Yazıyı 1 ay önce filan yazmışım; ama yayınlamayı unutmuşum..Son gelişmeleri takip edemedim; ona göre okuyunuz:)
Devletler kendilerini mistik ve dogmatik zırvalarla korurlar. Bu yüzden, devlet denen şeyin aslında son derece kötü yönetilen, zimmetin sıradanlaştığı, katiyen müşteri odaklı olmayan bir şirket olduğunu göremeyiz, ya da bazen unuturuz. Resmi ideoloji, çoğu tamamen yalan, yalan olmayanlar ise fazlasıyla şişirilmiş ve son derece taraflı bazı hikayeler uydurarak aslında ne olduğunu gizlemeye çalışır.
Devleti mistik ve olağandışı bir kurum olarak gören insanlar, onun başına sıradan kurumların başına gelen şeylerin pekala gelebileceğini, örneğin yıkılabileceğini, hiç konduramazlar. Zaten bunca gizemin, kahramanlık ve şan şöhret hikayelerinin de nedenlerinden biri budur. Devleti, insanların gözünde herşeye muktedir, ama bir o kadar da sarsılmaz göstermek.
Oysa en cahil adam bile, yıkılan en az 15-20 devlet sayabilir…
Peki, neden iflas etmesin?
Aslında 1500′lerde birçok Avrupa ülkesi pekala iflas etmenin eşiğine gelmişti.
Ama modern çağda, bir devletin iflas edebileceğini düşünmek, neredeyse kimsenin aklına gelmemiştir. Borçlarını reddeden bazı küçük ülkeler var; ancak meblağlar küçükse, o ülkelerin el koyulası -petrol gibi- kaynakları yoksa, yani amiyane tabirle harcı bokunu ödemiyorsa, kimse ümüğünü sıkmakla, insanına fosfor bombası atmakla uğraşmıyor…
Ancak Yunanistan’ın durumu farklı: 16 ülkelik AB içinde, % 2.5′luk payıyla Yunanistan, hap kadar bir ülke. Yunanistan, bir grubun içinde olduğundan, ona karşı taahhütlerini yerine getirmek zorunda. Yani bunca sene löp löp yuttukları kredileri bir şekilde ödemek zorundalar. Çünkü artık kimsede para yok. Peki, hiçbirşey üretmeyen ama deniz ticareti, turizm ve bolca borçla yan gelip yatan Yunanistan ne verecek?
“Adaları satıver” diyerek ağız arandı bile. Tabiki bu çok ciddi şekilde, ciddi adamlarca ve ciddi platformlarda söylenmedi. Yani “nabız yoklandı.” Ama şunu da anlamış olduk; ülkelere de pekala şirketler gibi haciz koyulabilir! Herifler bunun yolunu açmak için uğraşıyorlar. İlk kurbanı da kendi aralarından vermek çok anlamlı olur: AB ve ABD, bu şekilde bir taşla iki kuş vurmuş olacak: hem AB’nin kanını sülük gibi emen hayta ülkeye bir ayar verecekler, hem de “bak ne kadar adiliz, kendi üyemiz demeden onları bile tepeledik” diye sıradaki ülkelere mazeret sunacaklar. Tabi bunu yaparken de Yunanistan’ı Osmanlıya kışkırtarak ilk dünya savaşında kullandıklarını, sonrasında Yunanistan içinde artan sol akımları darbe organize ederek ezdiklerini filan söylemeyecekler. (Yahu ne kadar benziyormuşuz Yunanistan’a!)
