GÖNÜL TEKİN MURAT BARDAKÇI VE SÜMER MEDENİYETİ

gonul tekin resmi Gönül Tekin  Murat Bardakçı ve Sümer Medeniyeti yazısı tarih  kategorisinde

Gönül Tekin

Murat Bardakçı ile Fatih Altaylı‘nın Teke Tek programının müptelası oldum. Tarihi seviyorum; ancak gerek Fatih Altaylı, gerek Murat Bardakçı tarihle “gerçek” arasında çoğu zaman ilginç ve önemli bağlantılar yakalıyorlar. Programın aldığı reklam sayısının azlığı ise, bana bir kez daha Türkiye’de reklamcıların bu işi hiç bilmediğini gösteriyor. Çok geç saatte ve hiç olmayacak bir günde yayınlanmasına rağmen, normalde reklamcıların ağızlarını sulandıracak tabaka programı deli gibi izliyor, e-posta gönderiyor, arasında konuşuyor.

Bundan herhalde yaklaşık 2 ay önce, Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı‘nın konuğu Gönül Tekin’di. Gönül Tekin’i ilk defa bu programda tanıdım ve bundan dolayı da kendimi çok cahil hissettim. (Bu arada, bu program sayesinde Altaylı’yı sevdiğimi ekleyeyim!)

Bomba gibi bir programdı. Gönül Tekin öyle şeyler söyledi ki, Murat Bardakçı bile genelde susup dinlemek zorunda kaldı. Bu arada Murat Bardakçı’yı “ukala” bulup kendi çapında eleştiren cahil cühela kesime de söyleyecek laf bulamıyorum.

Lisedeyken “Sümeroloji” bölümüyle dalga geçerdik. Benim nedenim şuydu: Dünyada bu kadar çok medeniyet varken, neden sadece birkaçı -örneğin Mısır ve Sümer- ayrı bir bölümdü? Gönül Tekin’i dinlerken bunun nedenini çok iyi anladım. Yüzyıllardır özellikle Batı’yı -bence- Sümer ve Roma biçimlendirmeye devam ediyor. Tekin, tüm semavi dinlerinin kökeninin Sümer olduğunu çok güzel ve net ortaya koydu, ancak tepki çekmemek adına İslamiyet’e girmedi. Özellikle Hıristiyanlığın Sümer referansları hakkında Zeitgeist zaten gerekli ipuçlarını veriyordu; Tekin, konuyu Zeitgeist’ın bitirdiği yerden alıp çok ilerilere taşıdı.

Şimdiye kadar Sümerlerle yeterince ilgilenmediğim için kendimi kötü hissettim.

“AKP geldi memlekete sansür geldi” diyenlere gülüyorum; bunların çoğu 80 darbesini bile görmemiş çocuklar. Tabi aralarında üç darbe görüp hala “sansür konusunda 50 sene geriye gittik” diyen eşekler de var. Evet; Türkiye’de sansür var ama 80′lerle kıyaslarsak şimdi Türkiye o zamana göre Orwell’in dünyası ile Thomas More’un Ütopya’sı kadar farklı. Elbette arada çok talihsiz olaylar da oluyor. Ancak bütün bunları AKP’ye mal etmek doğru değil. Öyle “alanlar” varki, bu konularda AKP’nin de, derin devletin de, bürokrasinin de çıkarları kesişiyor. Bu troika’nın çıkarlarına karşıt birşeyler söylediğinizde, adalet size karşı yerini gayet güzel buluveriyor!

Bunlardan biri, Muazzez İlmiye Çığ vakası.

Bakın Murat Bardakçı bu konuda neler yazmış:

ELİF Şafak’a “Baba ve Piç” romanındaki bazı ifadelerinden dolayı açılan dava yüzünden kopan ve haftalar boyu devam eden kıyamet, Şafak’ın ilk celsede beraat etmesiyle sona erdi ama bu defa bir başka yazara, 90’ını geride bırakmış álim bir hanıma karşı dava açıldı: 92 yaşında olan dünya çapındaki Sümeroloji uzmanımız Muazzez İlmiye Çığ, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek ve aşağılama ile hakaret” suçlamasıyla 1 Kasım günü hákim karşısına çıkacak.

