Geçenlerde, çocukken seyrettiğim sayısız Charles Bronson filmini hatırladım. Onca filmden tek aklımda kalan, gece ıssız bir sokakta yürüyen Bronson ve onu takip eden (ve ölen) it kopuk. Bir de, hemen her filminde karşımıza çıkan, “gerçek hayatta” karısı olan Jill Ireland ve Telly Savalas.
Bronson’u hep Cüneyt Arkın’a benzetmişimdir. Eğer birini öldürmüyorsa hafif mütebessim bir ifade, çirkin surat ve iyi bir vucut, elbette kötü oyunculuk. Adamın seyrettiğim tüm filmleri intikam üzerine. Zaten Death Wish bile, 5 filmlik bir seri.
Bunu söylediğime inanmıyorum ama Death Wish aslında önemli bir film. Filmin gişe başarısından çıkarım yapmak anlamsız; 1974 yapımı film, sokaktaki şiddetin çok yükseldiği bir zamanda vizyona girdiğinden önemli gişe hasılatı yapmış. 3 milyon dolar gibi, hem zamanına hem de filmin “para yiyecek” birşeyi olmamasına göre oldukça pahalı sayılabilecek Death Wish, 22 milyon dolar hasılat yapmış. Bronson’un her serseriyi öldürdüğünde sinemada alkış kopması da bana o yılların Türkiyesini hatırlattı. Demekki eskiden sinemada film izlemek daha “sosyal” bir hadiseydi. Bu arada filmde Jeff Goldblum’un küçük bir rolü var (Freak #1!)
Kitabını okumadım, ama filmde Paul Kersey’in psikolojisi çok “geçiştirilmiş”. Yönetmenin mi, Bronson’un hatası mı bilmiyorum. Belki yönetmen daha iyi bir hikaye çıkacağını biliyordu ama Bronson’un oyunculuğuna güvenemedi ve intikam hikayesiyle yetinmekle kaldı (Bronson olmasa film muhtemelen yatardı). Veya Bronson, filme ağırlığını koydu. (Nitekim ikincisinde tekrar Winner’ı istemiş).
Aslında konu bu haliyle bile tipik intikam filminden biraz farklı. Mesela Paul Kersey, zaten feleğin sillesini yemiş, çemberinde de tur atmış biri filan değil. Aksine, Cartman’ın “gay” diyeceği türden, fazlasıyla liberal biri. Bir inşaat şirketin önemli mimarlarından. Muhtemelen yazar bile böyle birinin “gay davranmamasını” saçma bulmuş ve Paul Kersey’i eski bir Kore gazisi yapmış; iyi silah kullanmasını da orada Özel Tim’de görev almış olmasına bağlamış. Filmin konusu bu açıdan orjinal; “yumuşak” birinin de kaybedecek birşeyi kalmadığında zıvanadan çıkabileceğini ele alıyor. Ancak, filmde ya Bronson’un oyunculuğu, ya da yönetmenin kazmalığından, pek bir “death wish” durumuna rastlamıyoruz.(Filmin sonlarındaki bir sahne hariç) Aslında böyle birinin psikolojisinin en ilginç kısmını oluşturan detay geçiştirilmiş. Ölüm korkusu kalmayan, hatta bunu isteyen birinin ne kadar tehlikeli olabileceği konusunda sık sık film yapılır ama bunun normal birinin başına gelmesi çok nadirdir ve sanırım Death Wish’in başarısından sonra “yaygınca” kullanılmıştır. Filmdeki asıl “orjinallik”, aslında Kersey karakterinin “içindeki seri katilin uyanması” ve bundan aldığı haz. Film bunu vermekte biraz nötr kalıyor, aslında çok tartışma yaratabilecek bir film, gişe hasılatı uğruna öylesine bir film oluvermiş. (Kaldıki adam gibi senaryoyla çekilse yine büyük hasılat yapardı)
Sanki 70′li, 80′li yılların en enayi filmleri bile bugünün “iyi” filmlerinden daha iyi…