Türkiye’deki piyasanın %58′i taklit markalar üzerine kuruluymuş. Bu tip TV ve gazeteden duyurulan araştırma sonuçlarına hiç itibar etmiyorum. Neden derseniz, ya araştırmanın muhteviyatını anlamıyorlar, ya da “böyle yazarsak kimse ilgilenmez” diye içeriği çarpıtıyorlar. Yine de kabaca kafamda oluşan fikir şu: “Sokakta gördüğünüz Adidas eşofmanların, Onitsuka Tiger ayakkabıların, Louis Vuitton çantaların en az %58′i sahte”.
Akla yatkın da.
Birkaç saat önce pazarda gördüğüm Onitsuka Tiger’ları bendekilerden ayıramadım. 10 TL’ye üzerinde sadece Adidas yazan dandik eşofmanlar var; ama 20 TL verirseniz alacağınız eşofmanı mağazada 100 TL civarında satılan orjinalinden ayırmaya pek imkan yok.
Taklit ürün kullanmaya genelde karşı değilim. Özellikle de kullanmıyorum; zira benim tercih ettiğim çoğu pahalı markanın taklidi yok. Ya da çok bilindik markaların bilinmedik modellerini tercih ediyorum. Mesela pahalı olduğu halde kimsenin Marmot montun sahtesi ile uğraştığı yok; zira kumaşı oldukça özel ve çoğu insan markayı bilmiyor, bilenler de ilgilenmiyor. Çook uzun yıllar önce Asics giyerken bunlar ne malı diye burun kıvıranlar da vardı; şimdi Asics’in alt markası olan Onitsuka Tiger taklitlerini bulmak ekmek bulmak kadar kolay. Açıkçası bir ayakkabının sahtesini almam; zira genelde Goretex yürüyüş ayakkabıları giyiyorum. Goretex kumaş, gerçek Goretex tabi, pazara düşerse, almaktan çekinmem.
Nereden bakarsanız bakın, bazı taklit mallar her açıdan faydalı: piyasada fiyatları regüle ediyorlar, 10 TL’lik eşofmanlar Çin’den gelmiyor ve neredeyse tamamı ülke ekonomisinde kalıyor, istihdam yaratıyorlar, ucuzlar ve kalite giderek artıyor. Artı, belli bir markanın taklidini üreterek topladığı sermaye ile kendisi marka haline gelen girişimciler de var.
Son günlerde sessiz şarkıcı Hadise’nin çakma Louis Vuitton ile yakalanmasıyla konu daha bir gündeme geldi. Ekonomik darboğaz giderek artacak. Hatta bu krizden bazı orta düzeyde zenginlerde fena halde etkilenecekler…
Yani markaların artık vites küçültüp anormal kar beklentilerini bir kenara bırakması gerek…
Aslında bunun modeli var; yazılım dünyası…Sun, anormal fiyat etiketi koyduğu StarOffice’i satamayınca OpenOffice adıyla kaynak kodlarını açtı. Şimdi bedava ve özgür bir yazılım olan OpenOffice ile yazıyorum bu belgeyi. Aynı Sun, x86 mimarisine geçip sunucu fiyatlarını da aşağıya çekti. Velhasıl kelam, batmakta olan bir devken şirketi az da olsa kara geçirip Oracle’a kapakladılar. Belki marka yokolma aşamasına geldi ama, Sun hissedarları ceplerini tıka basa nakitle doldurdular.
Bu krizin sonucunda daha fazla zengin, daha fazla kemer sıkacak…
Açıkçası, Formula 1 gibi aptal bir yarışı destekleyen AMD’yi görmek ona olan sempatimi zerre kadar artırmıyor. Daha ucuz işlemciler istiyorum.
Star Wars’u severim ama Adidas’ın Star Wars serisini aptalca, zorlama ve fuzuli buluyorum. Oysa Samba serisini, 3 bant konseptini diriltmek akıllıcaydı. Aldığım ayakkabıda Lucas, Spielberg, Star Wars vergisi istemiyorum.
Keza Adidas için TV reklamı, dergi reklamı, billboard reklamı pek de gerekli değil. Onun yerine, mesela hergün Taksim’de yürüyen 10 kişiye rastgele ayakkabı dağısalar, bakın nasıl reklam olur! Ya da blog yazarlarına örneğin…
En az 25 senedir yılda en az 9 ay bir Adidas ayakkabı giymiş biri olarak, Adidas’tan bedava kürdan dahi görmüş değilim mesela…
Yani markalar artık daha hesaplı ama daha samimi, reklamcılara değil ama tüketicilerine cömert olmalılar.
