Geçen hafta dünyada bir Wikileaks fırtınası esti. Bütün dünya, bir Southpark bölümünde olduğu gibi, Apache helikopterindeki askerlerin sivilleri önce “terörist” olarak fişlemesini, ardından da öldürmesini izledi. Olayla ilgili araştırma yapmak için “Collateral Murder” kelimeleriyle arama yapmanızı öneririm.
Çoğu insan gibi “bunlar hayvan olmalı, kınıyorum, katil ABD” filan gibi şeyler söyleyecek değilim; malumun ilamı oldu. Zaten ne halt ettiklerini biliyorduk. Ayrıca savaşta olan her ordu bunları yapıyor. Bu hayvanlıkları yapanlar da tinerci it kopuk, ruh hastası tecavüzcü filan değil; aynı apartmanda yaşadığınız temiz yüzlü efendi çocuklar oluyor genelde. Çünkü askerlik ve savaş insanları delirtiyor ve aramıza tekrar döndüklerinde de düzelmiş filan olmuyorlar.
Yazmak için özellikle bekledim; neler olacak diye: Türkiye’de elbette hiçbir ses getirmedi; zira hala “Türkiye’nin kendi yağıyla kavrulan, özel şartlara haiz ve dışa kapalı bağımsız bir ülke” olduğunu zanneden gereksiz güruhun borusunun öttüğü bir ülke burası. Buna çeşitli tali nedenler de ekleyin: sadece Türk basını değil, dünya basını da Wikileaks faciasından sonra ağzını açıp pek birşey diyemedi. İlk defa, çok somut olarak, “internet dünyası bizden çalıp yazıyor” iddialarının çürütüldüğünü, üstüne üstlük kendilerinin de dünyadan bihaber olduklarını gördük. Tabii özellikle para ve avanta karşılığı “haber atlamıyorlarsa”.
Son zamanlarda korkunç bir hızla dejenere olan NTV dahil, 5-6 Nisan gibi basına düşen olayı “atlayan” basın markaları sayılamayacak kadar çok. Atlamayanlar ise, araştırabildiklerim arasında, Samanyolu ve ilginç şekilde, Hürriyet ! Zaman’ın da atlamadığını duydum ama araştıramadım. Birtakım komik durumlarla da karşılaştım; mesela Taraf’ın arama özelliği bozuk ve Sabah’ınki de yarım yamalak çalışıyor. Bu da Türk basınının internete bakışını, özen ve teknolojiyi özümseme düzeyi hakkında belli bir fikir verdi bana.
Somut olarak, ana akım medyanın önce İran olaylarında, sonra da çok ama çok keskin bir şekilde Wikileaks olayında şapa oturduğunu gördük…
Murdoch ise, bir yandan YouTube’u kaptırdığı Google’a çatıyor ve haberlerini ücretsiz kullandıklarını söylüyor.
Tıklanma sayısı uğruna çok sayıda çöp site ve blogun basından haber çaldığı doğru; öte yandan gerçekten muhabirlik yapan bloglar da var ve çoğu zaman ana akım medya, kaynak dahi göstermeden bu haberleri kullanıyor. Ya da, dolaylı olarak internet medyasını çıkarları için kullananlar var. Mesela Habertürk, kendisinden bahseden blogları, gazetede (ve sanırım sitelerinde) yayınlıyor. İnsanlar için hala bir bloga çıkmakla gazete / televizyonda yer almak farklı şeyler. Ana akım medyada kendilerinden bahsedildiğinde, daha bir özel hissediyorlar, hatta içerik ya da görüşlerinden ötürü ölesiye eleştirdikleri markalarla bir anda özdeşleşiveriyorlar.
Aslında, habercilik, şu an üretkenlik ve başarı olarak zirve yapmış durumda diyebiliriz. Tek sorun, Wikileaks örneğinde olduğu gibi, gerçek haberciliğin yeterince ödüllendirilmiyor oluşu. Hoş Wikileaks, bu işten büyük ihtimalle birkaç milyon dolar kaldıracak ama, yerel ve ulusal haberciliğin de internet yoluyla finanse edilmesi gerekiyor.
