Geçenlerde FriendFeed’de yine o meşhur tartışmaya denk geldim: Biz, doğulu muyuz, batılı mı?
Bunun kolay bir cevabı olmasa gerek. Özellikle “muhafazakar” kesime göre doğuluyuz; zira Osmanlı mirasını devam ettiriyoruz. Osmanlı mirasını devam ettirdiğimiz kısmen doğru ama, Osmanlı’nın da sadece doğulu olmaması sorun teşkil ediyor. Çok açıktır ki, Osmanlı pekala 3.Roma İmparatorluğu. Roma etkisinin Fatih’in İstanbul’u alması ile başladığı söylense de, bu pek de doğru değil. Bazı görüşlere göre, Orhan Gazi, Bizans’ın ileri karakollarından birinin başındaki bir paralı asker.
Elbette İstanbul’un alınması cidden yeni bir çağ başlatmayı hak edecek kadar önemli. Üzerinde fazla konuşulmayan çok önemli konulardan biri, Fatih’in bu sayede aynı zamanda Hıristiyanlık dünyasını da bölmüş olması. İşin doğrusu, Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasındaki dini anlaşmazlıklar uzlaşılamaz türden değillerdi; nitekim iki kilisenin diyalog girişimleri de olmuştur. Ancak Ortodoks kilisesi Osmanlı’ya geçince atanan patrikler kesin olarak Osmanlı yanlısıdır ve temel politika iki kilisenin uzlaşamaz olduğu inancının sürdürülmesine dayanır.
Günümüzde bu fazlasıyla dini bir konu olarak görülebilir; ancak o zamanlarda insanları savaşa süren temel dürtünün dini nedenler olduğunu atlamamak gerek. Eğer Haçlı Seferlerine kuzey ve doğudan gelen Ortodoks askerler de iştirak etseydi, Osmanlı’nın büyümek bir yana, hayatta kalması dahi mümkün olamazdı. Fatih gerçekten de dünya tarihindeki en ileri görüşlü devlet adamlarından biri. Bunu sadece Ortodoks – Hıristiyan ittifakına engel olduğu için söylediğim zannedilmesin.
Osmanlı’nın batıya kibirle baktığı bir zamana kadar doğru. Şimdi gelelim batılılarca “Muhteşem Süleyman” denilen, bana göre pek o kadar muhteşem filan olmayan I. Süleyman’a…
Kanuni, eğer İngilizlerin ittifak teklifini kabul etse, bugün ABD adında bir devlet muhtemelen olmayacaktı. İspanya, dönemin batıdaki süper gücüydü ve İngiltere, biraz da şans eseri İspanyol Armada’sını durdurunca, ağır bir yenilgi alan İspanya’nın fetih hızı ve enerjisi kesildi. Hızla başlatılan ve uzak yerlere yapılan fetihlerin durma noktasına gelmesi aslında sonun başlangıcı: bunun tarihte en bilinen örnekleri Osmanlı ve 3. Reich. Çünkü o zamanlarda daha da kısıtlı olan lojistik imkanları ve ülkelerin başka güçlerle de savaş halinde olması, orduların uzak yabancı topraklarda uzun süre barınması için engel. (ABD’nin savaştaki beceriksizliğini konuşup duruyoruz ama kurduğu muazzam lojistik ağdan bahsetmiyoruz)
İspanya’nın topyekün yokedilmemiş olması sayesinde Katolik kilisesi varlığını sürdürdü. Elbette Avrupa Birliği Hıristiyan bir kulüptür demek çok yanlı bir bakış olur. Eğer Fransız ihtilali olmasaydı, Avrupa Birliği de olamazdı. Fransız ihtilali aslında anti monarşik olmaktan öte seküler hayat görüşünün iktidara gelmesidir; kilise iktidarına kesin son vermiştir. (Aksini söyleyene, “İran da cumhuriyet” derim). Süleyman, babasının yaptığı işe devam etseydi -ama saçma ve acele bir Viyana kuşatması ile değil, örneğin İngiliz ittifakı ile- bugün doğu-batı çatışmasından bahsedemezdik.