Şimdilerde “sosyal medya” diye takıldıkları treni de çok iyi idrak ettiklerini sanmıyorum. “Sosyal medya”, Internette çoluk çocuğa ucuza yaptırılan bir word of mouth reklamcılık değil. Hayır; yeni ekonomik düzeni idrak etmeye başladıysan, olay “sosyal medya ajansına” para bastırıp benim reklamı yap demek değil. Tüm süreçleriyle sosyal bir marka haline gelmek. Ne bileyim, Adidas tasarımcılarının Adidas giyenlerle paintball maçı yapması mesela. Ya da ne bileyim, Türkiye genel müdürünün “öğle yemeğinde şurdayız, işi olmayan gelsin laflayalım” demesi.
Ancak herzaman olduğu gibi, “sosyal medya” denen şey de kendi duvarları, kendi engelleri, kendi saçmalıkları, kendi önyargılarıyla geliyor.
Ki bu konu, “Markalar ve Sosyal Medya nereye?” başlıklı ayrı bir yazıyı hakediyor pekala..
Eski Merkez Bankası Başkanı Yaman Törüner (Aylık emekli maaşının 30.000 TL civarı olduğu söyleniyor!), “Ne iş olsa yapan” Deniz Gökçe, bence yazı ve TV aleminde gördüğümüz en zeki kadın Meliha Okur, bir kez röportajını dinleyip “izlemeye almalı” dediğim ancak sonra unuttuğum Akın Öngör, sloganı çok kötü seçilmiş “alın,verin, ekonomiye can verin” adlı reklamda oynuyorlar. Amaç? Tüketimi artırmak.
5 temel ekonomik göstergeye göre, “ekonomi çok da kötü değil” diyenler var. Neymiş, işsizlik çokmuş, milli gelir düşmüş ama cari açık azalmaktaymış, enflasyon düşükmüş. Ya bunu diyen ekonomistler salak, ya da herkesi salak zannediyorlar. 1930 krizinde olduğu gibi bir stagflasyon dönemi yaşıyoruz; enflasyon da ondan düşük. Cari açık azalıyor çünkü kimsenin bir bok alabildiği yok. Kur da biraz yükselince, tüketim daha da azaldı. Enflasyon düşük, çünkü herkes satabilmek için sürekli indirim yapıyor ya da haciz gelmesin diye zararına satış yapıyor.
"İşte Yeniden"…Büyük filozof ve aşk adamı Arif Hoca'nın da dediği gibi, ekonomik krizler belli periyodlarla gelip geçecektir. Kondratief de demiş ama, Arif Susam bir farklı demiş.
Bu krizin faturasını birilerine çıkarmak elbette anlamsız; bu kapitalizmin doğal sonuçlarından biridir. Çok merak ederseniz, Kondratiev dalgaları ve Marks’ın Değer ve İşgücü hakkında dediklerini araştırın. Eğer bu ikisini anladıktan sonra, hala neden ekonominin krize mahkum olduğunu ve gelir dağılımının neden sürekli daha da bozulduğunu, neden sürekli daha fazla insanın işsiz kalacağını anlamadıysanız, bu yazının da gerisini okumayın.
Akıllı ekonomistler işin boka sardığı bir dönemden geçtiğimizin farkında ve bazıları, bugünü kurtarmak için, akla zarar önerilerde bulunuyor!
Evet; gerçekten de sen bir oyuncak alırsan, fırıncı bir ekmek fazla satabilir. Ama nereye kadar? Çünkü, bu ekonomide, çalışan insanları kaçınılmaz olarak sürekli azalacaktır. (Marx okuyun!).
“Harcayın” demek kolay. Harcanan ne peki? Ya birikimlerinizi harcayacaksınız, ya da borçlanarak -örneğin kredi kartı- harcama yapacaksınız. BUNLARIN HER İKİSİ DE FARKLI SORUNLAR YARATIR!
Doğrusunu isterseniz, ekonominin bu halinin en büyük nedenlerinden biri de, “alın, verin, ekonomiye can verin” kampanyası ile size önerilen şeydir! AŞIRI HARCAMA! Bu, ABD’de patladı. ABD, yıllardır inanılmaz harcıyor ve hiç birikim yapmıyor. Doğal olarak, bu harcamaları da borçlanarak finanse ediyorlar. ABD, en yakın ikinci ülkeye göre neredeyse 10 kat daha fazla dış borca sahip! İçeride ise, “tefecilerin” elinde oyuncak olmuş durumdalar. Yani durumları Türkiye’den farklı değil.
Bir malı ya da hizmeti almak için iki şansınız var: ya birikimlerinizi kullanacak ya da borçlanacaksınız. Borçlandığınızda ise, bunun karşılığı olarak bir faiz ödersiniz. Bunu sonsuza kadar sürdürebildiğiniz sürece sorun yok; ancak geçmişte Türkiye’ye de oldu, şimdi ABD’ye oluyor: günün birinde borcun vadesi gelecek ve şapa oturacaksınız.
Yani, “harca,harca ekonomi canlansın” demek, zaten tasarruf oranı düşük bu ülkede, ekonomiye haciz getirir. Bu öneri ekonomiyi canlandırmaz; sadece bu işi finanse eden büyük sanayiciyi ve bankaları daha da zengin eder. İşsizlik azalmaz ya da batan küçük esnaf -muhtemelen- kurtulmaz. Bugün tasarruflarınızı erittiğinizde, eğer varsa tabi, yarınki ihtiyaçlarınızı karşılamak için ister istemez borçlanmak zorunda kalacaksınız. Bu durum, sadece bankaların işine yarar. Uzun vadede sanayiciye de faydası yoktur. Ekonomi iyi de olsa, krizde de olsa, sadece tek bir işletme kar eder: banka.
Krizin çözümü, TV’de gösterilen şey değildir. Evet; faiz olmasaydı bu işe yarardı, ama faiz olan bir ekonomide -ya da “İslami bankaların” uydurmasıyla “kar payı” ! – bu sorunu daha da derinleştirir.
Peki çözüm ne? Onu da sonra konuşalım;)
Ben Marmara İktisat mezunuyum; nedense herkes okuluyla gurur duyar ama İktisat okumuş olmak, benim için hayatımdaki en büyük pişmanlık.
Aslında bu konuda kendimi suçlu saymıyorum; çünkü kimse bana “Türkiye’de iktisat okuma, liseden farkı yok” demedi. Özel üniversitelerin iktisat bölümlerinde nasıl bir öğretim yapıldığını bilmiyorum. Açıkçası, Koç ya da Sabancı üniversitesinde “siz maaşlı köleler olarak açlık ve sefalete mahkumsunuz, çünkü ürettiğiniz artı değer, sahibiniz olan kapitaliste gider” diyeceklerini sanmıyorum. Doğrusunu isterseniz, Oxford’da filan bile durumun radikal derecede farklı olduğunu sanmam.
Eğer dünyada “gerçek” iktisat fakülteleri olsaydı, bunlar sadece devrimci ve anarşist yetiştirirdi!
Ben Marmara’da olduğum süre boyunca, Marx’ın, hatta Malthus’un “temelde” ne demek istediklerine değinildiğini hatırlamıyorum. Zaten darbelerle derbeder olmuş üniversitelerde doğal olarak sosyalist fikirler müfredata giremez.
Burkina Faso ve Mali gibi yerlerde hala kölelik var, 2 kiloluk bu ağırlık "malın" kaçmaması için ayağına takılmış.
Sosyalist eğilimli biriyim, “eğilimli” diyorum çünkü henüz konu hakkında tam bir karara varmış değilim. Sadece cahiller iki kelime bildikleri bir konu hakkında “inanç sahibi” olurlar. Araştırıyorum. Herhalde iktisat tarihini Türkiye’deki bir master öğrencisi düzeyinde öğrenmişimdir ama bu alandaki standartlar oldukça düşük olduğundan, bu elbette yeterli değil. İşin içine ideoloji girdiğinde, iki tarafta da sağlıklı, objektif bilgiye ulaşmak kolay değil. Üstelik Türkiye gibi ülkelerde bu bilgilere ulaşmak çok daha zor.
Örnek vermek gerekirse, Marx’ın 150 yıl önce teorileştirdiği gerçeklere ben okul yıllarında “yahu bu saçmalık” diyerek, kendi kendime, düşünmek zorunda kalarak ulaştım. Elbette düşünmek zorunda kalmak güzel birşey; ancak çok bilinen gerçeklere bile günlerce düşünerek ulaşmak zorunda kalıyorsunuz ve milletin 150 yıl önce düşündüğü şeyler üzerine kafa yorarak vakit kaybediyorsunuz. Okulda bunları öğretseler, o zamanlar çok daha önemli şeyleri düşünerek kendimi geliştirebilirdim.
OKULDA SÖYLENMEYENLER – 1: Emeğin fiyatı, kölenin maaşı
Derslere girmeyi ilk dönemden sonra bıraktım; çünkü okulda harcayacağınız zamanda hem daha fazlasını öğrenebiliyor hem de eğlenebiliyordunuz. Türk öğrencisi, en azından o yıllarda, liseye kadar geçirdiği hayatta zaten safsataları hızla öğrenecek yeteneğe kavuşuyordu. En belalı derslere bile 3 günden fazla çalışmadım. (Muhasebe tek ders sınavı hariç!) Onların da sayısı üçü dördü geçmez. Çoğu insan da aynı durumdaydı, hatta bir senede 36 ders veren tipler tanıdım(!).
