Atina Üniversitesinde bir adamın heykeli var: Rigas Verestinlis. Rigas, Osmanlı İmparatorluğuna karşı belki de en ciddi ayrılıkçı hareketi başlatan adam. Kesinlikle hümanist biri filan değil; eski bir askeri müfettiş ve şiddete meyiliyle tanınan bir adam Rigas.
Rigas, Yunanistan’da haklı olarak milli kahraman kabul ediliyor; zira
Yunanistan’ın Osmanlı’ya başkaldırmasında en büyük pay sahibi bu adam. “Bizden asker alıp topraklarını genişletiyor ve bize de birşey koklatmıyorlar” düsturu ile başkaldırıyor. Sonuç? Yakalanıyor, işkence görüyor ve öldürülüyor.
Resmi tarih söylemiyle bulanan kafaların ezberini bozalım: Biz yedi düvele karşı savaşmadık. “Milli tarih doktrini” buna inanmamızı istiyor ama, 1. Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı farklı savaşlar. Çanakkale savaşı ile gururlansak da, bu savaş Kurtuluş Savaşı muharebesi değil. 1. Dünya Savaşında bir muharebe. Mustafa Kemal, eğer yanlış hatırlamıyorsam, o savaşta yarbay. Bağlı olduğu kişi ise, Limon Von Sanders; bir Alman subayı.
Neden Çanakkale de savaştık? Enver Paşa ve arkadaşları, askeri, siyasi ve ekonomik olarak çökmekte olan imparatorluğun, eğer Almanlar ile işbirliği yaparlarsa kurtulma şansı olduklarını düşündükleri için. Devleti oldu bittiye getirip ülkeyi savaşa soktular. Yani aslında kaşınan bizdik; yoksa İngiliz ve Fransızların bir de Osmanlı ile uğraşmaya hiç niyetleri yoktu.
Ha, eğer kabine Churchill’i dinlese, muhtemelen İngilizlerden yana olacaktık; ama bu sefer çöküş savaşla değil, savaş sonrası ekonomik kıskaçla gelecekti; zaten savaştan önce bile Damat Ferit’in de işbirliği ile, İngilizler Osmanlı ekonomisini ele geçirmişti. Ancak Churchill’in tezi dinlenmedi ve Osmanlı Almanya’nın yanına itildi. David Fromkin bu olayları gayet detalı şekilde anlatır; merak edenler inceler…
Enver ve arkadaşları yanlış yoldaydı, ama işin doğrusu Osmanlı’nın ipi de çekilmişti. Aslında yaptıkları zar atmaktı ve kaybettiler. İttihatçılar sıvıştı ve oluşan otorite boşluğunu iyi değerlendiren Mustafa Kemal, Kazım Karabekir ve İsmet İnönü gibi askeri becerilerinden sual olunmaz komutanları da bir şekilde kendine inandırıp Kurtuluş Savaşını başlattı.
Küçümsemek için söylemiyorum ama, Kurtuluş Savaşı aslında bir Türk-Yunan savaşı idi. İngilizler, savaşmadan istediklerini almak üzerine bir strateji geliştirmişti ve Osmanlı işi yokuşa sürerse, Yunanistan’ın ipini bırakmakla tehdit ediyordu. Koskoca Osmanlı’nın düştüğü duruma bakın: Bulgaristan’a bile yenilmiş, Arabistan’a asker gönderemiyor, gönderdikleri ise lojistik sorunlar ve İngilizlerin satın aldığı Arap kabileler yüzünden daha savaşamadan katlediliyor ya da hastalık, açlık gibi nedenlerle yollarda ölüyorlar.
Dönelim Rigas’a…
Osmanlı toparlanamaz mıydı? Sanmıyorum. Ganimet ekonomisine dayalı sistemi çökmek üzereydi zira Viyana’da çakılıp kalmıştı. O esnada, Avrupa, daha büyük ganimetler peşindeydi. Kanuni, Elisabeth’e yardım etmeyerek tarihi bir fırsatı kaçırıyordu. İngiltere, dönemin süper gücü İspanya’yı durdurmuş ama yokedememişti. Oysa Osmanlı savaşa girse, İspanya büyük ihtimalle istila edilecek, gümüş ve altın kaynakları Osmanlı ve İngiltere eline geçecek, Fransa merkantilizm dönemini yaşamadığı için zenginleşemeyecek ve İspanya ile Hollanda’nın esamisi okunmayacaktı.
Ama olmadı. Çünkü yürüye yürüye Viyana’yı almaya kalkmak askeri bir fiyaskoydu. Sonuç? Osmanlı’ya artık yağmalayacak yer kalmamıştı; oysa Avrupa ülkeleri Karayip denizi savaşları sayesinde sürekli zenginleşiyordu.
Oysa tam çöküş başlarken, astığı astık kestiği kestik yarı özerk Mısır hidivleri, icabında halktan da destek alınarak yerinden edilse, oraya daha insani bir yönetim getirilse, Osmanlı nefes alamaz mıydı? Kuşkusuz alırdı. Ama Osmanlı, kendi atadığı eşkiyanın suyuna gitmeyi tercih etti. Ona söz geçirebileceğini sandı, olmadı.
Arabistan’da da aynı hata yapıldı. İngiltere, bugün Suudi Arabistan’ın olduğu yerde, iki büyük aşireti kontrol etti ve Osmanlı savaş patlayana kadar kılını bile kıpırdatmadı. Sonunda diğer tarafa karşı Vahabileri destekleyen İngiltere, bölgede kesin iktidar sağladı ve bugünkü faşist ve şeriatçı Suudi Arabistan’ın temellerini attı. Bugün orayı hala Vahabiler yönetiyor. (Usame Bin Ladin’in – ki aslen Yemenliler- Vahabilere ayar vermeye kalktığı için ülkeden atıldığını biliyor muydunuz? )
Osmanlı, “zor durumdayım” diyemedi. Burnu bunun için fazlasıyla büyüktü.
Bununla da kalmadı, heryerde “elebaşlarını” öldürerek düzeni sağlayacağını zannetti. Evet; Fatih Sultan Mehmet’de Vlad Tepes’i öldürtmüştü ama o zaman Osmanlı tek ve mutlak süpergüçtü. Sonuç olarak, artık Osmanlı, Bulgarlara bile yenilen bir orduya sahipti.
Oysa 100 sene sonra, konfederasyon ordularını yenen Lincoln, muzaffer olmasına rağmen, Güney’e çok daha ılımlı yaklaştı ve ABD devleti bütünlüğünü korudu. Evet; ABD, tek bir devlet değil, adından da anlaşılacağı üzere bir “devletler topluluğudur”.
Osmanlı, çöküyor olmasına rağmen, o feraseti gösteremedi.
Gidip Rigas’ı manipüle etmek yerine onu öldürerek bir halk ayaklanmasını tetikledi. Çok sonraları, Teşkilat-ı Mahsusa ile büyük bir nefret yarattı ve verdiği acılar kendine yöneldi. Edirne’ye kadar dayanan kıçıkırık Bulgar ordusu, Osmanlı askerlerini kireç kuyularında kör etti.
Kendi içindeki dinamikleri de bastırmayı denedi, beceremeyince ite kaka Tanzimat ilan etti ama ilk fırsatta onu da defetti.
Bu sefer, Osmanlı’nın bütünlüğü için savaşan insanlar bile, Osmanlı’ya karşı tavır almaya başladılar.
250 sene sonra, hala aynı şeyleri yaşıyoruz. En az 15 senelik bir süreçte, Irak yıkıldı ve yerine Kürt devleti kuruldu. Türkiye, bu “casus belli (savaş nedeni)” diye bağırıp çağırsa da, sonunda “aşiret reisi” dediği Barzani ve Talabani’yi tanımak zorunda kaldı.
Oysa, durum hiç buraya gelmeyebilirdi. “Kürtleri baskı altında tutuyor” diye gidip dünyanın en berbat diktatörlerinden biri olan Saddam Hüseyin’i destekledi. Şimdi zannediliyor ki, ABD, Saddam’ı tek başına devirdi. Kahraman gibi karşılanan ABD askerlerini görmüyoruz ama fosfor bombaları ve ölen 1 milyon insan gözlerimizin önünde. Ama olaylar tek taraflı değil.
Türkiye, ABD ve bölgedeki Kürtlerle, Türkmenlerle ve PKK ile alakası olmayan peşmergelerle anlaşıp bu diktatörü devirse, ne olurdu? Muhtemelen topraklarımızı Kuzey Irak’a doğru biraz daha genişletir, bölgedeki Türkmenleri güvenceye alır ve Kuzey’deki Kürtlerle bir konfederasyon kurabilirdik.
“Küçük olsun ama bizim olsun” mantığı yine “yemedi” yani.
Tıpkı Kıbrıs konusunda direnip, herkesi ve kendimizi huzursuz ettiğimiz, herkesi ve kendimizi de zarara uğrattığımız gibi, Irak konusunda da tarihi bir yanlış yaptık.
Çünkü maalesef “ulusal çıkar” denilen şeyin pek ulusla filan ilgisi yok.
Padişahların bile tahttan indirilip öldürüldüğü bir düzende, Patrona Halil isyanının “birkaç başıbozuğun yağma girişimi” diye üstünün örtüldüğü bir mantıkta, halka birşeyleri doğru anlatmak da pek mümkün görünmüyor.
Aslında Osmanlı, topraklarından koparıp üstün yetkilerle donattığı bir kesimin kurbanı oldu. Halkından o kadar korkuyordu ki, ta Selçuklu’dan bu yana Nizamülmülk eliyle pişirilen karmaşık bürokrasi sistemini köksüz yabancılara emanet ederek, ayaklanmaları öneleyeceğini zannetti. (Osmanlı’nın ilk dönemdeki en büyük korkusu, diğer güçlü Türk boyu olan Karamanlardır) Ama bu da işe yaramadı, çünkü gerek milliyetçiliğin yayılması, gerekse Osmanlı’nın fakirleşmesi sonucu, o köksüz insanlar “köklerini keşfetti”.
Dürüst olalım; Türkiye, Güneydoğu halkını aşiretler eliyle yönetebileceğini sanmasa, Güneydoğu köylüsü 200 yıl öncesini yaşamasa, bugün muhtemelen oradaki Kürtler Kürt ya da Türk olduğu üzerine filan kafa yormayacak, batıda yaşayan insanlar gibi hangi fotograf makinesini alacağını, geceyi kiminle geçireceğini düşünecekti. 30 senedir süren savaşı hala büyük bir inatla sürdürmeye çalışan bir Türkiye bu. Üstelik Kuzey Irak, halkın daha da çileden çıkması ve ekonomik şartlar nedeniyle artık daha da zor o düzeni sürdürmek. En şahinler bile farkında ki, biz bu savaşı kaybediyoruz. (İşin ahlaki,insani,ekonomik başlıklarını tartışmıyorum bile)
Yani tarihten ders almış mıyız? Almamışız. Umarım birgün alırız.