Basitgiller ailesi, o gece biryere davetli olduklarından 7 yaşındaki çocukları Muhittin’i arkadaşlarından birinin yanına bırakmak zorundaydılar.
Hacı Muhittin, karısı Ayla Basitgil’in arkadaşları olan Batıkan çiftini sevmediğinden, oğlunu Bekir’e bırakmak istiyordu.
Ayla ise Bekir’i sevmezdi. Üstelik nedenleri vardı: Batıkan çiftinin aksine Bekir bekardı. Hiç çocuğu ya da ailesi olmamıştı. Eski bir özel kuvvetler görevlisiydi ve psikolojik sorunları ortaya çıkınca, biraz da üstlerinin “kıyağıyla” erken emekli edilmişti. Aslında, gerçek neden alkolik olmasıydı.İyi bir eğitim almıştı ve yaptığı işi sorgulamak hayatını çekilmez hale getirmişti.
Bekir’in çocuklara karşı özel bir ilgisi filan da yoktu.
Hacı Muhittin, karısının baskılarına karşı en ufak bir taviz vermiyordu ve Ayla artık pes etmek üzereydi. Çocuk Bekir’de kalacaktı.
Tam o sırada, ikisinin de kulağı, açık olan televizyondaki “silah vahşeti” kelimelerine takıldı. Dikkatle haberleri izlemeye başladılar.
8 yaşında bir çocuk, babasının silahıyla oynarken kendini vurmuş ve hastaneye yetiştirelemeden ölmüştü.
Hacı Muhittin’in ilk aklına gelen şey, Bekir’in evinde 3 tabanca, 1 tüfek ve sayısını tahmin edemediği diğer silahlar oldu. Sustu. Karısı haklıydı. Haberi duyan Ayla, kocasına yüklenmeye fırsat bulamadan, Hacı Muhittin çocuklarını Batıkan’lara bırakmaya karar verdi.
Batıkan çifti borsacıydı ve boğaz sırtlarında, yüzme havuzlu bir villada yaşıyorlardı. İkisi de ABD’de okumuş, evlenirlerse, ailelerinin destekleriyle de daha hızlı yükseleceklerini düşünerek evlenmiş, iki de çocuk yapmışlardı. Çocukları İsviçre’de ilkokula başlamıştı.
Çocuklarını Batıkan ailesine bırakan Basitgiller, huzur içinde yola koyuldular; ancak ertesi sabah çocuklarının havuzda boğularak öldüğünü öğrenerek yıkılacaklardı. O günden sonra, gerçek verilerle, “algıları değişiren” verinin farkını çok iyi anlayacaklardı.
ABD gibi, dünyanın en fazla silaha sahip sivil nüfusunun olduğu bir ülkede bile, 10 yaş altında bir çocuğun, silahla kendini vurma olasılığı, 1 milyonda birden daha küçük bir rakam. Oysa bir çocuğun havuzda boğulma riski, 25 kat daha fazla: 40.000′de bir.
Çoğu zaman, sebep sonuç ilişkisini kurmakta yetersiz kalıyoruz ve yine çoğu zaman, algılarımızın esiri oluyoruz. Silahın, bir çocuk için, yüzme havuzundan daha tehlikeli olduğunu düşündürten şey nedir? Üzerinde biraz düşünürsek, silah göreceli olarak daha az riskli: genelde gizli bir yerde bulunur, emniyet kapalıdır, çoğu silahın namlusuna mermi sürülü değildir, hatta şarjörü üzerinde değil ya da top dolu değildir.
Gelgelelim, yüzme havuzlarının tehditkar bir havası yoktur. Silah ölümle özdeşleştirilirken havuz eğlence, ferahlamak gibi olumlu şeyleri çağrıştırır.
Buna bir de medya etkisini ekleyin: havuzda boğulan bir çocuğun “fazla bir haber değeri” yoktur; ama kendini silahla vuran bir çocuk, “dikkat çekici, dehşet vericidir”.
Havuzda boğulmuş olsun, ya da kendini silahla vurmuş olsun; her iki durumda da suçlu, eşya değildir: boğulma (sonuç), havuzdaki sudan kaynaklanmaktadır (sebep). Keza, çocuğun kendini vurmasının (sonuç) nedeni, tabancadır. Ortalama insanın sebep-sonuç ilişkisi kurma çabası, istatistiksel verilere, çıkarımlara, analize değil, algılarına, önceki tecrübelerine, başkalarından duyduklarına dayanır. Yani büyük ölçüde subjektif, hatalı, hatta çarpıtılmıştır.
Aslında, her iki durumda da, çocuğun ölümü (sonuç), kendisine bakmakla yükümlü kişinin ihmalinden kaynaklanmaktadır (“gerçek” sebep).
Uydurduğum örnekte, Bekir’in “uygun” görülmemesi, kişi ile ilgili bazı önyargılardan kaynaklanmaktadır. Bekir’in “ilk bakışta”, toplumsal sağduyuya aykırı bazı yönleri, büyük ihtimalle, Batıkan çiftinin “haksız yere” idealize edilmesine neden olmuştur: Eğer Bekir alkolik olmasa, psikolojik sorunları olduğu ve evde silah bulundurduğu bilinmese, muhtemelen Batıkan çiftinin de eksileri daha öznel bir şekilde değerlendirebilecek ve belki de çocuk Bekir’e emanet edilecekti.