Peki doğu-batı çatışmasının özü, kutupları kesin olarak belirleyen şey nedir?
Elbette teologlar, sosyologlar, ekonomistler kendi tasniflerini yapabilirler ama benim kendi fikrim, batıyla doğuyu ayıran asıl faktör, anılan ülkelerin emperyalist olup olmadıkları. Elbette, emperyalistten kastım, ekonomik emperyalizm; Afrika gibi yerlerde sömürge sahibi filan olmak değil.

Aslında, G-20′ye doğru giden G-7′ler, “batı” dediğimiz şeyin içini dolduran devletler; ya da bu devletlerin içinde kurulup dünyaya yayılmış çokuluslu şirketler. Bugün hemen herkes, farklı oranlarda da da olsa, dünyaya korporoksinin hakim olduğunu kabul etmiş durumda.
Yani aslında biz benim görüşüme göre, hiçbirzaman batılı olmadık; batı kurumlarını taklit ettik. Osmanlı’da kapitalizm oluşmadı; ancak Osmanlı bu geçiş için gereken adımları atarken çok büyük toprak kayıpları ile boğuşmak zorunda kaldı. En sonunda küçük bir milli devlet olarak kendini “yeniden ölçeklendirdi”. Gelgelelim, cumhuriyet köklü bir reform getirmiş ya da köklü bir devrim yapmış değildir. Cumhuriyet, 80′lere gelene kadar 1934 Trakya Olayları, Varlık Vergisi ve 1955 gibi olaylarla bir yandan Rum, Ermeni ve Yahudi sermaye sınıfını tasfiye edip mallarına el koyarak yerli sermayedar yaratmaya çalıştı, bir yandan da ithal ikame ve devlet ihaleleri ile onu korudu. Kimine göre olmayan sermaye sınıfını yaratmak için zorunluydu bunlar; ancak başarının düzeyi çok su götürür: Özal dönemine kadar rekabetin ne olduğunu bilmeyen koruyup kollanan sanayicinin ürettiği beyaz eşyalar bile, teknoloji olarak batı ülkelerinden 20-30 sene daha geriydi. Bu aslında kapitalizm değildir; kapitalizm öncesi atölyeci üretimdir. Aslında, biz ciddi sıkıntılar çekmemiş insanlarız: ne din iktidarının engizisyon karanlığını, ne kralların siyasi – sosyal baskısını -zamanın devletleriyle kıyaslarsanız Osmanlı akılalmaz derecede özgür ve hoşgörülüydü- ne de ilk kapitalizm döneminin çocukları bile çalışmaktan öldüren vahşi dönemini gördük. Sıkça söylenenin aksine, gerçek bir halk destekli devrim olmaması, büyük ölçüde baskıların azlığına bağlanabilir. Bir diğer önemli neden de, aslında Osmanlı’da kapitalizmin oluşmasına da engel olan sınıfsızlık ilkesidir. Osmanlı da, cumhuriyet de kendisine tehdit olabilecek kişi ya da kurumları en ufak bir şüphede derhal ortadan kaldırmıştır. Osmanlı’da, padişah insanların zenginleşip kendisine darbe yapabileceği endişesiyle, zengin ve nüfuslu kişileri olmadık nedenlerle öldürür ya da sürgün ederdi. Bu mantık cumhuriyete de aynen gelmiştir. Demokratik rejimlerde insanlar rahatça örgütlenip yasal baskı grupları oluştururlar, ama otoriter ve diktatöryel rejimlerde “tehditler ortadan kaldırılır”.
