Daha önce anayasasında laiklik ilkesine yer veren, ama bundan “laiklik” olarak bahsetmeyen ABD ile ilgili birşeyler karalamıştım. Bugün TV’de “Inherit the Wind” adında gerçekten seyredilmesi gereken bir film vardı. 1960 yapımı olduğundan seyri pek keyifli gelmeyebilir; ancak ben filmin sadece konusundan değil, yönetmeninden de etkilendim. Spencer Tracy de, bence kariyerinin en iyi işini çıkarmış (bütün filmlerini seyretmedim ama seyrettiğim filmleri tırıvırı filmlerdi).
Film 1925′de geçiyor ve konusu gerçek bir olaydan alınmış: Okulda Evrim Teorisini anlatan bir öğretmen hapse atılıyor ve bir anda dava ülkenin en yobaz Hıristiyanları ile Agnostik ve
Ateistleri karşı karşıya getiriyor. Genç öğretmeni savunmak üzere yine agnostik bir avukat olan Spencer Tracy (filmdeki adını unuttum) ve bir de gazeteci geliyor davaya katılmak için. Tipik bir mahkeme filmi değil. Hatta film, sadece bir yobazlık karşıtı film olarak da seyredilmemeli.
Filmde gerçek isimler kullanılmamış, ancak sonradan araştırdığımda gerek olaylara, gerekse kişilere oldukça sadık kalındığını gördüm. Meşhur avukatımız Clarence Seward Darrow. Kendisi hem agnostik, hem de büyük şirketlerin davalarını yürütürken bir anda sendikaların davalarına bakmaya başlayan birisi. Avukatlık kariyeri başarılı olduğu kadar skandallarla da dolu. Aslında başlı başına incelenmesi gereken bir karakter ama, konumuz bu değil…
Olayımız literatüre Scopes “Maymun davası” olarak geçmiş. Asıl korkunç diyebileceğimiz olay, 1925′de Tennessee eyaletinde insanın evrimleştiğini bir okulda öğretmenin -ki okul kavramı üniversiteyi de kapsıyor- suç olması! İlginçtir ki, yasa “yaradılışın” öğretilmesini zorunlu kılmıyor, hatta evrimin söylediği çoğu şeyi de yasaklamıyor. Adamların hedef aldığı şey, Tanrının direk olarak insanı yarattığını inkar etmek. Yani İncil’den sapmak. Böyle bir yasanın nasıl yapılabildiğini de merak ediyorum, çünkü anayasa ile direk çelişiyor gibi görünüyor – tabi o dönemde bir değişiklik olmadıysa. “Butler Act” olarak bilinen yasa, ancak 1967′de yürürlükten kaldırılmış. Nitekim, 1967′de dava açmayı planlayan öğretmen de, yasanın First Amendment ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu ileri sürmüş. Açıkçası neden bu tarihe kadar beklendiğini de merak ediyorum ama, benim teorim, o tarihlerde “komünizm paranoyasının”, yobazlığa karşı duran ve direk “faili meçhul” olan sosyalistlerin bu tür yasaları protesto edememiş olması. Liberaller ise o dönemde derin uykudalar; çünkü muhalif olmanın komünist olmakla eşit sayıldığı bir istibdat dönemi.
Aslında, “hah, Türkiye’de böyle yobazlaşıyor” diyenlere güzel bir malzeme de verdim! Doğru; Türkiye yobazlaşıyor. Ama ancak dünya ile aynı hızda yobazlaşıyor. İşin doğrusu, Türkiye zaten oldukça yobaz. Osmanlı döneminde de yobazdı, “çok büyük kazanımlar” diye öve öve bitirilemeyen Cumhuriyetin ilk yıllarında da yobazdı, hala da yobaz. Maalesef bu yobazlık uzun süre de devam edecek. Çünkü bu yobazlığı ortadan kaldırmak asla devletin gündeminde olmadı. Aksine, üstüste yapılan darbeler, sürekli olarak öldürülen, hapislerde çürüyen ve toplum, devlet dışına itilen sosyalistler ve “gerçek” aydınlar, bu ülkede yobazlığın köklenmesini ve serpilmesini sağladı. “Bu kış komünizm gelecek” safsataları, Rus salatasına Amerikan salatası demeye kadar varan ahmaklıklar, bu ülkeyi evrimi inkar edenler listesinde ABD’nin de önüne koydu. Evet; Türkiye İran’ı filan saymazsak, evrimi en az idrak eden ülke. Keza, en berbat eğitime sahip ülkeler listesinde de tablo bahsettiğim istatistikle hemen hemen aynı. Türkiye, Afrika’da kabile savaşları veren dandik ülkeleri saymazsak, en kötü eğitim kalitesine sahip ülkelerden biri. Şimdi biri bana “yüzünü batıya dönmüş bu çağdaş ülkenin” çağdaşlık ölçülerini anlatsın. Çağdaşlık, rant, avanta, vurgun ve devlet ihalesiyle palazlanan hödük bir kesimin Armani giymesi midir? Kafatası ölçerek Türklük kanıtlama “araştırmaları” peşinde olan “çağdaş Türk kadını” modelleri mi yetiştirmektir? ABD’nin kevaşelerinin ve labunyalarının yerli versiyonlarını mı üretmektir?
O zaman soruyu şöyle de sorabiliriz; “ABD, İran olur mu?”
İlginçtir ki, bu sorunun cevabı konusunda endişeye kapılanlar zaten genelde Türkiye’de yaşamıyorlar, ya da “molla darbesi” olursa kolayca topuklayıp gidebilecek tipler. Oysa ben aylardır işsizim, sadece kendime ait bir evim ve eşyalarım var, zaten onları satıp savıp gitmeye yeltenene kadar yurtdışı yasağı gelir. İlk kellesi gidecekler arasında da ben olurum herhalde; çünkü evrim teorisini savunuyorum ve sosyalist görüşlerim var (O arkadaşların neredeyse tümünün aksine!). Oysa “vatan elden gidiyor” yaygarası yapan “milliyetçi-muhafazakar” tayfa, mollalarla da anlaşır kapitalizm ve “konjonktür icabı”; ihale alır sonra Dubai de, Paris de tatil filan da yapar.
Ama bunlar da fantezidir. ABD, İsrail ve Türkiye, en azından önümüzdeki 5 yıl “mevcut toplumsal cehalet ve yobazlık” düzeylerini korur; çünkü işsizlikten anası ağlayacak, toplumsal güvenceleri teker teker ellerinden alınacak halkın sütliman kalmasını temin etmek için “herşeyin harika olacağı öbür dünya” idefixine, “devletten ve kapitalizmden yana”, “ayarlanmış” bir din anlayışına luzum vardır.
Bu arada, “evrim ispatlanmadı, o daha bir teori” ya da “hani ara formlar?” gibi cevabı yüzlerce kez verilmiş soruları sorup yorum yazmayın. Bu yorumları yayınlamayacağım.