Aslında ülkeler zaten satılıyor. Örneğin, HSBC, kredi kartı borcunuzdan dolayı evinize el koyarsa, ülkenizin o parseli artık size ait olmuyor. Teorik olarak, bir ülkeyi komple satın almak mümkün. Diyebilirsiniz ki, devlet hala bizim kontrolümüzde. Kimsenin toprağı kaldırıp götürdüğü yok. Ülkenin yarısı satın alındıktan sonra, devleti de değiştirmek zor değil. Zaten o yola girmeden önce devleti satın alıyorlar, o da ayrı! Örneğin şu an Macaristan, AB ülkeleri tarafından neredeyse tamamen satın alınmış durumdaymış. (Çok verimli topraklarından ötürü). Türkiye’de pek farklı değil. Hemen “AKP vatanı sattı” diye üfürmeden önce, ilk satılan ülkenin ABD olduğunu hatırlayalım. Bugün çokuluslu ABD şirketleri iki başkan adayını destekliyor. Bush kazanırsa fonları petrolcülere, silah üreticilerine kaydırıyor. Obama kazanırsa bu sefer bankalar, sağlık şirketleri ihya ediliyor. Ron Paul gibi, “gerçek” cumhuriyetçi senatörler, fena halde bu tip meselelere takılmış durumdalar. Ha, “neden istedikleri gibi at koşturdukları halde toprak satın alıyorlar?” diye sorulabilir; bunun en büyük nedenlerinden biri, tarım politikaları. Tarım politikaları şu an dünyanın en önemli konularından biri; ona daha sonra geliriz.
Velhasıl kelam, kapitalizm, nihai noktaya doğru ilerliyor: şirketler devletleri satın alacaklar ve birsüre sonra sanayi devrimi sırasındaki vahşi ve acımasız şartlara geri döneceğiz. Zaten devletleri de sistematik olarak güçsüzleştiren, işbirliğine zorlayan yine bankalar ve çokuluslu şirketler. Devletleri eroinmanlar gibi kağıt paraya alıştırıyorlar; sonra yapay krizler tezgahlayıp özel finansman karşılığı istediklerini koparıyorlar. 1980′ler ve 1990′larda Türkiye’nin borcunun büyük kısmı iç borçtu. Kredi notu düşük olan Türkiye, riski yüksek olduğu için düşük faizli dış fonlara erişemiyor, içerideki tefecilerden anormal faizlerle borç alıyordu. Elbette bunlar aslında yabancıların Türkiye’deki ortaklarıydı; zira Türkiye içinde aslında devlete borç verebilecek kadar büyük kapitalistler yoktu. Özal dönemi zenginlerinin çoğu, dışarıdan düşük faizle aldığı borcu devlete yüksek faizle satıp hiçbir iş yapmadan zengin olan aracılardı. Hatta daha birkaç ay önce bile, yabancılar sıcak parayı Türkiye’de bankaya koyup faiz alıyorlardı. Türkiye’nin mali politikaları bazı dönemler çok farklı olsa da, her dönem aptalcaydı.
Eğer Mart ortasına kadar durum düzelmezse, Avrupa Merkez Bankası, Yunanistan’ın ekonomi politikalarına daha fazla müdahale edecek ve vergi oranlarına karışacak. Yani AB içinde “kafasına göre takılmak” mümkün olmuyor sorumlulukları yerine getirmeyince…Zaten Türkiye’nin AB’ye girmesine taş koyanların da derdi tam olarak bu. Artık kafalarına göre yandaşlarına ucuz kredi verip, “yatırım” adı altında abidik gubidik işler yapamayacaklar…
Avrupa Merkez Bankasının Yunanistan’a karışıp karışmamasını iyi ya da kötü gibi anlamsız bir tabanda değerlendirmemek gerek. Eğer bir grup içindeysen, sarımsak yiyip habire geğiremezsin. Öte yandan, bunun pek demokratik bir tutum olduğunu da sanmıyorum; zira sözkonusu ülke Yunanistan değil de İtalya olsaydı, herhalde bu kadar rahat bir şekilde müdahale edemezlerdi. Kısacası, AB bundan sonra ya tek bir devlet çatısı altında birleşerek güçlenir, ya da tedricen yok olur. Ha, orada da, Portekizli bu işe can atarken, Alman ve Fransız kan ağlar durumu olacaktır. İmkansız mı? Değil. AB kurulurken de, tarihsel olarak bu kadar düşmanlıkları olan ülkelerin aynı çatıda toplanamayacağı söyleniyordu. Bizde akıldan bile geçirilmesi mümkün olmayan şeyler AB ülkelerinde rahatça konuşuluyor; bu yüzden belki olanı biteni fazla idrak edemeyecek kadar dışarıdayız biz (Örneğin Belçika’da Valonlar ve Flamanlar ayrılmak istiyor)
Yani, “oh Yunanistan satılıyor” diye sevinen Türk sağcıları o kadar sevinmesinler; yakında biz de namlunun ağzına geliriz!