Muazzez Hanım’ın hayatını burada ayrıntılarıyla anlatmayı gereksiz buluyor, sadece “Sümeroloji’nin dünya çapındaki bir uzmanı” olduğunu tekrarlamakla ve onun kim olduğunu öğrenmek isteyenlere de kolayca temin edilebilen kitaplarını tavsiyeyle yetiniyorum.

Dava açılmasına açıldı ama bu dava hakkında ne AB’cilerden bir yorum geldi, ne de özgürlük yahut insan hakları şampiyonlarının sesleri işitildi. İddianamede 92 yaşındaki bir álimin hapsi isteniyordu ve gazetelerde çıkan bir-iki yazı haricinde Elif Şafak yahut Orhan Pamuk davalarında tozu dumana katan zevát şimdi yer yarılmış da içine girmiş gibiydiler.

GERÇİ DOĞRU AMA…

Mahkemenin sebebi, Muazzez Hanım’ın 90’ından sonra çıkarttığı bir kitabında başörtüsü ile ilgili olarak kullandığı ifadelerdi. Kadınların başlarını örtme ádetinin Sümerler’e dayandığını anlatıyor, hayatlarını tanrıça İnanna’ya vakfeden rahibelerin bazılarının fahişelik yaptıklarını söylüyor ve o devirde başlarını örten kadınların da sadece “mábed fahişeleri” olduğunu yazıyordu.

Muazzez Hanım’ın Sümerler hakkında buraya kadar anlattıkları bilimsel bir gerçekti ama daha sonra Sümerler’in başörtüleriyle günümüzün türbanını mukayese ederken söyledikleri ve “cami” ile “imam” yorumları galiba gereksizdi ve bu ifadeler sadece bizde değil, dünyanın hiçbir yerinde şık sayılmazdı. Dolayısıyla bir tarafta işte böyle bir ilmi mesele, diğer tarafta da mesleki hayatı pırıltılarla dolu olan ve sahasında dünyanın seçkin uzmanlarından kabul edilen 90’ını geride bırakmış bir hanımın hákim önüne çıkartılması vardı.

“Bu işi bakalım nasıl halledeceğiz?” diye düşünürken, Muazzez Hanım’ın sözünü ettiği tanrıça İnanna efsanesinin aslında bugün bile hayatımızın içerisinde bulunduğunu hatırladım. Sonra, şimdiye kadar hep karmaşık bir akademik üslupla anlatılan İnanna konusunu gazeteci diliyle ve basit şekilde nakledeyim dedim.

Önce, bilmemiz gereken bir kural var: Mezopotamya’nın eski tanrılarıyla tanrıçaları, sonraki asırlarda ortaya çıkan birçok dini etkilemiş, hattá bazıları kişilik özelliklerini yeni dinlerde de muhafaza etmiş ama başka isimlerle várolmuşlardır. İnançtaki binlerce senelik bu devamlılığın en önemli ve güçlü motifi de, tanrıça İnanna’dır.

İnanna, Sümer medeniyetinde bereket ve aşk tanrıçasıydı. Sümerler’den sonra ortaya çıkan Sami kökenli Babil uygarlığında “İştar” adını aldı. İştar, ismi bizde şimdi “Temmuz” olarak várolan çoban tanrı “Dumuzi” ile evlendi, bu evlilik didişmelerle geçti ve Dumuzi yeraltına sürgüne gitmek zorunda kaldı. Ama yılda bir defa yeryüzüne çıkarak karısı İştar ile ilişkiye girecek ve yeraltından yerüstüne “yükseldiği” inancı, sonraki binyılların dinlerinde de etkili olacaktı.

Türkiye’deki adalet,din,politika,devlet ilişkilerini çözmek göründüğü kadar zor değil. İşin en zor kısmı, bu ülkede son 150 yılda neler olup bittiğini anlamak.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV