çıplaklık, hatta pornografi heryerde. Gazete bayinin vitrinine baktığınızda yüzlerce çıplak ya da yarı çıplak vucut görüyorsunuz; insan önce nereye bakacağını şaşırıyor, sonra da hiçbirine bakmamaya başlıyor!
Uyaranların olmaması ya da haddinden fazla olması sonuç olarak aynı etkiyi yaratıyor ve yeni uyaranlar arıyoruz. Evet; “haber” dediğimiz zaman çok çeşitli şeyler aklımıza gelebilir ama haberin klasik formatı üç aşağı beş yukarı biz varolduğumuzdan beri aynıdır. İnsanların artık daha görsel, bilgi derinliğinin daha az ama üzerinden başka yerlere dallanabilecekleri tarzda haberleri izlediklerini düşünüyorum. Bu dünyayı ve olayları algılama biçimimiz için bir tehdit olsa da, maalesef gerçek bu. Gazeteler ve televizyonlar, özellikle son 10 yılda klasik habercilik ilkelerini neredeyse tamamen terkettiler. Gelgelelim, Internet onlardan herzaman için daha özgür, hatta başıbozuk oldu. Çok kötü bir gelişme olsa da, insanlara küfür etme, haksız ithamlarda bulunma şansı vermediğiniz zaman ilgilerini kaybediyorlar. Belki bunun altında bir parça olaylar üzerinde etkisiz olduklarını bilme, karar alma süreçlerine katılamama ezikliği var. Küfür ederek, yorumlarında istediklerini, engelsizce ya da düşünmeden söyleyerek hiç olmazsa deşarj oluyorlar.
İşin diğer tarafında, “şöhret olmanın” artık “mecburi” hale gelmiş olması var. Dediğim gibi, artık insanlar önemli hissetmek için dikkat çekmek zorunda hissediyorlar kendilerini. Bunu nasıl yaptıkları çok önemli değil; çünkü doğruyla yanlış, güzelle çirkin arasındaki çizgiler yokolmaya yüz tutmuş durumda. YouTube’un başarısını, kendini gösterme açlığına bağlıyorum. Keza, FaceBook’ta benzer bir açlığı doyuruyor.
Bu kadar tantanadan sonra “e sence neden Google Pagerank algoritması değişti?” diye sorarsanız, şunu söylerim:
Google, kişisel yayıncılığın “gelecek” olduğuna hükmetti ve dev medya kartellerinin bu alana girmelerini zorlaştırmaya çalışıyor. Yani, atıyorum bundan sonra sizin açtığınız köpek blogu ile Yahoo’nun sayfasından link alan, Doğan Medya’nın açtığı köpek sitesi, sadece içeriklerine göre değerlendirilecek; Google, Doğan Medya’nın Yahoo’dan link almasını onu öne geçiren bir faktör olarak görmeyecek. En azından, eskiye göre daha az değeri olacak. Aslında, bu sayede Google, uzun vadede Fox gibi, Time Warner gibi “klasik” medya devlerine karşı ayakta kalabilecek; yani Google bireysel yayıncıları-bireysel yayıncılar Google’ı destekler gibi bir sembiyotik ilişki sözkonusu.
Düzeltme: Biyologumuz Serkan, iki konu hakkında beni uyarmış, sağolsun. Özellikle kelimeleri doğru yazma takıntısı olan biri olarak sembiyotik yazmama canım sıkıldı. Eşeklik bana ait değil tamamen, birçok yerde böyle geçiyor ama doğrusu elbette Serkan’ın dediği gibi. Bir de evrim konusu var. Lafı gevelemeden Serkan’In açıklamasını ekliyorum:
Toplu yanılsama ve Google Pagerank yazının en sonunda sembiyotik diye bir kelime geçiyor harf hatası olmuş o simbiyotik olacak. Simbiyozdan simbiyotik.
Bir de yazının ortalarında “Evrim herzaman ileri doğru olmaz. (doğada tersi bir durum yoktur ama sosyoloji filan bahsettiğim türde örneklerle dolu).”
Doğada tersinin söz konusu olduğunu söyleyen taraflar da var. Bu görüştekilerin örnekleri genellikle sistematik sıraya muhalefet eden böbrek gelişimi ya da Arthropod-larval dönem hariç- neredeyse tamamen bitki gibi yaşayan Urochordata olan böceklerin omurgasız ve daha düşük bir evrimsel basamağa sahip olmalarına rağmen üyelerinin omurgalı ve gelişmiş sayılmasıdır. Embriyolojik ve moleküler çalışmaların gösterdiği bu filogenetik gerçek kimileri tarafından yine sistematik sıraya kısmi muhalefet olarak düşünülebilir. Sanki geri doğru evrilmişler diye ileri sürülebilir. Ancak biyolojide neredeyse hiç bir şey %100 kesin değil ki bu konuda da biri haklı çıksın.
Wikipedia, Internet’in en “soylu” ve kesinlikle en yararlı projesi; zaten sık sık bahsediyorum. Maalesef bizde gelişmedi, gelişmemesi de doğal. Zaten muhtaç olduğumuz tüm bilgi damarlarımızdaki asil kanda mevcut; o yüzden okumaya öğrenmeye filan gerek yok.
Wikipedia’nın ciddi bir sorunu vardı: özellikle İngilizce wikipedia, son derece kaliteli olsa da, bazı maddelerin objektif ya da doğru olduğunu bilmemiz mümkün değildi. Ben bunu ciddi bir sorun olarak görmedim; bunun iki nedeni var: Birincisi, wikipedia’yı ansiklopedi niyetine kullanmadım. Birbiriyle bağlantılı maddeler içinde sıçrayıp, beni nerelere götürdüğünü görmeyi seviyorum. Bu süreçte, öğrenmekten çok fikir üretmekle ilgiliyim (iyi de, bilgin olmadan nasıl fikir üreteceksin demeyin, rastgele tıklayıp “aa füzyondan silikon memeye gelmişim ne güzel” demiyorum elbette!)
İkincisi, Wikipedia son derece aktif, hızlı ve etkin çalışıyor: üzerinde saçmalanan girdiler büyük bir hızla deşifre edilip kategorilere ayrılıyor. Ama buna güvenmeyin. Yani ciddi bir araştırma yapıyorsanız hala referans kitapları ve ansiklopedilere ihtiyacınız var. Öte yandan, Wikipedia’nın sunduğu maddeler arasında hızla dolaşma, bağlantı arama gibi özellikleri sunabilen, hatta yanından geçebilen herhangi bir araç, bilgi kaynağı ya da kitap yok.
Veropedia, aylardır duyduğum ama nedense ziyaret etmeyi sürekli unuttuğum çok güzel bir proje. Maddeler yine Wikipedia’dan alınıyor, doğruluğu akademisyen ve konunun uzmanları tarafından kontrol edildikten sonra Veropedia’da yayınlanıyor. Yani, Veropedia’yı ansiklopedi gibi kullanmanız, hatta belki ansiklopediden daha fazla güvenebilmeniz mümkün. Örnek vermek gerekirse, bizde yayınlanan bazı ansiklopedilerdeki hatalar, yayıncıları tarafından zaman içinde düzeltildiği halde, bizim haberimiz olmuyor; ’da ise böyle bir sorun yok.
Haliyle Veropedia’daki (ya da “Verified Wikipedia’ diyelim; muhtemelen isim bundan türemiş) girdi sayısı Wikipedia’daki gibi namütenai değil. Yine Wikipedia’da olduğu gibi, kayıt olup kafanıza göre yazıp çizemiyorsunuz; Veropedia, kullanıcılara kapalı. Elbette bu iyi bir şey.
Veropedia’da şu an 3800 civarı madde var. Unutmazsam bu gece komple hard diskime indirmek niyetindeyim!
Şu an sadece İngilizce; ancak başka dillerde de yayınlanması planlanıyormuş. Sayfa tasarımını pek tutmadım.
Wikipedia’dan farklı olarak, reklamların varlığı dikkatinizi çekecek. LÜTFEN VEROPEDIA REKLAMLARINA TIKLAYARAK SİTEYE DESTEK OLUN! Bu insanlar, herhangi bir çıkar beklemeden muazzam bir enerjiyle son derece yararlı içerik üretiyorlar. Üstelik, bu düzeyde bir sunucunun, bant genişliğinin giderleri bile çok ciddi rakamlar. Ben birkaç Amazon reklamına tıklayarak kendi çapımda destek oldum Veropedia’ya.
Facebook’u çok geç öğrendim (erken öğrensem bu satırları fezadan yazıyor olurdum)
Uzun süre girmeye üşendim; çünkü bu tip sitelerin kayıt mevzuatı beni sıkıyor. Sonunda dayanamayarak, üstelik “gerçek adımla” kayıt oldum.
Aslında facebook denen site, Yonja’nın başarılı olma nedenini iyi analiz edip, daha da “amaçtan uzaklaştıran” bir yaklaşımla bombayı patlatan bir açıkgözün eseri. Uzun yıllar boyunca sayısız “arkadaşlık” siteleri açılıp açılıp kapandılar. Bunların başarısız olma nedenleri de gayet açıktı: siteye kayıt olduğunuz anda, sap ve abazan olduğunuz gerçeği kabak gibi ortaya çıkıyordu. Kadınlar bu konuda daha da “duyarlı” oldukları için, doğal olarak bahsettiğim siteler ormana döndüler ve kendi kendilerini yokettiler. Yonja ise, “vallahi abazan değiliz, arkadaşa bakıp çıkacağız” havası yaratarak, kayıt olan insanların gönlüne su serpti ve çok kısa sürede bir Internet fenomeni haline geldi.
