Kişisel bloglar -ki blog aslında zaten kişiseldir; değilse websitedir!- umulandan fazla ilgi görmeye başlayınca, bunun da ticaretini yapanlar hızla yaygınlaştı. Eğer bir alan karlı ise, ortalığı kısa sürede “uzmanlar” dolduracaktır. Neredeyse şablon olansa, bu uzmanların, sahip olduğunu iddia ettikleri uzmanlığı diploma / belge ya da sertifika ile kanıtlayamaz oluşlarıdır: onların uzmanlığının “kanıtı”, yeni oluşan pazarda
küçük de olsa bir tezgah kapma umuduyla krallarına yapışan soytarıların çokluğudur.
Blog yazarlarının artmasıyla birlikte, kaçınılmaz olarak bir “blog yansanayisi” oluştu. Bunların bir kısmı WordPress gibi blog altyapıları hakkında bilgi paylaşan siteler / blog yazarları. Bunlar arasında kimin uzman, kimin hırsız olduğunu anlamak kolay. Üstelik verilen bilgiler birilerinin işine yarıyor ve faydaları tespit edilebiliyor.
İkinci grupta ise “fayda vaad edenler” var. Bunlar, gayet beylik, herkesin zaman içinde çok da yorulmadan edinebileceği bilgileri süsleyip aktaran, bu yolla da kendine paye çıkaran kişiler. Bunların bir kısmı Google Adsense reklamlarından yüksek kazançlar konusunda ipuçları verirken, kimisi de “SEO teknikleri” ile ziyaretçi sayısını katlamayı vaad ediyor. Bunlar da bir yere kadar ölçülebilir bilgiler veriyorlar.
Oysa ikinci gruba dahil ettiğim, ancak tamamen spekülatif konuşan bir “guru takımı” da var.
Bu “guruların” ortak özellikleri, ne internet altyapıları (WordPress, kodlama ya da internet teknolojileri gibi), ne de herhangi bir başka alanda (gazetecilik, kaportacılık, gece bekçiliği, hayat kadınlığı) uzmanlık ve yetkinlik sahibi olmaları. Öte yandan, tamamen spekülatif iddialar ortaya atan, elle tutulur bir fayda sunamayan bu “guruların” çok takip ediliyor olması benim için sürpriz değil: herşeyden önce, yalan ne kadar büyükse hem inanan o kadar çok olur, hem de inananlar o kadar dindarca inanırlar! Bunun dışında, bu “gurular”, hiçbir emek, bilgi ve sabır gerektirmeyen, insanların onay görme gibi kolay kolay bulamadıkları şeyler vaad ediyorlar.
Ben bu “guruların” bir kısmının medyanın büyük beyinleri tarafından manipüle edildiğini, manipüle edilemeyecek kadar zeki olanların ise “beslendiklerini” düşünüyorum. Bu sayede yeni medyayı kısmen de olsa kolayca yönetebiliyorlar. Örnek vermek gerekirse, otomotiv basını test sürüşü için İsviçre alplerinde birkaç gün tatil yaparken, “muadil blogcular”, bir fabrika gezisine fitler.
Konumuz, yeni medyanının kendini pazarlamaktaki başarısızlığı değil ama bu başarısızlıkla yakından ilgili bir konu: “Böl ve yönet” taktiğine yem olan blog ve web sitesi yazarları!
Son yıllarda, niche, yani belli ve genellikle de çok bilinmeyen alanlara yönelen bloglar “teşvik ediliyor”. Sözgelimi, tıp cihazları, örneğin ultrason cihazlarından bahseden bir blogunuz varsa, yüksek adsense gelirleri elde etmeniz olası. Bunun nedeni de basit: bu tip site ve bloglar çok az ve arz / talep dengesinden dolayı, Google tıklama başına iyi ödeme yapıyor.