Bu arada, zaman içinde üzülerek Aldous Huxley’in haklı çıkmakta olduğunu, George Orwell’in korkularının ise artık “demode” olduklarını görüyorum diğer tarafta. Bu cansıkıcı; zira Orwell’in önerdiği distopik dünyadan kurtuluş çok daha kolayken, Huxley’in distopik dünyasında çoğu insan bir sorun olduğunun dahi farkında değil!
Bundan sonra, 5posta’nın yazısından dallanmaya devam edebilirsiniz; konu ilginizi çektiyse…
2 seneden bile uzun zaman önce karaladığım bir yazı, Özgür Uçkan’ın FriendFeed listesine girince, hem “bit pazarına nur yağdı”, hem de İlber Hoca’nın bazı eski öğrencilerinin boy hedefi haline geldim. Neyse ki, ilk mesajların ardından bana olan tepkiler dindi ve çok daha önemli bazı “gerçekler” su yüzüne çıktı.
Doğrusunu isterseniz, o yazıda İlber Ortaylı’yı “pek” eleştirmedim. İlber Ortaylı’yı popüler olmadan çok daha önce keşfettim, çoğu insanın aksine “ah yahu ardiye gibi beyin kardeşim, o kadar şeyi nasıl aklında tutuyor” gibi bence tuhaf nedenlerle tutmuyorum; benim İlber Ortaylı’yı tutmamın nedeni, sosyal bilimlerde nadir görülen “analitik adamlardan” olması. Mesela İlber Hoca’nın programlarını dinlerseniz, “X’in nedeni hakkında çeşitli görüşler vardır, ancak kesin kanıtlar yoktur. Ancak X olayının o zaman F ülkesinde de benzer sonuçları doğurmuş olduğunu düşünecek olursak, Z teorisi daha akla yatkın gibi durmaktadır ama elbette yine de kesin değildir”. Yani adam, “X hakkında böyle diyenler vardır ama bunlar külliyen yanlıştır” diye kestirip atmıyor (çoğu sosyal bilimci, sadece bizdekiler de değil, bunu yapar). Bizde çoğu tarihçi Kapıkule ötesini bilmediğinden -Osmanlı zamanında oralar sınır değildi ya neyse!- İlber Ortaylı’nın “ilminden sual olunmaz”. Çünkü, Ortaylı, “yahu ne güzel bütün dünyayı fethedip gidiyorduk, hep bu ahmak padişahlar yüzünden battık” diyen gerzeklerin aksine, dünyada da o sıralar ne olduğunu bilen nadir adamlardan.
Eleştirdiğim şuydu: İlber Hoca’ya, biraz da “modern, ılıman ve Batılıya benzer İslam” rüzgarları esmesiyle, bir “celebrity” rolü biçildi. Bunu da “Ah be hoca, sen Fthullahçıların ağına düşecek adammıydın” tarzı bir salaklık içinde söylediğim sanılmasın. Jakoben Cumhuriyetçilerin bile içinde bir Osmanlı özlemi vardır; zira biz adam olmanın almakla, fethetmekle
olduğunu öğrendik.(Kıbrıs refleksimizin nedeni budur; yoksa Kıbrıs’ın jeopolitik ve jeostratejik öenmi hakkında dişe dokunur iki cümle kurabilen adama rastlamanız çok düşük ihtimaldir) Nitekim, Osmanlı’yı reddeden ordu bile Cumhuriyetten yaşlıdır(!), keza polis bile 180 bilmemkaçıncı yılını kutlar. AK Parti iktidarıyla, biraz da ufak tefek şeylerden dolayı, tarihe ilgi tekrar canlandı. (Yaygın restorasyon faaliyetleri, Timaş gibi “popüler islamcı” yayınevlerinin arka arkaya piyasaya sürüp iyi de tanıttığı kitaplar, biraz da şans eseri Habertürk’ün alıp yürümesi ve bu vesileyle Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu, Pelin Batu, Fatih Altaylı ile popülerlik kazanan Osmanlı tarihi vs vs)
Doğal olarak, bu “furyada” İlber Ortaylı da hatırlandı. Şimdi gelelim asıl eleştirdiğim noktaya – hoca bilmelidir ki, ki muhtemelen de herşeyin farkında, bu bir “moda”. Nasıl ki, spor salonu kıyafetleriyle kadın programlarına çıkan Şener Üşümezsoy -ki çok kıymetli bir bilim adamı, hoca, ancak anlamsız siyasi hareketlerin içinde olmasıyla soru işaretleri oluşturan biri- deprem hadisesinin gazı kaçtıktan sonra unutulduysa, İlber hocanında başına gelecek odur. Ben bu “celebrity” kaftanını kabullenip giymiş olmasını yadırgadım; çünkü lafını hiç esirgemeyen, akademik namusu su götürmez bir adamın hani biraz da “çarka girmiş” gibi davranması beni rahatsız etti.