Eski Merkez Bankası Başkanı Yaman Törüner (Aylık emekli maaşının 30.000 TL civarı olduğu söyleniyor!), “Ne iş olsa yapan” Deniz Gökçe, bence yazı ve TV aleminde gördüğümüz en zeki kadın Meliha Okur, bir kez röportajını dinleyip “izlemeye almalı” dediğim ancak sonra unuttuğum Akın Öngör, sloganı çok kötü seçilmiş “alın,verin, ekonomiye can verin” adlı reklamda oynuyorlar. Amaç? Tüketimi artırmak.
5 temel ekonomik göstergeye göre, “ekonomi çok da kötü değil” diyenler var. Neymiş, işsizlik çokmuş, milli gelir düşmüş ama cari açık azalmaktaymış, enflasyon düşükmüş. Ya bunu diyen ekonomistler salak, ya da herkesi salak zannediyorlar. 1930 krizinde olduğu gibi bir stagflasyon dönemi yaşıyoruz; enflasyon da ondan düşük. Cari açık azalıyor çünkü kimsenin bir bok alabildiği yok. Kur da biraz yükselince, tüketim daha da azaldı. Enflasyon düşük, çünkü herkes satabilmek için sürekli indirim yapıyor ya da haciz gelmesin diye zararına satış yapıyor.
"İşte Yeniden"…Büyük filozof ve aşk adamı Arif Hoca'nın da dediği gibi, ekonomik krizler belli periyodlarla gelip geçecektir. Kondratief de demiş ama, Arif Susam bir farklı demiş.
Bu krizin faturasını birilerine çıkarmak elbette anlamsız; bu kapitalizmin doğal sonuçlarından biridir. Çok merak ederseniz, Kondratiev dalgaları ve Marks’ın Değer ve İşgücü hakkında dediklerini araştırın. Eğer bu ikisini anladıktan sonra, hala neden ekonominin krize mahkum olduğunu ve gelir dağılımının neden sürekli daha da bozulduğunu, neden sürekli daha fazla insanın işsiz kalacağını anlamadıysanız, bu yazının da gerisini okumayın.
Akıllı ekonomistler işin boka sardığı bir dönemden geçtiğimizin farkında ve bazıları, bugünü kurtarmak için, akla zarar önerilerde bulunuyor!
Evet; gerçekten de sen bir oyuncak alırsan, fırıncı bir ekmek fazla satabilir. Ama nereye kadar? Çünkü, bu ekonomide, çalışan insanları kaçınılmaz olarak sürekli azalacaktır. (Marx okuyun!).
“Harcayın” demek kolay. Harcanan ne peki? Ya birikimlerinizi harcayacaksınız, ya da borçlanarak -örneğin kredi kartı- harcama yapacaksınız. BUNLARIN HER İKİSİ DE FARKLI SORUNLAR YARATIR!
Doğrusunu isterseniz, ekonominin bu halinin en büyük nedenlerinden biri de, “alın, verin, ekonomiye can verin” kampanyası ile size önerilen şeydir! AŞIRI HARCAMA! Bu, ABD’de patladı. ABD, yıllardır inanılmaz harcıyor ve hiç birikim yapmıyor. Doğal olarak, bu harcamaları da borçlanarak finanse ediyorlar. ABD, en yakın ikinci ülkeye göre neredeyse 10 kat daha fazla dış borca sahip! İçeride ise, “tefecilerin” elinde oyuncak olmuş durumdalar. Yani durumları Türkiye’den farklı değil.
Bir malı ya da hizmeti almak için iki şansınız var: ya birikimlerinizi kullanacak ya da borçlanacaksınız. Borçlandığınızda ise, bunun karşılığı olarak bir faiz ödersiniz. Bunu sonsuza kadar sürdürebildiğiniz sürece sorun yok; ancak geçmişte Türkiye’ye de oldu, şimdi ABD’ye oluyor: günün birinde borcun vadesi gelecek ve şapa oturacaksınız.