Bu tip bir blog sahibi olmanın sakıncaları da elbette fazla (tabi amacınız para kazanmaksa). Zira, arz az olduğu gibi, talep de az: reklamveren çok az olduğundan, yüksek kardan dolayı “piyasaya giren” yeni blog ve siteler, fiyatları çok daha fazla dalgalandırıyor. Bunun yanında, bahsettiğim niche alanların karları yüksek olmasına rağmen ciroları düşük; dolayısıyla reklam bütçeleri ve elde edebileceğiniz olanaklar kısıtlı. Sözgelimi; Lamborghini araba başına Peugeot’dan çok daha fazla kar etse de, binlerce kat daha fazla araç üreten Peugeot, daha fazla ciro ve toplamda daha fazla kar elde ediyor. Üstelik, bir Peugeot ile test sürüşü yapabilme olasılığınız elbette daha fazla!
Kısacası, niche blogların şansları çok daha kısıtlı. Açıkçası, tek başınıza ya da 1-2 kişi ile blog / site kurarak, “büyüklere” kafa tutamazsınız. Aynı hatayı bakkallar yıllar önce yaptılar ve marketlere karşı kaybettiler. Oysa Adnan Kahveci, bakkalların birleşerek dağıtım / tedarik ağları kurmalarını önermişti. Organize olamadılar.
2009 Haziran’ında, blogcuların birleşmesi ile ilgili birşeyler karalamıştım. Nielsen’in 20010 analizleri beni haklı çıkarıyor:
“The data also suggest that contrary to what some believe, specialty sites like those covering health care or science do not draw an especially loyal audience. Among the 39 niche sites on this list, all but two have audiences that are not only smaller, but also don’t stay as long, come back less often and don’t look at as many pages on the site as do audiences for either national and international sites or local sites.”
İngilizce bilmeyenler için, mealen söylenen şu: Niche siteler, sanılanın aksine sadık bir okuyucu kitlesine sahip değiller. 39 niche siteden ikisi hariç, bu siteler yerel – ulusal – uluslararası sitelerden daha az ziyaretçi çekiyorlar, ziyaretçiler sayfalarda daha az süre kalıyor ve daha az sayfa geziyor.
Bunun dışında, sitelerin %7′sinin %80′lik trafiği çektiğini söylüyor Nielsen. Bu güzel bir tablo değil. Internet tekelleşiyor.
Yani şu an özendirilmesi gereken, niche siteler, 1-2 kişilik bloglar değil. Özellikle, 10-20 kişilik blog ve sitelerin yaygınlaşması gerektiğini, özellikle “vatandaş gazeteciliğinin” özendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira, şu an internet reklamları -adsense gelirlerinden bahsetmiyorum- 10-20 kişilik küçük grupları doyurmasa da, aç da bırakmayacak düzeyde (şayet sıkı çalışılırsa). Bu yeni mecranın da kaybedilmemesi için, eski ana akım medyanın gazına gelmemek gerekiyor.
Bahsettiğim raporu şu adresten inceleyebilirsiniz:http://www.stateofthemedia.org/2010/specialreports_nielsen.php
Internet bir Türk icadı olduğu halde, ABD’de yaratılan bazı ünvan ve terimlerin ülkemizde yeterince anlaşılmadığını fark ederek naçizane bir sözlük çalışması yapmaya karar verdim.
Vakit az olduğundan dolayı sadece aklıma gelen bazı terimleri açıklamakla yetineceğim.
Girişimci: Henüz bir sitesi olmayan, en iyi ihtimalle bedava bir blog hizmetinden blog edinmiş ya da forumlardan yardım alarak kendi WP blogunu oluşturmuş kişi. Henüz “giriştim” aşamasındaki girişimci sayısı çok azdır; çoğu “girişeceğim inşallah” aşamasındadır. Girişimciler, Internet’ten kazanılan anormal rakamları telaffuz ettikleri halde, aralarında bu işten para kazanan birine rastlamak neredeyse imkansızdır.
Vizyoner, Innovasyonist: Kendi kendini Internet konusunda otorite ilan eden kimse. Bu ilan genelde Twitter’dan yapılır ve iki şahit hazır bulunarak methiye düzerler.
Web Developer: Forumdan yardım alarak WordPress kurabilecek bilgi düzeyinde olan kimse.