“Vay, bizim hocaya laf etti” tartışmasına vereceğim cevap bundan ibaret…
Ancak, bu vesileyle -Özgür Uçkan sayesinde farkettiğim- başka birşey oldu.
Tartışma esnasında, ne kadar iyi hoca olduğundan bahsedilip, arkasından “hoca Beşiktaşı bile severdi, beraber yürüdük biz bu yollarda” tarzında referanslar verilmesi, “iyi hocalığına” direk olarak verilen referanslar olmasa da, üniversite eğitiminde pek de medrese sisteminden çıkamadığımızı gösteriyor.
Nedir, aldığı not dışında, müderrisin kanaati de önemli. Tabi, bu tip bir anlayış, zamanla bunun “iki taraflılaşmasına” da yol açıyor; öğrencisini seven hocayı öğrenci de seviyor; ya da X tipi öğrenciyi seven hocayı Y tipi öğrenci dışlıyor, veya tersi. (Bunun doğurduğu kast sistemi, o kast sisteminde İslamcıların kenara itilmesi, bugün onların da iktidara ortak olması mücadelesinin “laik-İslam” savaşı olarak lanse edilmesi ayrı tartışma konusu olur)
Gariptir ki, uzun tartışmanın sonunda laf bir şekilde Abdüllatif Şener’e geliyor ve “karizmatik olmadığı” söyleniyor.
Doğru. Zerre kadar karizması yok. Ancak AKP içinde tanıdığımda, en lafı dinlenir,makul ve mantıklı adamdı Şener. Bana çok da güven telkin etmiştir ve neden uzaklaştırıldığını çok da merak ederim. Kuşkusuz çok da birikimli biridir. Gelgelelim, sadece AKP değil, içinden çıktığı kesime aldığı tavrı da kimse affetmeyecek; çünkü hareket ve konuşmaları o kadar samimiyetsizlik kokuyor ki. İnanılmaz bir “bana bunu yapmayacaktınız” hali var. Ne o tarafa, ne de saflarına katılmaya çalıştığı bu tarafa yaranabiliyor. Astsubaylıktan subaylığa geçenler gibi; onları da ne subaylar, ne de eski arkadaşları kabullenir.
Neden Şener’den bahsettim? Çünkü biz bu devirde, üstelik de Türkiye’nin kaymak tabakasının olduğu bir ortamda, liderde “karizma” arıyoruz. Eğer bütün koşullar eşitse, evet, karizma önemli. AKP’ye oy veren tanığım biri “Tayyip sırık gibi adam, ondan verdim” demişti. Haksız da değil; kimse kafasına uygun değildi, en azından artık ilk defa AB toplantısında bizim başbakanın kafasını görebiliyoruz:)
Farkında mısınız, aslında zerre kadar modernleştiğimiz filan yok. Sadece fesi, çarşafı çıkarmışız, ne bileyim hala pekçok “asri” kadın için sokakta öpüşmek son derece ayıp birşey. Şeriat gitmiş yerine Roma hukukunun “kötüsü” gelmiş; ama İlber hocaya sorun bakalım, Osmanlı zamanında kaç kadın taşlanmış, kaç erkeğin zina yaptı diye pipisi kesilmiş? Şimdi bu tip yobazlıklardan dolayı zarar görenler geçmiştekinden hiç de az değil. Bu arada yabancı düşmanlığı tepe yapmış, bırakın yabancıları, kendi içimizdeki etnik kökenler bile mesele haline gelmiş.