Yani, “harca,harca ekonomi canlansın” demek, zaten tasarruf oranı düşük bu ülkede, ekonomiye haciz getirir. Bu öneri ekonomiyi canlandırmaz; sadece bu işi finanse eden büyük sanayiciyi ve bankaları daha da zengin eder. İşsizlik azalmaz ya da batan küçük esnaf -muhtemelen- kurtulmaz. Bugün tasarruflarınızı erittiğinizde, eğer varsa tabi, yarınki ihtiyaçlarınızı karşılamak için ister istemez borçlanmak zorunda kalacaksınız. Bu durum, sadece bankaların işine yarar. Uzun vadede sanayiciye de faydası yoktur. Ekonomi iyi de olsa, krizde de olsa, sadece tek bir işletme kar eder: banka.
Krizin çözümü, TV’de gösterilen şey değildir. Evet; faiz olmasaydı bu işe yarardı, ama faiz olan bir ekonomide -ya da “İslami bankaların” uydurmasıyla “kar payı” ! – bu sorunu daha da derinleştirir.
Peki çözüm ne? Onu da sonra konuşalım;)
Dış borcun birçok yüzü vardır. Bunlardan bahsetmek oldukça sıkıcı; onun yerine direk konuya dalalım. Ama dalmadan, AKP’nin “şeytanca” dış borç, ithalat, bireysel borçlanma oyunundan bahsedelim.
AKP, konjonktürel olarak çok şanslı bir dönemde iktidara geldi. Dünya ekonomisinin genişlediği belki de son dönemdi. Tabii kafayı da kullandılar: yastık altındaki parayı piyasaya
sokmak için çeşitli önlemler aldılar ve işe de yaradı. Ekonomi bir anda önemli ölçüde büyüdü. “Kemal Derviş’in mirasını yediler” görüşüne hiç itibar etmeyelim. Derviş’in tedbirleri tam bir kemer sıkma politikası idi ve farkında olmadan bir Duyun-u Umumiye dönemi geçirdik. Depremzedeler için yapılan dış yardımlar, iç yardımlar bile kamunun abuk sabuk ve hesapsızca borçlanmasından kaynaklanan batağı kurutmaya gitti.
Gariptir ki, AKP, Müslümanlar için pek de caiz olmayan işlerde -PR, Borsa, Reklam, Bankacılık- “laiklerden” çok daha becerikli çıktı. Öyle ki, tüm ülkeyi çok müreffeh, acaip zengin, yükselen yıldız vs olduğumuz palavrasına inandırdı. Hatta inanması zor ama, bu zokayı çoğu Avrupalı bile yuttu!
Peki, AKP’nin “sihri” neydi?
Öyle ya, son yıla kadar bütçe açık da vermiyordu. Demekki gerçekten refah artışı vardı.
İşin doğrusu, AKP çoğu insanın, hatta ekonomistin uyanamadığı birşey yaptı: ithalatı olabildiğince serbest bıraktı, kurun düşük kalmasını adeta teşvik etti ve gümrükleri çok sıkı kontrol altına aldı. Nitekim, 2000-2006 arası kamu dış borçlanması %20,özel kesim borçlanması ise %40 arttı. Bunun Türkçesi şudur: herkes dışarıdan istediğini alsın, biz de devlet olarak vergimizi (gümrük, özel tüketim vergisi, vs vs) çatır çatır tahsil edelim. Böylece bütçe de denk çıkar. Çünkü devletin ithalat üzerinden elde ettiği gelir çok fazla.
Kabul edelim, belli bir dönem ihracatta da önemli artış oldu.
Sonuç? Vatandaş borç batağına saplanırken, devlet kasayı doldurdu. Hatta, devlet bu şuursuzca harcamaları adeta teşvik etmek için, kredi kartı kullanımını körüklemek gibi, akıllara zarar saçmalıklara girişti. Zira kredi kartıyla yapılan harcamalar “kayıtiçi” olacaktı.
Ben yabancılara toprak satışına karşı değilim. Ama toprağımız “haciz yoluyla” alınıyorsa, bu iş çok tehlikelidir.