Twitter: Sizin dilinizi anlamayan kişileri listenize eklemeye yarayan, 140 karakterle sınırlı ve sadece yazılan ama okunmayan micro blog hizmeti, zaman öldürgeci.
Forum: Crack ve Warez paylaşılan, rep vermemenin “emeğe saygı” sloganıyla kınandığı bir sosyal linç ortamı.
Web Standartları: Bütün camianın tabu kabilinden kabul ettiği, ancak bu kurallara uymanın ayıp ve günah sayıldığı standartlar öbeği.
Media Planner: Sitelerin Flash ve Javascript reklamlarla tarayıcıları göçürme potansiyelini test ederek bu sitelere reklam sağlayan kimse, Internet değnekçisi.
Sosyal Ağ: İnsanların birbirlerine erotik ve faşizan fotograflarını sergilediği, din, ırk ve dil temelli nefret grupları yaratmaya yarayan, tuhaf videoların paylaşılıp insanların birirlerine Mor Pokemon gibi tuhaf hediyeler gönderdikleri bir tür arena.
Hedef Kitle: Atlantis’de yaşadıklarına inanılan halk.
Standart WordPress’in ülkemiz şartları için uygun olmadığı bir gerçek. Titiz ve uzun araştırmalar sonucu, hukukçu ve yazılımcı arkadaşların çabalarıyla ülkemize özgü bir WordPress sürümü geliştirdik. Admin teması ve default temayı da elden geçirmeyi unutmadık.
Başımıza bir iş gelmezse en kısa sürede yayına koyacağımız büyük eserimizin ekran görüntüleri aşağıda. Resimlere tıklarsanız büyürler;)
Frankfurt Kitap Fuarı, az önce açıldı. Bu sene 60.yılını idrak ediyoruz-yani, kitap yakan Almanya’nın yıkılmasından 3 sene sonra, adamlar uluslararası bir kitap fuarı düzenlemişler.
Türkiye bu sene onur konuğu. Cumhurbaşkanımız orada. Açıkçası sadece Orhan Pamuk’un aldığı Nobelden ötürü orada olsak da, bu Türkiye için büyük bir şey. Daha benim çocukluğumda ödül alan yazarların ülkeden kaçmaya zorlandığı, sürüm sürüm süründürüldüğü, mapus damlarında çürütüldüğü bir ülkede bunu da görmek çok güzel.
Fuarla ilgili bahsedilmeye değer birkaç şey var. Bu fuarın açılışında konuşulanlardan birazcık ders çıkarmak gerek.
Neden Türkiye’nin uluslararası kitap fuarı yok diyemiyorum. Diyemiyorum bile, çünkü kitap satışları ortada. Hemen “korsan çok” diye bok atmadan önce, onlarda da korsanın çok olduğunu, bırakın korsanı kitapların PDF versiyonlarının Internette cirit attığını hemen hatırlayalım.
Türkiye’nin “muasır medeniyetler seviyesine ulaşması”,o da hazreti bürokrasi izin verirse, çook uzun sürecektir. “Matbaa bilmemkaç yüz sene sonra geldi, cumhuriyet Türkiyesi Internet’i 10 sene sonra getirdi” demek de ancak aptalların öğüneceği bir durum.
NTV’yi açtığımda Boos namlı bir zat konuşuyordu; kimdir necidir bilmiyorum. “Kitabı belli bir formatta düşünmemek, onu bir fikri eser olarak ele almak gerekir” gibi, yarı cahil Türk aydınının henüz kavrayamadığı güzel bir tespitte bulundu ve blogların, Internet sitelerinin de kitapla aynı kapsamda ele alınması gerektiğini söyledi.
Bloglardan bahsedelim biraz. Çünkü Türkiye’de ilk defa insanlar yazabilecek ortam buluyorlar ve iyi ya da kötü, kayda değer bir dinamizm var.
Ama, birsürü güzel blog, davulcu yellenmesi gibi arada kaynıyor!