Cumhuriyetin işçi sınıfı oluşmasına engel olması çabaları da dikkate değerdir: bir devlet politikası olarak esnaflık özendirilmiştir. Zaten ithal ikame artığı şirketlerimizin, gerçek kapitalizme geçerken çok fazla işçiye ihtiyaçları olmamıştır; zira teknolojiyi ithal ettiğimizden, işe son teknoloji ile başladık. Doğal olarak, 50 sene önce X sektöründe 100 işçiyle 100 birim üretim Fransa yerine, biz 5 sene öncenin, 10 işçiyle 200 birim üreten teknolojisi ile başladık. Bunun sonucu olarak, nüfus içindeki işçi oranı azdır ve işçiler sürekli gelişen teknolojinin oluşturduğu işsizlik sorununu batıya göre çok daha az yaşamıştır. Bu sebeple, Türkiye’de bir işçi hareketi ya da gerçek, sol bir kitle partisinin olmaması sürpriz sayılmamalı. Bu açıdan bakarsak, Türkiye, ne batılı ne de doğuludur aslında.
Batının şu an yürürlükte olan seküler hukuk gibi değerlerini almış olmak ise bence bir taraftan olmanın değil, sadece aklın göstergesi. Osmanlı’da insanların şeri hukuk ile pek de sorun yaşadıklarını sanmıyorum. İslam hukukuna göre zina gibi fiiller suç olsa bile, Osmanlı bu tip hükümleri genellikle uygulamamış. “Siyasi suçlular” ise her iki devlet döneminde de işkenceye uğrayıp öldürüldüğünden, yakın zamana kadar iki devlet arasında bir fark olduğunu söylemek anlamsız olacaktır. Türkiye, hukukta kısmen Jakoben Fransa’yı, kısmen faşist İtalya’yı örnek aldığından ve bugünlerde bile hala 100 yıllık hakları tartıştığımızdan, bu alanda bahsedilmesi gereken şey “doğulu batılı” ayrımı değil, Türkiye’nin işine geldiğince batıcı, gelmediğinde gerici olduğudur.
Aslında sorunların çoğunun temelinde, vatandaşın devleti kutsadığı ortaçağ anlayışının değişmemiş olması var. Batı medeniyeti insanları, özellikle 68′lerden sonra, devleti vergi karşılığı temel hizmetleri sağlayan bir şirket olarak görmeye başlamıştır. Elbette, ABD ile İsveç insanının devlete bakışları ve yaşam biçimleri daha farklı. ABD, insanına tanıdığı hak ve özgürlükler ile bizden farklı ama devlet ideolojisi çok farklı değil. Ordu ve derin devlet ABD’de de çok etkin. Profesyonel ordu olmasına rağmen, bizde olduğu gibi müthiş bir ordunun imajını cilalama kampanyası yürütüyorlar; bizden farklı olarak ordu en azından resmi olarak, siyasetin diğer kutbu değil.
Türkiye’nin laiklik tutumu da diğer bütün ülkelerden çok farklı; çünkü laikliğin silahla korunduğu bir başka ülke yok. Aslında laiklik, hakim sınıfın çıkarlarını temsil eden bir kılıf; çünkü Türkiye’de gerçek anlamda laiklik yok.
Uzaktan bakınca, batıyı “sınıfsız, kaynaşmış bir kitle(!)” olarak görsek de, batı da kendi içinde homojen bir grup, bir felsefe, tek tip insan topluluğu filan değil. Hatta, bugün Kürt sorunu diye adlandırdığımız şeyi İngiltere de, İspanya da, Fransa da yaşıyor. Belçika, ikiye ayrılmayı tartışıyor. İsveç’de çizdiğiniz bir dini karikatür herhangi bir tepki yaratmazken, Almanya’da linç edilmenize neden olabilir.
O zaman batı ne, doğu ne tartışmasında tarafları daha net ortaya koymak gerek: Dünyanın 17. büyük ekonomisi olan Türkiye’yi doğu olarak adlandırırken, Lüksemburg’u bir batı ülkesi olarak mı sayacağız iktisadi olarak? Ya da Genç Siviller doğulu ise, Neo Naziler batılı mıdır? Daha net soralım; batılı olmak ilericilik, doğulu olmak gericilik mi? Ya da, gericiliğin tarifi ne?
Belki de kutupların bu kadar “gevşek” tanımlanması, savaş ve gerginlik üzerine kurulu dünyada işleri daha kolay hale getiriyor.