Bakın sistem nasıl işliyor: Banka faciasından sonra, devlet sağlam bankaları da o hengamede hiç etti. Sonra bu bankaların önemli bir kısmı yabancılara satıldı. Aslında bunun böyle olacağı yıllar öncesinden belliydi. Yerli bankalar son derece küçüktür ve sermayeleri gülünecek kadar azdır. Örnek vermem gerekirse, Deutsche Bank, Türkiye’den zengin. Zamanında sermayesi küçük bankalar birleşmek yerine daha da küçük parçalara ayırılınca, hap gibi yutuldular. Elbette HSBC gibi devlerin analistleri işin nereye varacağını 10 sene önceden biliyordu. Bu yüzden hepsi koşa koşa Türkiye’ye geldiler.
Şimdi ilginç olan şu: siz, diyelim ki, İngiliz malı bir TV alıyorsunuz. Krediyi de yine bir İngiliz bankası sağlıyor. Sonra TV’nin borcunu ödeyemiyorsunuz. Banka ne yapıyor? Datça’daki arsanızı hacizle elinizden alıyor. Bu noktada, artık banka, ülkenizdeki bir toprak parçasının sahibidir!
Eğer bir inceleme yapacak olursanız göreceksiniz ki, bazı bankalar, bazı ülkelerden sadece para olarak değil, toprak olarak da daha büyüktür!
Elbette bu bankaların ülkeyi satın alıp üstüne bayrak dikecekleri yok. İşte yanılgı da burada başlıyor. Siz kendinizi ülkenin sahibi sanıyorsunuz ama birilerinin elinde oyuncak olmuşsunuz. İstedikleri gibi, istedikleri yasaları çıkartıyorlar. O hükümet, bu hükümet, hiç önemi yok. İster inanın, ister inanmayın, Türkiye ABD modelini uyguluyor. Buna şaşırabilirsiniz ama, ABD’de kaybetmiştir ve durumu Türkiye’den iyi değildir. Yıllardır ABD’yi hükümetler ya da insanlar yönetmiyor. ABD, şirketlerin ve onların işbirlikçisi olan derin devletin oyuncağı olmuş durumda. Gözünüzde büyüttüğünüz ülkede, insanların %20′ye yakını sosyal güvenceden yoksun. Çiftçi inanılmaz bir borç batağında. İşsizlik korkunç seviyede. Katrina kasırgasından sonra New Orleans’ın fakir halkı neredeyse açlıktan ölüyor; bizim depremzedelerden hiç de farklı değiller.
Dünyanın en borçlu ülkesi olan ABD’yi Türkiye sadece birkaç sıra geriden takip ediyor!
Muhalefetin attığı kılçıklara inanıp sakın gerçek tehlikeyi gözden kaçırmayın! KIT’lerin satılması filan bir mesele değildir; aksine devletin soyulmasını önler. 50 senedir zarar eden KIT’ler neden bu kadar değerli? Üstelik, KIT’lerin satışı AKP’nin de işine gelmez; zira oralara kendi adamlarını doldurabilirler. Muhalefet iktidar olursa, onların da yapacağı gibi!
Asıl tehlike, Türkiye’ye haciz gelmesi. AKP, bulduğu çözümle, sorunu bireylere yıkıyor ama sonuçta elimizden kaçan servet bireyin de olsa, kamunun da olsa, bu topraklara ait.
Ben Marmara İktisat mezunuyum; nedense herkes okuluyla gurur duyar ama İktisat okumuş olmak, benim için hayatımdaki en büyük pişmanlık.
Aslında bu konuda kendimi suçlu saymıyorum; çünkü kimse bana “Türkiye’de iktisat okuma, liseden farkı yok” demedi. Özel üniversitelerin iktisat bölümlerinde nasıl bir öğretim yapıldığını bilmiyorum. Açıkçası, Koç ya da Sabancı üniversitesinde “siz maaşlı köleler olarak açlık ve sefalete mahkumsunuz, çünkü ürettiğiniz artı değer, sahibiniz olan kapitaliste gider” diyeceklerini sanmıyorum. Doğrusunu isterseniz, Oxford’da filan bile durumun radikal derecede farklı olduğunu sanmam.
Eğer dünyada “gerçek” iktisat fakülteleri olsaydı, bunlar sadece devrimci ve anarşist yetiştirirdi!