İnsanların bloglarını tanıtmaları için fazla şansları yok. Blograzzi, halen Türkiye’deki tek “pazar yeri”. Birileri el atsaydı, Blogmani ikinci olacak ve farklı bir yol izleyecekti; ancak şimdi dönüp Blograzzi’nin bile durumuna baktığımda, en azından popülarite açısından önemli bi fırsat yakalayamayacak olduğumuzu görebiliyorum.
Maalesef insanımız, blog konusunda da derhal kötü alışkanlıklar kazandı!
Yaklaşık 1 hafta önce Blograzzi’ye girip blog avına çıktım. Uzatmadan, tespitlerimi aktarayım:
1.Bloglararası linkler -blogroll’dan değil, pingbacklerden, bir başka blogdaki yazılara verilen linklerden bahsediyorum- inanılmaz derecede düştü. Kendimden örnek vereyim; bir zamanlar 80′lerde olan Technorati authority puanım şimdilerde 20 civarında.
2.Bazı blogcular, özellikle yeniler, Blograzzi’de gereksiz bir PR yarışmasına girip yazacakları zamanı haybeye harcıyorlar. Blograzzi’nin hit anlamında reel bir getirisi yok. İlk 50′de olduğum halde Blograzzi’deki tıklamalar 3000 bile değil; 1 günlük hitimden daha az.
3.Tasarım kurbanı olan çok fazla yazar var. Siyah fona gri, 8 puntoyla yazılan bloglar gördüm. Gözlerim çok iyidir; okuma konusunda iştahlıyım ve monitörüm 22 inç; eğer ben okurken zorlanıyorsam, insanların %90′ından fazlası zorlanacaktır.
4.Artık çirkeflik aşamasına gelmiş bir “link takası” mevzusu var. Pagerankini artırmak için kıçını yırtan ciddi sayıda blogcu var ve bunların ciddi bir kısmı da çöp bloglar. İnsanlar Google aramalarında nadiren ikinci sayfaya geçiyor ve ilk sıralarda çıkan bu bloglar diğer düzgün blog ve sitelerin hakkını zaptetmiş oluyor.
Yeni moda, “saadet zinciri”. Birsüre blogları dolaşın, fark edeceksiniz: Bir grup varki, sadece kendi arasında link alıp veriyorlar. Sanki Devlet Malzeme Ofisinden çıkmış gibi, hepsinin blogroll’u aynı!
Son pagerank güncellemesinden bu yana 5′den 3′e düşen bloglar var. Tabii, 2′den 4′e, 5′e çıkanlar da. Yükselenler de genelde “saadet zinciri” üyeleri.
İngilizce blog açmaya karar verince, alternatifleri incelemek farz oldu…
Wordpress, çok güçlü ve esnek. Gelgelelim, özellikle Blogmani sayesinde, WordPress’in ne kadar hantal olduğunu da farketmiş oldum.
Görsellikten anlamam ve doğrusunu isterseniz fazla da prim vermem. Benim yaptığım bir sitede, blogda, ya da Internet’te varolan herhangi bir şeyde, önemli olan içerik…Bir de, o içeriğin hızla açılması!
Wordpress yavaş. Öylesine yavaş ki, standart haliyle, yerel Apache sunucunuzda bile zar zor açılıyor sayfalar…
Sadece 1 saat içinde WordPress’e bir alternatif bulmam gerekiyordu ve Serendipity’yi seçtim.
Serendipity, WordPress’den kat kat hızlı. Eklenti ve tema sayısı elbette WordPress ile boy ölçüşemez ama bir avantajı var: eklenti ve temalar, merkezi depolardan geliyorlar. Tek tıklama ile, hiçbirşey yüklemeden, tema ve eklenti kurabiliyorsunuz. Ivır-zıvır eklentiler yok. 200′e yakın eklenti, gerçekten “işini yapan”, sistemi hantallaştırmayan, yeterli seviyede özelleştirilebilir ve kafa karıştırıcılıktan uzak eklentiler.
Serendipity ile hazırlamaya başladığım İngilizce blogum, bu blogdan neredeyse 3-4 kat hızlı açılıyor!
Hızından öyle etkilendim ki, birsüre sonra bu blogu da Serendipity’ye taşıyabilirim.