Ara ara “neler oluyor acaba” diyerek, ayda 1-2 defa derslere girdiğim de oluyordu.
Kafama takılan şeylerden biri, işsizlik konusuydu. Sürüyle işsizlik tipi öğrenmiştik, ne menem şeydi ki bu işsizlik, birtürlü önüne geçilemiyordu.
Hayatta öğrendiğim pek az şeyden biri de, sizi aydınlanmaya götüren tek şeyin şüphe olduğudur. Şüphe duyuyorsanız, bir şekilde gerçeğe ulaşırsınız. Şüphe duymuyorsanız, birilerinin, birşeylerin, ideolojilerin, saplantıların oyuncağı olmaya mahkumsunuz.
İşsizlik bende şüphe yarattı. Çok zengin, nufusu az ülkelerde bile (Lüksemburg, İsviçre mesela) işsizlik vardı. Burada işsizliği açalım; sadece çalışmak isteyen ama iş bulamayan kişi işsizdir; iktisatta bunu böyle kabul eder.
Roma'dan ABD'ye kadar çoğu ülke kalkınmasını köleliğe borçlu. "Sağlıklı Zenci" satışıyla ilgili bir ilan.
Neden dedim kendi kendime, nufusu zaten 3-5 milyon olan ülkede, devlet, işsiz olan birkaç bin kişiye iş imkanı yaratmıyor? Öyle ya, hepsine cepten para verse bile devlet batacak değil!
Sorunun cevabı, “piyasa” kavramının içinde gizlidir. Eğer bir üretici cep telefonu üretiyorsa, onun istediği fiyatı ödemek zorunda kalırsınız (tekel). Eğer iki üretici varsa ve birbirleriyle anlaşıp size istedikleri fiyatı çekemiyorlarsa, daha ucuz bir fiyat ödersiniz. Eğer 20 üretici varsa, cep telefonunu neredeyse bedavaya alırsınız.
Yine çok temel bir “gerçeğe” göre, emek, yani insan da, piyasada “maldır”.
Aynı iş için başvuru yaptığınızda, yetenekleriniz, tecrübeniz, eğitiminiz eşitse, diğer işçilerle fiyat rekabetine girersiniz. Aynı cep telefonu üreticisinin sattığı telefon gibi. Doğal olarak, bir işe başvuran ne kadar çok işçi varsa, emeğiniz için biçtiğiniz fiyat o kadar düşecektir.
Yüksek nufusun yakın zamanlara dek çoğu ülkede teşvik edilmesi bu yüzdendir. Örneğin, “dinibütün bir başbakan” size bol bol üremenizi söyler, siz de zannedersiniz ki, o nufusla ordular kuracak, Viyana’yı kuşatıp bu kez alacak(!), elin Avrupalısından çok daha refah içinde yaşayacaksınız!
Tam tersine. Üredikçe sefaletle boğuşacaksınız. Size biçilen fiyat düşecek. Ama ülke kapitalisti şahlanacak, vatan sağolsun.
Bütün bu “çoğalın!” tavsiyeleri milliyetçi ve dini maskelerle karşımıza çıkar.
Oysa bunları 150 sene önce Karl Marx, sürüyle teoriyle anlatmış. Yukarıda anlattığım şeyi, “yedek emek ordusu” kavramıyla zaten açıklamış.
Muhtemelen çoğunuz bunları biliyorsunuz, değil mi?
Biraz da rakamlardan bahsedelim. Şu krizi de geçelim; dünyada işsizlik ve sefalet artıyor.
“Artı değer” denen şey, çalışanın cebinden kapitaliste giden paradır. Bu yüzden, zenginle (kapitalist) fakir (emekçi) arasındaki uçurum sürekli olarak artacaktır; tarih boyunca bu böyle olmuştur. Son 10 yılda, işsizlik %25 arttı. Krizin de etkisiyle bu rakam %30′ları rahatlıkla geçecek.
İşsizlik de bir yana, çalışanlar çok iyi durumda mı sanki?
ILO verilerine göre, dünyada 1.5 milyar insan, günde 2 dolardan az parayla geçinmek zorunda. Bunların ise üçte birinden fazlası, günde 1 dolardan azına talim ediyor.
Sonraki yazımda insanların bu sisteme neden baş kaldırmadıklarına cevap aramaya çalışacağım.