Ben Marmara’da olduğum süre boyunca, Marx’ın, hatta Malthus’un “temelde” ne demek istediklerine değinildiğini hatırlamıyorum. Zaten darbelerle derbeder olmuş üniversitelerde doğal olarak sosyalist fikirler müfredata giremez.
Burkina Faso ve Mali gibi yerlerde hala kölelik var, 2 kiloluk bu ağırlık "malın" kaçmaması için ayağına takılmış.
Sosyalist eğilimli biriyim, “eğilimli” diyorum çünkü henüz konu hakkında tam bir karara varmış değilim. Sadece cahiller iki kelime bildikleri bir konu hakkında “inanç sahibi” olurlar. Araştırıyorum. Herhalde iktisat tarihini Türkiye’deki bir master öğrencisi düzeyinde öğrenmişimdir ama bu alandaki standartlar oldukça düşük olduğundan, bu elbette yeterli değil. İşin içine ideoloji girdiğinde, iki tarafta da sağlıklı, objektif bilgiye ulaşmak kolay değil. Üstelik Türkiye gibi ülkelerde bu bilgilere ulaşmak çok daha zor.
Örnek vermek gerekirse, Marx’ın 150 yıl önce teorileştirdiği gerçeklere ben okul yıllarında “yahu bu saçmalık” diyerek, kendi kendime, düşünmek zorunda kalarak ulaştım. Elbette düşünmek zorunda kalmak güzel birşey; ancak çok bilinen gerçeklere bile günlerce düşünerek ulaşmak zorunda kalıyorsunuz ve milletin 150 yıl önce düşündüğü şeyler üzerine kafa yorarak vakit kaybediyorsunuz. Okulda bunları öğretseler, o zamanlar çok daha önemli şeyleri düşünerek kendimi geliştirebilirdim.
OKULDA SÖYLENMEYENLER – 1: Emeğin fiyatı, kölenin maaşı
Derslere girmeyi ilk dönemden sonra bıraktım; çünkü okulda harcayacağınız zamanda hem daha fazlasını öğrenebiliyor hem de eğlenebiliyordunuz. Türk öğrencisi, en azından o yıllarda, liseye kadar geçirdiği hayatta zaten safsataları hızla öğrenecek yeteneğe kavuşuyordu. En belalı derslere bile 3 günden fazla çalışmadım. (Muhasebe tek ders sınavı hariç!) Onların da sayısı üçü dördü geçmez. Çoğu insan da aynı durumdaydı, hatta bir senede 36 ders veren tipler tanıdım(!).
Ara ara “neler oluyor acaba” diyerek, ayda 1-2 defa derslere girdiğim de oluyordu.
Kafama takılan şeylerden biri, işsizlik konusuydu. Sürüyle işsizlik tipi öğrenmiştik, ne menem şeydi ki bu işsizlik, birtürlü önüne geçilemiyordu.
Hayatta öğrendiğim pek az şeyden biri de, sizi aydınlanmaya götüren tek şeyin şüphe olduğudur. Şüphe duyuyorsanız, bir şekilde gerçeğe ulaşırsınız. Şüphe duymuyorsanız, birilerinin, birşeylerin, ideolojilerin, saplantıların oyuncağı olmaya mahkumsunuz.
İşsizlik bende şüphe yarattı. Çok zengin, nufusu az ülkelerde bile (Lüksemburg, İsviçre mesela) işsizlik vardı. Burada işsizliği açalım; sadece çalışmak isteyen ama iş bulamayan kişi işsizdir; iktisatta bunu böyle kabul eder.
Roma'dan ABD'ye kadar çoğu ülke kalkınmasını köleliğe borçlu. "Sağlıklı Zenci" satışıyla ilgili bir ilan.
Neden dedim kendi kendime, nufusu zaten 3-5 milyon olan ülkede, devlet, işsiz olan birkaç bin kişiye iş imkanı yaratmıyor? Öyle ya, hepsine cepten para verse bile devlet batacak değil!
Sorunun cevabı, “piyasa” kavramının içinde gizlidir. Eğer bir üretici cep telefonu üretiyorsa, onun istediği fiyatı ödemek zorunda kalırsınız (tekel). Eğer iki üretici varsa ve birbirleriyle anlaşıp size istedikleri fiyatı çekemiyorlarsa, daha ucuz bir fiyat ödersiniz. Eğer 20 üretici varsa, cep telefonunu neredeyse bedavaya alırsınız.
