Dış borcun birçok yüzü vardır. Bunlardan bahsetmek oldukça sıkıcı; onun yerine direk konuya dalalım. Ama dalmadan, AKP’nin “şeytanca” dış borç, ithalat, bireysel borçlanma oyunundan bahsedelim.
AKP, konjonktürel olarak çok şanslı bir dönemde iktidara geldi. Dünya ekonomisinin genişlediği belki de son dönemdi. Tabii kafayı da kullandılar: yastık altındaki parayı piyasaya
sokmak için çeşitli önlemler aldılar ve işe de yaradı. Ekonomi bir anda önemli ölçüde büyüdü. “Kemal Derviş’in mirasını yediler” görüşüne hiç itibar etmeyelim. Derviş’in tedbirleri tam bir kemer sıkma politikası idi ve farkında olmadan bir Duyun-u Umumiye dönemi geçirdik. Depremzedeler için yapılan dış yardımlar, iç yardımlar bile kamunun abuk sabuk ve hesapsızca borçlanmasından kaynaklanan batağı kurutmaya gitti.
Gariptir ki, AKP, Müslümanlar için pek de caiz olmayan işlerde -PR, Borsa, Reklam, Bankacılık- “laiklerden” çok daha becerikli çıktı. Öyle ki, tüm ülkeyi çok müreffeh, acaip zengin, yükselen yıldız vs olduğumuz palavrasına inandırdı. Hatta inanması zor ama, bu zokayı çoğu Avrupalı bile yuttu!
Peki, AKP’nin “sihri” neydi?
Öyle ya, son yıla kadar bütçe açık da vermiyordu. Demekki gerçekten refah artışı vardı.
İşin doğrusu, AKP çoğu insanın, hatta ekonomistin uyanamadığı birşey yaptı: ithalatı olabildiğince serbest bıraktı, kurun düşük kalmasını adeta teşvik etti ve gümrükleri çok sıkı kontrol altına aldı. Nitekim, 2000-2006 arası kamu dış borçlanması %20,özel kesim borçlanması ise %40 arttı. Bunun Türkçesi şudur: herkes dışarıdan istediğini alsın, biz de devlet olarak vergimizi (gümrük, özel tüketim vergisi, vs vs) çatır çatır tahsil edelim. Böylece bütçe de denk çıkar. Çünkü devletin ithalat üzerinden elde ettiği gelir çok fazla.
Kabul edelim, belli bir dönem ihracatta da önemli artış oldu.
Sonuç? Vatandaş borç batağına saplanırken, devlet kasayı doldurdu. Hatta, devlet bu şuursuzca harcamaları adeta teşvik etmek için, kredi kartı kullanımını körüklemek gibi, akıllara zarar saçmalıklara girişti. Zira kredi kartıyla yapılan harcamalar “kayıtiçi” olacaktı.
Ben yabancılara toprak satışına karşı değilim. Ama toprağımız “haciz yoluyla” alınıyorsa, bu iş çok tehlikelidir.
Bakın sistem nasıl işliyor: Banka faciasından sonra, devlet sağlam bankaları da o hengamede hiç etti. Sonra bu bankaların önemli bir kısmı yabancılara satıldı. Aslında bunun böyle olacağı yıllar öncesinden belliydi. Yerli bankalar son derece küçüktür ve sermayeleri gülünecek kadar azdır. Örnek vermem gerekirse, Deutsche Bank, Türkiye’den zengin. Zamanında sermayesi küçük bankalar birleşmek yerine daha da küçük parçalara ayırılınca, hap gibi yutuldular. Elbette HSBC gibi devlerin analistleri işin nereye varacağını 10 sene önceden biliyordu. Bu yüzden hepsi koşa koşa Türkiye’ye geldiler.
Şimdi ilginç olan şu: siz, diyelim ki, İngiliz malı bir TV alıyorsunuz. Krediyi de yine bir İngiliz bankası sağlıyor. Sonra TV’nin borcunu ödeyemiyorsunuz. Banka ne yapıyor? Datça’daki arsanızı hacizle elinizden alıyor. Bu noktada, artık banka, ülkenizdeki bir toprak parçasının sahibidir!
Eğer bir inceleme yapacak olursanız göreceksiniz ki, bazı bankalar, bazı ülkelerden sadece para olarak değil, toprak olarak da daha büyüktür!
Elbette bu bankaların ülkeyi satın alıp üstüne bayrak dikecekleri yok. İşte yanılgı da burada başlıyor. Siz kendinizi ülkenin sahibi sanıyorsunuz ama birilerinin elinde oyuncak olmuşsunuz. İstedikleri gibi, istedikleri yasaları çıkartıyorlar. O hükümet, bu hükümet, hiç önemi yok. İster inanın, ister inanmayın, Türkiye ABD modelini uyguluyor. Buna şaşırabilirsiniz ama, ABD’de kaybetmiştir ve durumu Türkiye’den iyi değildir. Yıllardır ABD’yi hükümetler ya da insanlar yönetmiyor. ABD, şirketlerin ve onların işbirlikçisi olan derin devletin oyuncağı olmuş durumda. Gözünüzde büyüttüğünüz ülkede, insanların %20′ye yakını sosyal güvenceden yoksun. Çiftçi inanılmaz bir borç batağında. İşsizlik korkunç seviyede. Katrina kasırgasından sonra New Orleans’ın fakir halkı neredeyse açlıktan ölüyor; bizim depremzedelerden hiç de farklı değiller.
Dünyanın en borçlu ülkesi olan ABD’yi Türkiye sadece birkaç sıra geriden takip ediyor!
Muhalefetin attığı kılçıklara inanıp sakın gerçek tehlikeyi gözden kaçırmayın! KIT’lerin satılması filan bir mesele değildir; aksine devletin soyulmasını önler. 50 senedir zarar eden KIT’ler neden bu kadar değerli? Üstelik, KIT’lerin satışı AKP’nin de işine gelmez; zira oralara kendi adamlarını doldurabilirler. Muhalefet iktidar olursa, onların da yapacağı gibi!
Asıl tehlike, Türkiye’ye haciz gelmesi. AKP, bulduğu çözümle, sorunu bireylere yıkıyor ama sonuçta elimizden kaçan servet bireyin de olsa, kamunun da olsa, bu topraklara ait.