İdris Küçükömer bunlara benzer şeyler söylediği için linç edilmişti; içine siyaseti de kattığından…
Bu devirde peşine takılıp “maceralara” atılacağımız karizmatik liderler, kafamızı okşayacak ya da şimşirle dövecek müderrisler arıyoruz. Galiba bu birazda “hayatı teğet geçtiğimizden”; çünkü Türkiye’de belli bir grup, sadece o grupta olmaktan ötürü, rahatça yaşayıp gidebiliyor. Ki bu da, aslında “modernleşmediğimizin” bir göstergesi.
Kabul edelim ki, hocayı sevmemiz değil, saygı duyabilmemiz gerekiyor. Sevmek “opsiyonel” bir durum; oysa bizde “iyi hoca olma” kriterleri arasında.
Peki, iyi hocanın görevlerinden biri de, öğrencilerine şüphe aşılamak değil midir? O zaman neden çoğunluk “inançlar üzerinden” tartışmaya çalışıyor? Neden bu “ezberler bozulamıyor”?
Az önce Korsan Parti’nin programını okudum. Aslında buna bir program değil, “wishlist” demek daha doğru. Sakın küçümsediğimi ya da ciddiye almadığımı sanmayın. Tam aksine, yıllardır bu programın savunduğu şeyleri savunuyorum.
Vaktim olsa da çevirsem. İlk paragrafta sıkı bir giriş yapıyorlar. Konu ilaç şirketleri yüzünden insanların ölmesinden, genlerin patentlenmesinden başlıyor ve sonra birden bire yazılımla sınırlı bir alanda cereyan ediyor tartışma. En sonunda da “açık formatlar ve açık kaynak desteklenmelidir” temennisiyle bitiyor.
Açıkçası, bu bir tuzak. Yazılım ile ilaç inanılmaz farklı iki sektör. Yazılım patentlerinde engelleri aşmak çoğu zaman kolay.Yazılım patentleri yüzünden insanlar ölmüyor. Yazılımla başka hiçbir endüstriyi mukayese edemezsiniz; çünkü yazılım doğa koşullarına bağlı değildir.
Korsan Parti, aynı zamanda, dövletin vatandaşını röntlemesine de karşı. Buna hesapta herkes karşı ama, iktidar olan herkes vatandaşı röntleme fırsatını da kaçırmıyor. Yani Korsan Parti burada yeni birşey söylemiyor. Solcular, anarşistler zaten yıllardır bu yüzden Avrupa ülkelerinde taş taş üstünde bırakmıyor. Doğrusunu isterseniz, bunun için bir partiye de gerek yok. Aklı başında her partinin, isterse sağ bir parti olsun, bu deliliğe dur demesi gerekmekte.
Ancak, korkarım, ekonomik krizin derinleşmesiyle faşizan akımların yükselişine tanık olacağız. (1930 krizi olmasa muhtemelen Hitler de, Mussolini de olmayacaktı)
Bu dönemde devlet, sanki vatandaşını işsiz ve çaresiz bırakan baştan beri kendi değilmiş gibi, aç ve işsiz kalabaklıklara, ancak sosyal patlamaları önleyecek kadar sadaka dağıtacak ve korkarım yeniden devletçilik akımlarının yükselişe geçtiklerini göreceğiz.
