SOSYAL MEDYA VE İKTİDAR SAVAŞLARI: BİG BROTHER ORADA BİRYERDE!

toplum | Etiketler:, , , — 3 Mayıs 2010

Google ile Murdoch’ın YouTube’u satın almak için kapışması ve nihayetinde Google’ın çatışmadan galip çıkması benim için gayet ikna edici bir milattı: Şimdiye kadar fikri mülkiyet kavramının yarattığı pazarda aslan payını kapan ana akım medya, internetin yeni medya olduğunu fark etmişti. Bunu yüksek sesle söyleyemezlerdi; ama gereğini de yapacaklardı.

Olayın üstünden daha birkaç yıl bile geçmeden, Murdoch Google ile gerginlik yaratacak ilk sözleri sarfetmeye başlamıştı bile.big brother poster 204x300 resmi Sosyal Medya ve İktidar Savaşları: Big Brother orada biryerde! yazısı toplum  kategorisinde

Internet hala televizyon ve sinemanın gücüne sahip değil; en azından tipik orta sınıf üzerinde. Gelgelelim, yeni kuşak, özellikle de Y kuşağının arkasından gelen kuşak, hayatından televizyonu çıkarmış durumda. Hal böyle olunca, internetin başat medya olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Yüksek karlar sözkonusu olunca da, internet yavaş yavaş otonom, biraz içine dönük hüviyetini kaybetmeye başlıyor.

Şu an beni ilgilendiren soru şu: Facebook ve Google, ne zaman gerçekten kılıçları çekecekler? Kabul edelim ki, şu an Google biraz Microsoft gibi: Android platformu grip virüsü hızıyla olmasa da başarılı oldu; ama lider değiller. Arama motoru alanında kayda değer bir rakibi var: Bing. AdSense de birsüre sonra liderlikten inebilir; zira gerek Microsoft, gerekse Apple bu alanda radikal adımlar atmaya hazırlanıyorlar. Twitter ve FriendFeed gibi rakiplerine karşı çıkan Wave gibi, Buzz gibi alternatifler ise beklenen başarıyı edinemedi…

Gelgelelim; Google aslında Facebook’a karşı ilk yenilgisini sessiz sedasız, uzun süre önce aldı: Google’ın açık sosyal ağ protokolü OpenSocial, daha ne olduğu bile anlaşılamadan kaynadı gitti ve bu esnada Facebook, sunduğu OpenID benzeri servisle artık neredeyse standart login prosedürü haline geldi. Bu küçük, ama kayda değer bir örnek. “Sosyal medya uzmanı” olduğunu iddia edenler arasında bile sayısı azımsanamaz bir kesim, OpenSocial’ın ne olduğunu, ne vaad ettiğini ve neden tutmadığını kolay kolay açıklayamayacaktır.

Açık açık olmasa bile, Google’a karşı bir cephe oluşuyor. Zaten bunun “açık” olması pek ihtimal dahilinde de değil; zira internetin belkemiğinde hala Google var. Hala, sayısı azımsanamaz kullanıcı, gireceği web sitesinin URL’sini tarayıcının adres satırına değil, Google arama kutusuna yazıyor. Google ne kadar adil olsa da, güçlü bir rakip olmaya başladığınızda, sizi arama sonuçlarından çıkarmayacağını, sandbox’a atmayacağını ya da arka sıralara geriletmeyeceğini bilemezsiniz.

Bu yazının müsebbibi, biraz da CNN’de çıkan, Pete Cashmore’un yazısı oldu. Yazı önemli bir yazı değil; hatta bizim ulusal gazetelerde çıkan iteleme teknoloji haberlerinden bile daha fazla kaale alınması gerektiğini söyleyemem. Dikkat çekici olan, yazının son derece boş ve anlamsız iddialarla da olsa, sosyal medyanın Google’ı zor duruma sokacağını iddia etmesi. Gazetenin sahibi de Murdoch olunca, akla bazı şüpheler gelmiyor değil…

Örneğin, Murdoch, Google’ı aradan çıkarmak için Facebook’u sahibi Mark Zuckerberg’i destekler mi?

Aslında buradaki önemli nokta, aradan çıkarılmak istenen şeyin Google değil, arama motoru tabanlı internet kullanımı olduğu.

Nedeni ise çok basit: arama motoru sayesinde insanlar istedikleri içeriğe, istedikleri zaman ulaşıyorlar. Bu model, günümüzün tüm medyalarının tersine işleyen bir yapı. Üstelik, modern ve hızlı yaşam, interneti sadece içeriği, özgür ve güvenilir yapısı ile de değil, bu kullanım tarzıyla da baskın kılıyor.

Bu işleyiş tarzı, birçok açıdan medya tekellerinin işine gelmiyor. Birincisi, bu modelde küçük aktörler başarılı olabiliyorlar. Sözgelimi, az önce Google’da Dyo Nanomat araması yaptırdım ve blogum 2.sırada çıktı. İlk 40 sonuç arasında, hiçbir ana akım medya sitesine rastlamadım.

Şimdi CNN’in websitesi olduğunuzu düşünün: kaç arama kriterinde ilk sayfada çıkabilirsiniz ki? Çoğu arama kriterinde yüzlerce site CNN’in önünde; bunların neredeyse tamamı CNN’in yüzde biri büyüklüğünde olmayan siteler. Oysa bir gazete bayine gittiğinizde alabileceğiniz en fazla 10 gazete var (elbette daha fazla; ama örneğin bir sosyalistin hem Cumhuriyet, hem de Sözcü almayacağını varsayıyorum!) Keza, TV’lerde de durum farklı değil.

Bu yüzden, arama motoru tabanlı mevcut internet yapısının belini kırmak, ana akım medya için çok ama çok önemli. İlk başlarda, bunu websiteleri açıp kendi TV’leri, billboardları, gazeteleri ile destekleyerek rakipsiz olacaklarını sandılar ama beceremediler. Türkiye’de becerdiklerini iddia etseler de, trafik satın alarak, refresh kodu ekleyerek Alexa verilerini yükseltmek, erotik fotograf galerileri yayınlamak gibi ucuz ve beylik numaralara rağmen giderek kan kaybediyorlar. ABD’de bu işin daha fazla böyle yürüyemeyeceği anlaşıldı yeni stratejiler benimsendi.

Doğrusunu isterseniz, ben Twitter ve Facebook’un “başarısının” fazlasıyla şişirme ve “planlı” olduğunu düşünüyorum. Dikkat ederseniz, daha önce hiçbir internet aracı Twitter ya da Facebook gibi şişirilmedi medya tarafından. Hatta, insan “neden Twitter?” demeden edemiyor. Zira Twitter, 140 karakterle sınırlı ve resim yükleyemiyorsunuz. Bu kadar kısıtlı ve kullanımı da zor bir sitenin, bu kadar göklere çıkarılmasında bir bityeniği olmalı. Twitter, tam bir “boş zaman geçirgeci”. İnsanları esir alıyor ve kilitliyor. Tanıdık geldi mi? Evet; televizyon gibi!vampire bat 300x206 resmi Sosyal Medya ve İktidar Savaşları: Big Brother orada biryerde! yazısı toplum  kategorisinde

Facebook ise başka bir hikaye anlatıyor. Herşeyden önce, güzel bir reklam modeline sahip Facebook; bu yönüyle Twitter’dan ayrılıyor. Facebook’u kullananlar ondan reel bir fayda sağlıyorlar. Geir dönüşlerin kalitesi tartışılır olsa da, şu an sosyal medya siteleri içinde en yüksek geri dönüş oranına sahip olan site Facebook. Ayrıca çok fazla araç, çok fazla uygulama, çok fazla bağlantı kurma şekli ile de insanları bir şekilde cezbediyor (itiraf edeyim, Facebook’tan nefret ediyorum!) Facebook’a bir yapı olarak baktığınızda, Google’ın yolundan gittiğini görüyorsunuz: bir işi iyi yaparak başladılar, daha sonra yeni hizmetler de verdiler. Örneğin uygulama desteği. Facebook, uygulama geliştiriciler için, çok dostane olmasa bile, son derece kapsamlı bir altyapı sunuyor. “Herşeyi benim üzerimden yapın” diyor. Kulağa çok misafirperver bir teklifmiş gibi gelse de, insanların Facebook’da ne kadar vakit geçirdiklerine baktığımızda, Facebook’un internet kullanım alışkanlıklarında etkili olabileceği gerçeği hemen ortaya çıkıyor.

Elbette internet kullanımının arama motoru temelli kullanımdan, sosyal medya tabanlı kullanıma kayması, ana akım medyanın yatırım ve iş modellerini kurtarmaz. Ama daha fazla zarar görmelerini kesinlikle engeller ve sosyal medya kanalını kullanarak iş modellerini daha farklı şekilde ele alarak evrim geçirmelerini sağlar. Zaten sosyal medya siteleri, “diyaloğa” imkan tanımakla birlikte, “merkezden gelen mesajların” yayılmasına da uygun bir ortam sağlıyor. Yani, sosyal medya görece yeni bir kavramken, etrafında bu kadar çok yeni ve eski reklamcı toplanması bir sürpriz değil. Üstelik bu yarı-kapalı, teknik olarak olmasa bile insanların zaman içinde site içinde psikolojik olarak kendilerini izole etmelerini getiren bu tuhaf yapı, merkezi sansür mekanizmalarının da zaman içinde oluşmasına neden olacaktır; kaldı ki teknik ve hukuki olarak farklı görüşlerin bu tip ortamlarda ehlileşirilmesi, hatta takibe alınıp cezalandırılması çok daha kolay.

RÖNESANS ÖNCESİ KÖŞE YAZARI VE GENÇLİK

toplum | Etiketler: — 17 Ekim 2009

Yılmaz Özdil’i kısa yazıyor, hatta çoğu zaman satırı tek kelimeyle geçiyor diye eleştiriyorlar. Aslında bu Özdil’e özgü, yeni birşey filan da değil. Zamanında bunu Fatih Altaylı da, Ahmet Hakan da yapıyordu, o yüzden sadece Özdil’e yakıştırmak doğru değil. Hatta ben de zamanında bu yazı biçimi ile dalga geçen bir yazı yazmıştım.

Konum yazıların uzunluğu ya da kısalığı değil; sosyal medyada Yılmaz Özdil’in “çok tutulması” dikkatimi çekti. Aslında bu birazda okuma oranının düşük olmasına ya da bizlerin -Internetin dedeleri sayılacak orta yaşlı kalabalığın- çok da fazla bu konulardan bahsetmemesine bağlanabilir.

Yılmaz Özdil’in dikkatimi çekmesi ve bu konuya malzeme olması çok da tuhaf: evet; köşe yazarlarının Internete çok uzak olduklarını, direndiklerini hatta bir kısmının nefret ettiğini biliyoruz. Peki gençler neden bir mp3 player kullanamayan, Internette yolunu bulamayan, sosyal medya nedir bilmeyen, cep telefonuyla mesaj yazmayı beceremeyen bu insanları takip ediyor?corner 300x225 resmi Rönesans Öncesi Köşe Yazarı ve Gençlik yazısı toplum  kategorisinde

Yazımın bundan sonrasında Özdil’den bahsetmeyeceğim; durumun bir fotografını çekmeye çalışacağım.

Köşe yazarları gençlere çok hitap eden konuları mı ele alıyor? Öyle ya, adam teknolojinin nimetlerinden bihaber olur ama, eğitim sistemi gibi, sosyal güvenlik sistemi, düşünce özgürlüğü gibi konulara el atar, göremediğimiz gerçekleri gün ışığına çıkartır. Hadi onu da yapmadı, bu belirsizlik ortamında gençlerin paçayı kurtarması için neler yapması gerektiğini salık verir. Bunu da mı yapmadı; yapmasın, herşey sorunlardan ibaret değil. Mesela pek de farkında olmadığımız bir yönetmeni ya da yazarı keşfetmemizi, şehirde hergün önünden geçtiğimiz ama ne olduğunu bilmediğimiz bir binayı keşfetmemizi sağlayabilir.

E bunları da yapmıyorsa yazmasın zaten, değil mi?

