Neredeyse 30 yaşına kadar, özgüvenimin çok eksik olduğunu düşündüm. Bunun bazı “pratik” nedenleri vardı: insanlarla kolay kaynaşabilen biri değilim. Tanımadığım insanlara, özellikle tanımadığım kadınlara karşı biraz tutuğum.
Hayatta hiçbir zaman, “bu benim yetenek ve zekamı aşar” dediğim bir sorunla karşılaşmadım. Genelde problemlerle uğraşmak en rahat olduğum alanlardan biri. Üstelik, problemi çözerken diğer insanlarla da uğraşmak zorunda değilsem, deniz kenarında boş boş bira içmekten daha fazla zor gelmiyor. Çalışmayı sevdiğimi, enerjimin tahmin ettiğimin çok ötesinde olduğunu, üstelik beni meşgul eden sorunlar yoksa huzursuz olduğumu çok geç farkettim. İnsanlardan yeterince uzaklaşana kadar, herkes benim tembel, maymun iştahlı, isteksiz ve amaçsız olduğumu söylerdi.
Bu kısmen doğru olabilir; çoğu zaman “makul insanların” gideceği yollardan gitmedim. Kumardan nefret ederim ama risk almayı belli ölçüde seviyorum. Örneğin, herkesin deneyip çok memnun kaldığı bir ürünü almaktansa, ona çok ters bir yaklaşımla üretilmiş, “unorthodox” diyelim, ürünleri denemeyi tercih ederim. Ya da, bir sorunu çözmek için genelde A metodu kullanılıyorsa ama pek tercih edilmeyen bir B metodu da mevcutsa, B metodunu denerim. (Hatta mümkünse, “hibridi” denemek daha da zevkli olabilir).
Elbette bu yorucu bir yaşam tarzı. Yeni yeni farkediyorum ki, beni “sonunda” kurtaran, daha ilk elden başımı belaya sokan inadım oluyor. Yenildiğinde agresifleşen, çirkefleşen insanlardan değilim ama yenilmek bana en nefret ettiğim duyguyu, çaresizliği çok fazla hatırlatıyor.
Çevreme baktıkça, birçok zeki ve yaratıcı insanın, müthiş bir özgüven eksikliği içinde olduğunu, bu yüzden de kapasitelerinin %10′una bile ulaşamadıklarını, kendilerini gerçekleştiremediklerinin bile farkında olmadıklarından tarifsiz bir içsıkıntısı ve boşluk duygusu içinde kıvrandıklarını, bu yüzden birtürlü anlamlı ilişkiler kuramadıklarını, hayatta değer verebildikleri birşeyler olamadığını, tutunamadıklarını ve birsürü güzel şeyin (ve birsürü kötü şeyin) farkına varamayacak kadar sığ kaldıklarını görüyorum.
Neden bilmiyorum, bu insanlar sürekli dayatılan “kurban sendromuna“, “öğrenilmiş çaresizliklere” hemen teslim olmuşlar.
Bu hayatlar, dışarıdan bakıldığında, daha kolay görünüyor. Sorunların, içinde bulunduğunuz durumun nedenlerinin sizinle alakalı olmadığına inanmak (vehmetmek) kısmi bir rahatlama sağlar ama bu sefer de kaynağına birtürlü ulaşamadığınız sıkıntılar içinde kaybolursunuz.
Mutlu olup olmadığımı düşünüyorum; galiba değilim. Ama kendimi kötü de hissetmiyorum. Kaldı ki, mutlu olmak denen şeyin ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok ve bu konuda söylev verebilen insanları da kah gıpta ederek, kah delirdiğini düşünerek, garip ve değişken bir ruh hali içinde izlemekle yetiniyorum.
Hepimiz, biryerlere ulaşacağımızı düşünerek büyüdük; ama hayat bir film filan değil. Bazen aylarca uğraşarak yaptığım birşeyden sonra, 5 dakika boyunca tarif edilemez bir haz duyuyorum, ama 5 dakika sonra, “e şimdi ne olacak?” diye düşünmeye başlıyorum. Belki (tamamen) delirmememi sağlayan şey de tam olarak bu; çünkü hayatımda “nihai amacım budur” dediğim hiçbirşey olmadı. Bunu diyebilmek de çok çılgınca birşey olmalı; çünkü insan oraya ulaşınca yaşamak için de fazla bir neden kalmaz diye düşünüyorum.
Hayat maalesef çok kısa ve neye zaman ayırmamız gerektiği konusunda çoğu zaman doğru seçimler yapamıyoruz. Çoğu insan, kurban psikolojisini kabullenerek, “benim limitim bu” diyerek daha mutlu bir hayat yaşadığını sanabiliyor. Mesaisi bitince arkadaşlarıyla biryerlere gidiyor, en büyük problemi daha iyi bir iş bulmak. Bunlar benim dert ettiğim şeyler değiller. Benim için iş, hayatın doğal bir parçası, öte yandan durmak istediğimde durabilmeliyim. Muhteşem bir kadınla harika bir gece geçirdikten sonra, hiçbir güç ertesi gün beni işe götüremez. Ama o günü bir şekilde telafi ederim. Ya da o gün birşey yapacak kafada değilsem, ki nadiren olur, bir anda akvaryum temizlemekle, arabayla uğraşmakla, buzdolabını temizlemekle günü geçirebilirim. “Mesai” kavramı, bankada çalışmıyorsanız, insan tabiatına aykırı birşey. Yeterince hırslı ve istekliyseniz, koşulları daima kendi lehinize çevirebilirsiniz; ama bu lüksün karşılığını ödemeniz gerekir. Mirasyedi değilseniz hayat zordur. Bu zorluğu, ölene kadar aynı acıyı çekmeye razı olarak göğüsleyebilirsiniz. Ya da, çok daha büyük acılar çekmeyi göze alarak farklı olmaya çalışırsınız. Benim tutkudan anladığım şey bu. Kulağa çirkin ve yalın gelse de, tutku aslında iktisadi terimle anlatacak olursak, “fayda maksimizasyonu” dur. Senelerce uğraşarak bir gemi maketi yapıyorsanız bunda büyülü birşey yoktur: hobinizden fayda maksimizasyonu sağlıyorsunuz. Çoğu insan bu kadar sabırlı değildir ve daha kolay şeyler seçer. Aradaki fark ise, 15 saniyede boşalmakla orgazm gibidir. Büyük zevkler, genelde acı, emek ve sabırdan sonra gelirler.
Birazcık inadın, öğrenilmiş çaresizliği aşmanın mucizevi etkileri olduğunu başka insanlarda da gördüm. Belki bir dahaki sefere, Forrest Gump’ı daha fazla ciddiye almalısınız.
uzun zamandır hakkını yemeden diğer yazıların bu kadar güzel bir yazını okumamıştım barış abi. ellerine fikrine düşüncene sağlık
tesadüfen karşıma çıkan ve bir çırpıda okuduğum bir yazıydı. bunlar benim cümlelerim olmalıydı diye geçti içimden, neredeyse hepsi benim hislerim..
haklılığın realiteleri değiştiremediğini bilmek canını sıkmıyor mu?