Yine çok temel bir “gerçeğe” göre, emek, yani insan da, piyasada “maldır”.
Aynı iş için başvuru yaptığınızda, yetenekleriniz, tecrübeniz, eğitiminiz eşitse, diğer işçilerle fiyat rekabetine girersiniz. Aynı cep telefonu üreticisinin sattığı telefon gibi. Doğal olarak, bir işe başvuran ne kadar çok işçi varsa, emeğiniz için biçtiğiniz fiyat o kadar düşecektir.
Yüksek nufusun yakın zamanlara dek çoğu ülkede teşvik edilmesi bu yüzdendir. Örneğin, “dinibütün bir başbakan” size bol bol üremenizi söyler, siz de zannedersiniz ki, o nufusla ordular kuracak, Viyana’yı kuşatıp bu kez alacak(!), elin Avrupalısından çok daha refah içinde yaşayacaksınız!
Tam tersine. Üredikçe sefaletle boğuşacaksınız. Size biçilen fiyat düşecek. Ama ülke kapitalisti şahlanacak, vatan sağolsun.
Bütün bu “çoğalın!” tavsiyeleri milliyetçi ve dini maskelerle karşımıza çıkar.
Oysa bunları 150 sene önce Karl Marx, sürüyle teoriyle anlatmış. Yukarıda anlattığım şeyi, “yedek emek ordusu” kavramıyla zaten açıklamış.
Muhtemelen çoğunuz bunları biliyorsunuz, değil mi?
Biraz da rakamlardan bahsedelim. Şu krizi de geçelim; dünyada işsizlik ve sefalet artıyor.
“Artı değer” denen şey, çalışanın cebinden kapitaliste giden paradır. Bu yüzden, zenginle (kapitalist) fakir (emekçi) arasındaki uçurum sürekli olarak artacaktır; tarih boyunca bu böyle olmuştur. Son 10 yılda, işsizlik %25 arttı. Krizin de etkisiyle bu rakam %30′ları rahatlıkla geçecek.
İşsizlik de bir yana, çalışanlar çok iyi durumda mı sanki?
ILO verilerine göre, dünyada 1.5 milyar insan, günde 2 dolardan az parayla geçinmek zorunda. Bunların ise üçte birinden fazlası, günde 1 dolardan azına talim ediyor.
Sonraki yazımda insanların bu sisteme neden baş kaldırmadıklarına cevap aramaya çalışacağım.
Bir teoriye göre, kapitalizm her 50 senede bir büyük bir krize girecektir. (1929-2008).
Kriz için herkesin ileri sürdüğü sayısız neden var. Bana göre, “uzmanlar” fazla teknik bakıyorlar ve basit gerçekleri görmüyorlar. Doğrusunu isterseniz, ekonomik düzen dedikleri şey tamamen bir keşmekeşten ibaret. Üstüne üstlük, işle değil, lafla yürüyen bir peynir gemisi (borsaları, şirketleri ve bankaları batıran spekülasyonlar, suni talep yaratan reklamcılık, vs vs)
Herşeye kulaklarımı tıkayıp, gözlerimi yumduğumda, mevcut ekonomik düzenin neden asla kararlı olamayacağını şu nedenlere dayanarak iddia edebilirim:
1.Borsa fikir olarak iyi bir fikir olsa da, güçlü ürüne sahip yeni şirketlerin finansman bulmasına olanak sağlamak şöyle dursun, spekülasyonlar yüzünden başarılı olması gereken şirketlerin batmasına neden olabiliyor. Borsada serbest piyasa ekonomisi kurallarının değil, spekülatörlerin borusu ötüyor.