Facebook, bu “fikri” bir adım öteye taşıdı. Aynı “gerçek dünya” gibi. Orada olmak artık ekstra bir hadise değil; hatta ben aradığım herkesi buldum. Hiç ummadığım tipleri bile. Kısacası, sosyal bir kulüp havasında, hesapta nezih filan. Saplar giremezmiş, damsız alınmazmış gibi bir hava esiyor.
Bir de milletin bayılıp benim çözemediğim bir eklenti düzeni var. 3 milyonuncu eklentide filan sıkılıp bıraktım. Bu arada, beslediğim ejderha herhalde güdük kalıp mahallenin ayılarına yem olmuştur; çünkü bir süredir hayvancağızın karnını doyurduğum yok. Bir de vampir filan eklemiştim; “ulan bunun güçlenmesini mi bekleyeceğiz” diyerekten, onun bunun, zaman zaman da sağlam vampirlerin üzerine saldım; tabii çocukcağızı kan bankası yerine koyup kanını hüüpt diye emdiler. Daha neler koydum bilmiyorum.Bazı insanların milyonlarca ıvır zıvırı var. Özellikle bira ısmarlama eklentisi bir hayli popüler. Gördüğüm kadarıyla islami cenah henüz yeterince adapte olamamış; örneğin zemzem suyu ısmarlama gibi bir eklenti olabilirdi.
Birazdan sayısal loto oynayacağım ve eğer büyük ikramiyeyi tutturursam, çalışmaya ihtiyacım kalmayacak. 6 ay boyunca, kültür ve ananelerimizi (anneanneyi yanlış yazmışın diye atlayında azarlayayım) tanıtacak birtakım eklentiler geliştirmeyi düşünüyorum. Şöyle ki;
1.Kristal şekerlik eklentisi: Hergün toplayacağınız sabit bir krediyle, şekerliği çikolata ve şekerle dolduruyorsunuz. Listenize ekli kişiler bu şekerlikten istedikleri çikolata ya da şekerlemeyi alıyorlar; ancak bazıları sahte imalathanelerde üretildiklerinden, arkadaşlarınızın bazıları zehirleniyor. Ölümle kör olmak arasında çeşitli kademeler mevcut. En çok şekerlemeyi yiyip zehirlenme puanı da en düşük çıkan, kıllı göbek ödülünü alıyor.
2.Niyazi: Üzerinde yol olan ve Niyazi yazan bir simgeye arkadaşlarınız tıklıyorlar. Bir nevi fortune cookie ama sadece hangi yola gittiğiniz yazılı. Yollar arasında, hak yolu, cefa yolu, sefa yolu, ipek yolu, koşuyolu gibi seçenekler var. Bok yolu çıktığında artık simgeye tıklamanız mümkün olmuyor ve listedeki diğer kişilerden “bok yoluna gitti Niyazi” başlıklı spam e-mailler alıyorsunuz.
3.Kerizma: Arkadaşınızın sayfasını her açtığınızda, aslında tamamen gerçeğe aykırı bir soru çıkıyor ve bunu bilip bilmediğiniz soruluyor. (Zencilerin 3000 yıl önce Türk olduğunu biliyor muydunuz?) gibi. Eğer kerizlik yapıp evet’e tıklarsanız, kerizma puanınız yükseliyor. “İyi de bir tıklayan bir daha tıklamaz ki” diyebilirsiniz; bu doğru değil. (Bknz Türk Siyaset Tarihi)
4.Osuruk spreyi: Kadınlarla yakınlık kurmaya çalışan bazı hanzo arkadaşlara şiddetle tavsiye edeceğim bir eklentidir. Bu eklenti sayesinde, sadece kadınlara olmak şartıyla, parfüm şişesi gönderiyorsunuz; üzerinde Tresor, Amarige, Dolce & Gabbana filan yazıyor. Hatun kişi şişeyi aldığında “koklamak ister misin?” diye bir pop up çıkıyor. Hatun kişi evet’i tıklarsa önce bir osuruk sesi duyuluyor, arkasından Internet Mahir (Mahir Çağrı) kellesi çıkıyor ve “osurdum, I kiss you” diyor.
5.Zibido: Listenizdeki kadınların sizden ne kadar hoşlandıklarını ölçen hoş bir eklenti. (Nasıl yani demeyin işte, bilmiyorum, “hoş bir..” diye başlayan cümleler böyle durumlarda kullanılır zaten)
6.Elektro-küfürbaz: Teroriste en çok küfür edenin bol bol puan kazandığı eğlenceli bir Java oyunu. Ettiğiniz küfür sayısına göre kırmızı kurdele alıyorsunuz. Ayrıca ziyaretçileriniz edilen küfürlere yorum yazıp ince belli bardakça çay ısmarlayabiliyorlar. Terörist yerine listenizden bir tanıdığınızı da seçebiliyorsunuz.