Korsan Parti, bu gelişmeler karşısında yeni bir umut mu ? Elbette hayır. Çünkü hiçbir konuda tutarlı bir politikası, bir eylem planı, ideolojik bir zemini yok. (Sonuncusunun varolması gerektiğini söylemiyorum, ama diğerleri şart)
Kabul edelim ki, Korsan Parti’nin hızlı yükselişi (ki İsveç’te bile aldıkları oy %1 değil) büyük oranda Pirate Bay davasının sonucuna duyulan öfkeden ötürü. Dava sonucundan sonra üyeleri iki katına çıkmış; grafiği de koyacaktım ama kaybetmişim.
Korsan partisi ne istiyor? Daha fazla özgürlük mü? Adalet mi? Kardeşlik mi? Hayır; korsan parti konuya direk olarak telif haklarından giriyor.
Korsan partisi aslında “korsan filan değil”; zira onların derdi telif hakları fikriyle değil, bunun süresi ile. Sürenin indirilmesini -5 seneye- istiyorlar.
Peki ya patentler? “Patent kötü şey” diyorlar; çözüm? Yok.
Doğrusunu isterseniz, bırakın bir siyasi hareketi, ancak Lise düzeyinde bir öğrencinin yazdığına inanabileceğim kadar üstünkörü patent hakkında söylenenler. Bu partiyi kuranların bu seviyede olduklarına inanmıyorum. İşin aslı, patent meselesi hakkında konuşmaktan kaçınılıyor. Çünkü kapitalizm ve devleti tartışmadan patentleri tartışamazsınız.
Korsan Parti, “ne solcu,ne sağcıyız, sadece ilericiyiz” diyor.
Solcuların en azından sosyalist kanadı da bunu söylüyor yıllardır. Solculuk, devletçilik (Sovyetler Birliği, Çin, Türkiye) ya da faşizm ile karıştırılmıyorsa (Çin, Stalin Rusyası) daima ilericidir. (CHP gibi gerici ve devletçi partileri lütfen sol sanmaya devam etmekten vazgeçin)
Gazeteler kıytırık haber yapmaya alışıktır; o yüzden asıl “mevzuyu” kaçırmışlar. Hoş kaçırmasalar da nasıl olsa kimse ilgilenmeyecek. Demekki asıl mesele neymiş? Yabancı gelin Maria, 109 Maria fuhuş yapmış! Vay pis bilmemne,rus gelin,zırt zurt! Bağrımıza basıp damadımıza gelin edeydik az kala, konu komşuya irrezil olcaydık.
Ben böyle kıytırık şeyler ve televizyonlar izlemediğim için doğal olarak bu “yarışmayı” kaçırmışım. Hoş “yarışmak” başka anlamda da(!) kullanıldığından, yarışmanın anlam ve önemine uygun düşüyor yarışma kelimesi. Ekranda birileri yarışıp evleniyor ya da evlenemiyor, birileri de bunları izliyor. Sosyoloji ilminin açıklama sınırlarını aşacak vakalarla karşı karşıyayız; ancak doğal olarak kimsenin alakası yok.
Maria Krapivina’ya bakayım dedim; fena hatun değil. Biraz etlice butluca ve ablak yüzlü ama olsun, allah için güzel. Hoş Moskova’ya filan gitseniz bakmazsınız ayrı.
Şimdi birinci soru geliyor; ekrana çıkıp evlenmeye çalışan biri “escort kız” olmayacaktı da, ne olacaktı?
Sanki daha “masum” nedenlerle çıkıp üç kuruş için kendini rezil eden, hayatını rönte açanlar daha namuslu oluyorlar. Escort kızla evleneceksem niye televizyona çıkıp konu komşuya rezil olmuşunu alayım, Laleli’de daha edeplileri var. Parayı veriyorsun ama o anda sadece sen kullanıyorsun, 70 milyon röntlemiyor!