Öyle ya, köşe yazarı fotograf çekmenin incelikleri ya da PHP’ de hata kontrolü gibi tutorial tadında şeyler de yazmadığına göre?

Çoğunun akademik bir yetkinliği, ya da geniş kitlelerce kabul görmüş bir uzmanlığı olmadığına göre, politikaydı, sosyolojiydi; bunlar hakkında fikir sahibi olmak için onları takip edecek değilim ya?

Aralarında lise mezunu olanlar bile var. Kesinlikle küçümsemiyorum.(Arthur C Clarke, Stanley Kubrick de lise mezunu) Ama madem akademik bir titrin yok; o zaman yazdığın konuda kendini eğitip ortaya eserler koyman, bu eserlerin de yine en azından bir kitle için referans kabul edilmesi gerek.

Köşe yazarlarımızın önemli bir kısmı, saydığım kriterlerin çoğuna uymuyorlar maalesef. Çoğu, sadece “ağzı laf yaptığı” için yazıyor. Bir köşe yazarı için “kalemi kuvvetli” denildi mi, ekstra dikkat edeceksin. “Fikir ve birikim yok ama kalemi kuvvetli; ne bileyim, pek zeki sayılmaz ama çok çalışkan, çirkincene ama gözleri çok güzel” demek gibi.

Bu adamların neden tutulduklarına gelirsek: maalesef genel olarak birçok konuda insanımız donanımsız. Ama bundan daha önemlisi, eğitim sistemi dediğimiz sistematik aptallaştırma çabasının, özgür düşünce, akıl yürütme gibi yetileri çocukların elinden almış olması. Bu düşünce boşluklarını da, hoşa giden sloganlar, kulağa zekice gibi gelen ama tamamen yanlış şeyleri savunan cümleler dolduruyor.

Kesinlikle komplo teorisi üretmeye de gerek yok; kasıtlı bir şekilde insanımız bilgisiz ve ilgisiz bırakılmıyor. Düzende yer tutmuş adamlar da zaten senden benden üstün adamlar değiller ki, bu insanlara iyi birşeyler versinler.

Ancak, dünya da bir yandan değişiyor. Eskiden sağcılar solcular, dinciler kemalistler kendi arasında sosyalleşir, diğer tarafın ne konuşup tartıştığından öbür tarafın haberi olmazdı.

Oysa şimdi öyle değil. FriendFeed’de bir sağcıyla bir solcu tartışabiliyor, bloglarda karşıt fikirlerden yorumlar uzayıp gidiyor, yeri geliyor tartışmada yenilen taraf küfür edip gidiyor ama önemli olan dönüşümü ve değişimi yaratacak bu diyalog sürecinin başlamış olması. Sevmediğim tercümesiyle ana akım medyanın da anlayamadığı şey bu. Çünkü köşe yazarları hala tartışmaların içinde değiller, gazeteler yorumları yayınlayarak Internet çağını da yakaladıklarını zannediyorlar. Oysa önemli olan yorumların yayınlanması değil tartışılması.

Anlamamak için direnecekler, değişen birşey olmayacak ama yazmaya devam…

ESKİDEN BEN DE FAŞİSTTİM! -1-

Şaka değil! Lise yıllarında Kürtleri toplu halde “ortadan kaldırmaktan” bahsederdik. Zenciler de, o zaman Türkiye’ye henüz pek gelmiyor olsalar da, hedefimizdeydi. Ancak hiçbir zaman Yahudi ya da Ermenilere düşman olmadım; çünkü onlar çevremde olup tanıdığım insanlardı. Kürtler gibi “kara ve kaba” değillerdi. Zenginlerdi; o zamanlar pek de meşru görünen işler yapıyorlardı; “Beyaz Türklere” layık görülen, “öbürlerinin” pek giremeyeceği işlerdi bunlar…

Özel bir okulda okuyordum ve çalışan herkesin zengin olabileceği gibi aptalca bir masala inanmıştım. Gördüğüm fascism 300x300 resmi Eskiden ben de faşisttim!  1  yazısı hatiratim  kategorisindeKürtler hep pis işler yapan adamlardı. Hatta çevredeki fakir semtlerin okullarından, o zamanlar tümünü sadece Kürt sandığımız kara çocuklar -Araplar, Çingeneler ve Kürtleri ayıramayacak kadar cahildik- bizi dövmeye gelirlerdi. Ama çok daha iyi beslenmiş, çok daha yapılı, çok daha fazla spor yapmış ve sandıklarının aksine en az onlar kadar kör ve bilenmiş olduğumuzdan, fena halde dayak yerlerdi.