2.Rekabet yüzünden kar marjları sürekli daralıyor. Bankalara bakalım: bankalar, faiz karşılığı mevduat toplayıp, yine faiz karşılığı kredi açıyorlar. Karların yüksek olduğu bir ekonomide, yatırım yapanların yüksek faizle kredi alması normal; çünkü kredi faizinden daha yüksek oranda kar elde edip krediyi ödeyebiliyorlar. Ani bir kriz patlarsa? Kredi alanlar faizleri ödeyemiyor. Bankalar, yeni açtıkları kredilerde faizleri düşürüyorlar. Faiz düştükçe, parası olanlar, bunu daha karlı alanlara kaydırıyor. Sözgelimi, 1 milyon doları bankaya koymak yerine, 10 tane daire alıp kirasıyla yaşıyorsunuz. Bu durumda, bankalar mevduat toplayamadığı için kredi piyasası da daralıyor. Yüksek kredi talebi varsa, arz darlığından kredi faizleri yükseliyor. Zaten daralan bir ekonomide, yüksek faizle kredi alıp yatırım yapmayı kim ister diye de sorabilirsiniz.
3.”Kar” denen şey, aslında “kazığın en nihayetinde birine gireceği” gerçeğinden ibaret. Kar ve artı değer beraber anılsa da, yarattığınız fiziksel ürünün artı değeri fiziksel olarak mevcut değil. Bunu bir örnek vermeden açıklamak güç. Şöyle diyelim: 1 kg tütünden x paket sigara üretip satıyorum. Tütün sigara olunca bir artı değer yaratmış oluyorum ve karşılığında kar elde ediyorum. Bu karla, fiziksel olarak, 1400 kg metal ve plastikten üretilmiş bir araba alıyorum. Aslında fiziksel olarak 1 kilo tütüne ek bir değer eklemediğim halde, 1400 kg’lık fiziksel bir ürün elde ediyorum. Arabayı üreten de, demiri ve plastiği hammadde fiyatının iki basamaklı katları kadar bir düzeyde gelir elde ediyor. Yani kar denen kazık, silsile yoluyla birilerinin sırtına yükleniyor.
4.İşsizlik-otomasyon-fiyat: Hepimiz daha ucuz ürün istiyoruz. Şirketler de daha fazla kar. Fiziksel girdilerin maliyetlerini ancak yine fiziksel sınırlar içinde düşürebilirsiniz. Peki bir ürünü nasıl daha ucuza üretebilirsiniz? En akla gelen çözüm, daha ucuz işçi kullanmak. Ya işgücünün daha ucuz olduğu bir fiziksel lokasyon seçeceksiniz -çünkü “işçi ithal etmek” artık yaygın değil- ya da insan yerine, daha ucuza geliyorsa makine kullanacaksınız.
Her iki çözüm de, biri global diğeri lokal olmak üzere işsizlik yaratacaktır. Buradaki açmaz şu: işsizlik artarsa talep de düşecektir. Fiyatın düşmesi ise talebi artıracaktır. Bu grafiğin bir başa baş noktası var. Yani işten attığınız işçi sayısını “optimumda” tutarsanız, ucuzlayan fiyat yüzünden yeni kazandığınız müşteriyle bu etkiyi bertaraf edersiniz. Ama bunun bir de sosyal maliyeti olacaktır. Sözgelimi, işsiz kalan işçi bir işsizlik ücreti alacaktır ki, onu da bütün toplum ödeyecek. “Kar maksimizasyonu” denen şey; şirketlerin elde edeceği marjinal karın dolaylı olarak topluma ödetilmesi demek.
5.Nüfus artışı ve işsizlik: Nüfus artışı kapitalistin istediği birşeydir. Sadece talebi artırdığı için değil: arzı artan işgücünün fiyatı da düşecektir. (Çünkü çalışan insan aynı zamanda maldır). Kapitalist ekonomiler işsizlik olmadan -neredeyse- var olamazlar. O zaman maaşları işçiler belirleyecektir. Nufüs artıp, üretime otomasyon da girdikçe, işsizlik daima ve kaçınılmaz olarak artar. Hatırlayın; işgücü maldır. Arzı artan her mal, talep sabit olduğu sürece, değer kaybeder.
6.Sistemdeki para yoktan var edilir. Bu aslında ekonomi denen şeyin en büyük ..çışıdır. Bu yüzden ekonomi üretene değil, kıçından uydurduğu kağıt parçasını yüksek faizle satana hizmet eder. Üstünde uzun uzadıya durulması gereken konuların başında bu gelir; onun için bunları detaylarıyla ele almayı başka bir yazıya bırakıyorum.