Hem eskort filansa ne olmuş yahu; iPhone almak için “çalışan” liseli hiç mi görmedik? Evlenmek için ona buna bakire ayağı çekip 25 kere kızlık zarı (himen, teknik dursun!) diktiren mahalle karılarını bilmiyor muyduk? Hadi bizde her bok yasak,günah,ayıp olduğu için ahlaksızlık, rezillik dizboyu da, bunlardan Japonya’da bile bol bol yokmu?
Asıl rezalet, benim yıllardır bildiğim rezalet, hatunun “medikalci” tayfası ile basılması…
Şöyleki, medikal şirketleri mal satmak için, alıcılara “Rus ikram ediyor”. “Rus ikramı”, artık ticari örf ve adetlerimize yerleşmiş bir alışkanlık zaten. Şimdi fuhuş operasyonunda ebelenen arkadaşlara soralım; be medikal şirket sahipleri, usulüyle cebine para koymayı beceremedinizmi de, artık “mekan tuttuğunuz” evde bu olaya girip kek gibi basılıyorsunuz? Hem ya adam ne bileyim, huri değil de gılman tercih ediyorsa! Ey alıcı, sen ne halt etmeye işini görmeye öyle evlere gidersin? “Karı” yerine “para” istesene! Ne malum adamların seni videoya filan çekmeyip şantaj yapmayacakları? Madem satın almacısın, usülüyle avantanı indir cebe, sonra artık huri mi istersin, gılman mı istersin, karınla tatile mi çıkarsın, ne halt edersen et!
İster misiniz, bu “medikal” dedikleri şirketler arasında koskoca ilaç şirketleri filanda olsun! Vallahi ben orasını bilmem; zaten azıcık safımdır da, öyle kuruntu yapar dururum.
İşin kötü yanı, bu “gider kalemleri”, “medikal” ürün fiyatlarına bir şekilde yansıyor. Artık bilançoda nasıl gider gösteriyorlar orasını bilemem; ama ben fahişe vergisinin en azından sağlık ürünlerinde kalkmasından yanayım!
Basın cehaleti dur durak bilmeden sürüyor…
Montauk Canavarı diye Bir şey çıktı. Güzide gazetelerimiz bunu da haber yapmakta gecikmediler. Hem de ne haber!
Fotoğrafın gerçek olup olmadığı bile belli değil; ama uzaylı olabileceğini tespit etmişler!
Hem şu “uzaylı” ne demek? Eğer uzayda biryerde yaşamak birini ya da birşeyi uzaylı yapıyorsa, biz de uzaylıyız! Ya da bunlar, uzay boşluğunda avare gezen, “gezegensiz”, belki de gezegeninden sürülmüş, diplomatik tabirle “persona non grata” canlılar mıdır?
Herneyse; dönelim habere…
Bizim uzaylı elemanın el yerine toynakları olduğu için, garibim uygarlık geliştirecek kapasite değil. Ha, şunu da iddialı edebilirsiniz, biz nasıl Sputnik’le köpek gönderdiysek, onlar da kendi hayvanlarını göndermişler…
İyi de, biz uzaya çıkınca neler olabileceğini bilmediğimiz için köpek gönderdik. Nitekim, Mars’ı keşfetmek için “Bobi, git bi bakalım Mars’ta neler oluyor,Mars’lı görürsen de ısırma yoksa sana yemek vermeyiz” demedik!
Başka bir gezegene keşif görevine, hayvanlık edip hayvan yollamanın alemi yok! Üstelik, başka bir gezegene keşif yapan bir uygarlığın “ula o gezegende ölüp kalmasak lo” diyecek hali de yok.
Kaşif hayvanın aracı da yok; belki son anda yok etmiştir.
Ya da, bu onların koyunu gibi bir hayvan, ne bileyim, arkadaşlar Montauk Canavarı kebabı yaparken tutamadılar, uzayda aracın kapısını açıp kaçıverdi, sonra bize doğru meteor gibi düştü.
Nasıl,mantıklı değil mi? Bu ihtimali de habere ekleyin!
Yalnız bir sorun var; atmosfere girince yanması gerekiyordu!