Gelgelelim, Bekir ile ilgili önyargılar, aslında bir çocuğa gerektiği gibi bakamayacağı hakkında en ufak bir ipucu bile içermemekte. Milyonlarca asker, polis, devlet görevlisinin evinde silahı var ve çok az çocuk bu silahlar yüzünden ölüyor ya da yaralanıyorlar (eğer evde silah bulundurmak, çocukların ölümüne neden olsaydı, evinde piyade tüfeği bulundurmakla yükümlü İsviçreli erkekler yüzünden, İsviçre’de ateşli silahlar yüzünden ölen/yaralanan çocukların astronomik rakamlara ulaşması beklenirdi)
“Psikolojik sorun” kısmı ise tartışmalı: hepimiz biliriz ki, bazı psikolojik sorunlar, bazı insanları, bazı durumlar için ideal kılabilir. Örneğin, bir uzay mekiğinin kalite kontrol işini obsesif birine vermek, çok yerinde bir karar olabilir! (Öte yandan, Lamborghini fabrikası değilse, böyle birisi otomotiv sektöründe “zararlıdır”). Bekir’in “psikolojik sorunları” büyük ihtimalle onu çok daha koruyucu biri yapmıştır. Bunu bilemeyiz; ama Bekir’e karşı beslenen önyargı, bu “sorunların”, “olumsuz” olarak yorumlanmasına neden olmuştur ki, bu da belli bir bilimsel çıkarsama, analiz ya da veriye dayanarak yapılmamıştır.
Hatta bu önyargılar, Bekir’in diğer adaylardan çok daha avantajlı olabileceği bir noktanın da atlanmasına neden olmuş olabilir: dikkat. Sürekli olarak öldürülme tehlikesi yaşamış birinin, sadece kendisini değil, yanındaki insanları da korumakla yükümlü birinin, çocuklarını çok küçük bir yaşta yabancı bir ülkeye yollayan birinden çok daha dikkatli,korumacı ve proaktif olacağı söylenebilir.
Sağduyunun değerini abartıyor, daha da kötüsü, çatışma yaşadığımızda, kazanmak adına kendi lehimize kullanıyor olabiliriz. Denenmiş bazı kalıpları sorgulamadan doğru olarak kabul etmek yaygın ve rahatlatıcı olmakla beraber, riskin gerçekleşmesinin kabul edilemez olduğu durumlarda, “rahatlığımızdan” kurtulup, “gerçek” verilere dayanmak durumundayız.
Hocam mükemmelsiniz. Nedense verdiğiniz örnek bana “Taken” adlı bir filmi hatırlattı. Eski CIA ajanı bir adam eşinden boşanmıştır. Eşiyle bu adamın 17-18 yaşlarında bir kızları vardır. Adamın eşi zengin bir adamla evlenmiştir. (Arada bir kaç ayrıntı var elbet.) Adam çok ayrıntıcı ve kimseye güvenmeyen bir tiptir. “Dünya’ nın nasıl bir yer odluğunu biliyorum” der. Bir şekilde zorla adamı eşi de kandırarak kızını yurt dışına seyahete gidebilmesi için izin kağıdını imzalatır (18 olmadığı için ebeveynlerin izini gerekmektedir). Tabi kızını müzelerde gezeceğini sanan eski CIA ajanı (ya da herneyse
) adamımız kızının son anda U2 konser turnesini takip edeceğini anlar. Kız arkadaşıyla Fransa’ ya gider ve gider gitmez adam telefonlarla kızını sık boğaz eder. Ardından kızı kadın ticareti yapan Arnavutlar tarafından kaçırılır felan. Eminim izlemişsinizdir. İzlememişseniz de tavsiye ederim.
Önyargı oalyı gerçekten kötü bir şey. İnsan bunu öyle kolayca da aşamıyor. Ama deneyimden elde edilen önyargıya bir şey diyemem. Televizyon, internet ya da fısıltı gazetesi sadece duyduğumuz da hoşumuza gidecek, dikkatimizi çekecek, kanımızı donduracak şeyler veriyor bizlere.
Bir arkadaşım bana televizyonda gördüğü haberleri kastederek; “Cinayetler ne kadar çok çoğaldı, Dünya iyiye gitmiyor” dedi. Ben de ona bunun bir yalan olduğunu ve dünyanın varolduğundan beri çokça cinayet işlendiğini, aslında dünyanın cinayeti baz alırsan kötüye değil iyiye gittiğini söyledim. Çünkü insanlar daha eğitimli ve eskiyle karşılaştırdığında herkes daha bilgili ve topluma uyma bilinciyle yetişmiş. Artık daha katı yasalar daha çok yaptırımlar var. Teknoloji gelişiyor ve suç işleyen izini kolayca kaybettiremiyor. Her tarafta kameralar var her yerde uydular var. Bu da böylece caydırıcı bir unsur oluyor öyle değil mi? Tabi bu sadece bir olasılık. Cinayet işleyecek insanın da kendi sebepleri ve göze alacağı şeyler vardır elbet.
Neyse klavyenize sağlık. Güzel yazıymış