İkiyüzlülüğün alemi yok. 10 kişinin arasında Kürtler kardeşimiz derdik, 3 kişi kalınca hepsini sallandırma planları yapardık.

Kürtler yapmıyor muydu? Onlarda yapıyordu. Yani hiç de öyle “sınıfsız ve kaynaşmış” bir toplum filan değildik. Aç adam, kaybedecek şeyi olmayan adam tehlikelidir. Bu yüzden şehirdeki Kürtler tehlikeliydi. Hırsızlık gibi, adam yaralama gibi adi suçlulardı. Daha nitelikli ve organize suçlar ise Beyaz Türklerin tekelindeydi. Ama ortalama bir insan, “organize suçun” etkisini direk üzerinde hissetmez. Büyük suç kartelleri arabanızın camını kırıp teybinizi çarpmaz. Yankesicilik yapmaz. Torbacılık da yapmaz; ama malı onlar dağıtır.

Neden ve nasıl değiştiğimi bilmiyorum; ama o filmlerde gördüğünüz gibi sarsıcı bir olay filan olmadı. Ben kendimi değiştirmek ve geliştirmek konusunda akranlarıma göre çok daha şanslıydım; bunun en büyük nedeni, hemen her türden insanla karşılaşmış ve diyalog kurmuş olmam. Aptallar, cahiller ve puştlar hariç, herkesi dinledim. Asla burnu büyük biri olmadım; sadece yanlış şeylere inandım.mud filled brain nazi.gif 205x300 resmi Eskiden ben de faşisttim!  1  yazısı hatiratim  kategorisinde

İnsanın normal gelişiminin onu faşist yapacağına inanıyorum. Tanımadığınız her varlık,tür,insan,ortam hatta eşyayı doğamız gereği tehdit olarak algılarız. Hayvanlar bu işi daha kolay hallediyor ve kesinlikle bizden daha etkililer: birbirini tanımayan iki hayvan karşılaştığında, dokunmaya çalışarak karşısındaki hayvanı anlamaya, onunla bir bağ kurmaya çalışır. Bizse kaçmayı, görmemeyi ve inkarı seçeriz. Aslında bu da öğretilmiş birşeydir; toplum, okul, aile, arkadaşlarımız daha doğduğumuz andan itibaren bizi hamur haline getirip çeşitli kalıplara dökmeye kalkar. İnsan, hayvana göre daha proaktiftir. Hayvanlar da avlanmak için tuzak kurarlar; ancak kendine zarar geleceği şüphesiyle bir hayvanı pusuya düşüren veya öldüren bir başka hayvan bilmiyorum. İnsanın bu eşsiz davranış kalıbı, bence faşizmin en büyük itici gücü; yani çoğu zaman sebepsiz olan bir zarar görme korkusu. (Faşist propaganda içinde naif öğeler yakalamak beni herzaman şaşırtmıştır; koca gözlü beyaz atlar, hinduların sevgi ve barış sembolleri, tatlı bebeler(!) bunlardan sadece bazıları. Hatta genelde “karşı tarafla” karşılaşmayan tipik bir faşist fazla insan canlısı, neşeli, canayakın tavırlar sergiler!)

Bunları yazma ihtiyacı hissetmemin nedeni, Türk insanının, özellikle de hoşgörülü olacağını sandığımız kesimin, giderek daha yobaz ve faşist olması.

Bu beni şaşırttı mı? Elbette hayır. Çünkü yıllardır medya eliyle servis edilen nefret ve ayrımcılığı fark etmemek için kör olmak gerek.

Yalnız şunu da anladım ki, faşistler de pekala yola gelebilirler. Çünkü faşistlik maalesef -eğer bundan maddi bir kazanç sağlamayı düşünmüyorsanız, silah satmak, bu yolla ülkeyi istediğiniz gibi sömürmek vs gibi- bir aptallık durumudur. Aptallığın da çeşitli türleri var. Gerizekalılıktan bahsetmiyorum, onlara yapacak birşey yok. Ama zaten insanımızın beyni fazlasıyla yıkanıyor ve biz onları dışlayarak, dalga geçerek faşist gruplarına daha sıkı kenetlenmelerine neden oluyoruz.

Elbette herkesi kurtarma şansımız yok. Bazı insanların beyinleri kendi iç sorgulama rutinlerini harekete geçiremeyecek kadar yıkanmış olabiliyor. İnsanı insan yapan temel özelliklerden biri de şüphedir. Faşiste sürekli hazır kalıplar yüklenir. Bir faşist, çok sayıda soruna sizden çok daha hızlı cevap verebilir; buna şaşırmayın. Mesela siz ekonomik krizi aşmak için akılcı çözümler ararken, faşist, “Yahudi, Ermeni ve Kürtleri öldürüp mallarına el koyalım, o olmazsa varlık vergisi çıkaralım” tarzı kalıplarla karşınıza çıkacaktır. Tabi ki bu bir akıl yürütme değildir; beynine dizdiği ideoloji kartlarından uygun olanı seçmekten ibarettir. Aydınlanma süreci bu insanlar için çok zor ve acılı olur. Uzun tartışmalara giren, her cümlesinde daha da batan, bunun içinde sinirlenen bir faşist, işte muhtemelen bu sorgulama sürecinin ilk aşamasındadır: şüphe. Bu şüphe bilinçaltı bir şüphedir aslında, çünkü kişi henüz akıl yürütme yetisini kazanmamıştır. Kızgınlığının nedeni, kendi yetersizliğine duyduğu ama anlam veremediği öfkedir.

Günümüzde “okuyan” kesimin, “cahil ve bidon kafalı köylüden” daha faşizan tavırlar içinde olması bana çok doğal geliyor; çünkü uzunca bir süredir medyada her Kürdü terörist olarak gösteren adamlarla karşılaşıyoruz. Elbette bu durum medyanın da istediği şey; çünkü kaos ve kavga, insanların medyayı daha çok takip etmesine neden olur. “Okumuş” diye lanse edilen yarı cahil kitlenin (ki yarı cahil olmak, kör cahil olmaktan çok daha tehlikeli) çok kolay yönlendirilmesi bir sürpriz değil; çünkü onlar “Truman Show” içinde yaşıyorlar.

SPONSORUN AHLAK KURALLARI VE SAĞDUYUSU VAR MIDIR?

reklam | Etiketler:, — 6 Eylül 2009

Aslında, bu fotografa bakınca, sanırım kestirme cevaba ulaşabiliyoruz.

Fanatik’in iğrenç başlıkları bilinmedik birşey değil; hatta bu önsayfa, Fanatik standartlarında epeyce edepli bile sayılabilir. Ben bir gazeteye, siteye reklam versem, reklam verdiğim mecranın imajını, ne halt ettiğini araştırır ve takip ederim.

Başlık diplomatik kriz çıkaracak cinsten: Bunlara bir çakmak lazım. Hırvatistan büyükelçisi, “ne lan bu?” dese, gel de açıkla. n518438086 1550814 8370613 204x300 resmi Sponsorun ahlak kuralları ve sağduyusu var mıdır? yazısı reklam  kategorisinde

Allah için “çakmak” dememişler, fotografını koymuşlar.

Bence o başlığı atanı tutup (prize takılı fiş resmi) lazım. Kötü bir niyetim yok. Elektriği hiç kesilmesin demek istiyorum. Ya da, şarj etmek filan. Şarj olsun ki, böyle şahane manşetlere imza atıp dursun.

Oldu mu?

Şimdi gazete dedikleri şeyin en tepesine bakın. Türk milli takım ana sponsoru TTnet. Diyeceksiniz ki, başlığı TTnet içinmi atmışlar (TTnet ile ilgili bu tip hislere sahip abone çok). Yok değil. TTnet, reklam vermiş. Bir bakıma, o başlığın atılmasına sponsor olmuş. Bundan bir kriz çıktı mı? Öyle ya, TTnet, “bu nasıl başlık ulan” der, reklamı çeker, ona lafımız yok. Benim bildiğim, bu “haberden” sonra da TTnet reklamları yayınlandı.

Elbette, bu tip başlıklarla gururu okşanan geniş bir hödük kitlesi var memleketimizde. Bu hödüklerden dünyada da çok var. Ama mesela Telia Sonera, tutup Norveç’te böyle bir reklam vermez. Reklam verdiği yayın organı böyle bir saçmalık yaparsa da tazminat davası açar. Kaldı ki, bahsettiğim ülkelerdeki reklamları abdestiniz bozulmadan zor seyredersiniz!

KORSAN PARTİ PUSULAYI MI ŞAŞIRMIŞ?

güncel | Etiketler: — 9 Ağustos 2009

Korsan Parti ile ilgili bende çok büyük rahatsızlık yaratan bir mesele var: Telif haklarının 5 seneyle sınırlı olmasını istiyorlar. Neden?

Neden 5 sene? Ya da, bu işin “detayı” ne?

Yani, 5 sene sonra, telif hakkını “kiralayan” yayıncı, artık bu hakka sahip olmayacak mı?

Yoksa, hak hepten mi düşecek? Yani eser sahibi de mi bu hakkı kaybedecek?

Şimdi başka bir konuya dönelim: 5 yıl sonunda, telifi düşmüş olsa da, biri benim kitabımı basacak. Muhtemelen de, bu, ilk anlaştığım, 5 yıl önce kitabımı basan yayıncı olacak. Çünkü kitabı basmak, dağıtmak ve reklamını yapmak gibi olanaklara sahip değilim. İşin kötüsü, sanırım Korsan Parti hariç, bu sorunun herkes farkında. Yani, telif hakları olmasa bile, yayıncılar, onları doğal olarak tekel haline getiren bazı piyasa sorunlarından yararlanıyorlar.

Peki şimdi canalıcı soruyu soralım: Neden yayınevi sahibinin oğlu Ali, babasının birikmiş servetini yeme şansına sahip olacakken, benim oğlum Ahmet’in, benden kalan tek mirası, telif, 5 sene sonra piç ediliyor?

Şunu diyebilirsiniz: sen de paranı gayrimenkule çevir, yatırım yap, borsaya gir. İyi de, ben kapitalist değilim ki! Götü boklu emekçiyim; yazdığım kitabın telifiyle karnım doyuyor. Ayrıca kapitalist olmak da istemiyorum kardeşim; fasülye hesabı yapacak olsam oturup neden kitap yazayım yahu!

Neden, üç kuruşluk telif hakkımı sorgulayan Korsan Parti, çok daha ciddi sorunlarla ilgilenmiyor, sözgelimi üreteni mağdur etmeden nasıl kapitalizmin cukkaladığı aşırı karı yok ederiz demiyor?

Neden yayınevi,dağıtıcı tekeline çomak sokmak yerine, eser sahibinin tekerine çomak sokuyor?

Korsan Parti, medyayı ürkütmeden, medyatik olarak güç mü kazanmaya çalışıyor?

Belki de, Korsan Parti de, aslında “o tarafın adamı”. Öyle ya, telifler 5 seneye düşerse, bu işten yine yayıncılar kar edecekler!

Şimdi diyebilirsiniz ki, “serbest piyasa kanunları içerisinde yeni yeni yayıncılar piyasaya girip fiyatların düşmesine neden olacaktır”

Elbette hayır. Dünyanın en “sağlam” tekellerinden bazıları yayıncılık tekelleridir; zaten böyle birşey olabilse günümüzün şartlarında da olabilir. Yeni şirketler piyasaya girip yayıncılarla anlaşabilirler. Sözgelimi, normalde cirodan %20 kazanan U2′ya, ben %50 verirsem, neden benle çalışmasın? Çalışır; ama piyasa, onu sanatçı, beni de girişimci olarak çeşitli müdahalelerle yok eder.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

12345