Sovyetler Birliği dağılmasa, Ergenekon ortaya çıkmayabilirdi; zira iddianamedeki isimler hala Gladio dolayısıyla NATO’ya bağlı olacaklardı. Onları koruyacak bürokrasi zırhının şimdikinden de kalın olacağını kestirmek güç değil. İtalya’da Temiz Eller operasyonu çerçevesinde 30.000 bürokrat kendini mapus damları altında buldu; bizde ise “olayların yavaş gelişmesini” biraz da tarihimize bağlamak gerek.
Osmanlı, aristokrasinin oluşmasını istemedi. Bu zamanında doğru bir tercihti; zira Ortaçağ Avrupa’sı güçsüz krallar, krala karşı ayaklanan lordlar, kilise ve Magna Carta ile uğraşırken Osmanlı hanedanı sonsuz bir güce sahipti. En azından bir süre…
Devşirme sistemi, son dönem ve Vlad Tepes gibi istisnai örnekler dışında, özellikle Balkan halkını, genel olarak tüm tebayı Osmanlı’ya bağlamıştır. Öte yandan, Osmanlı hanedanı zenginleşen halkın kendine karşı ayaklanmasını engellemek için her yolu denerken -çok vakıf olmasının bir nedeni de, zenginlerin miraslarını güvenceye almak istemesidir!-, yanıbaşındaki, Bab-ı Ali içindeki tehlikeyi çok geç gördü: Ordu ve bürokrasi, zaman içinde padişahları indirip halk içinde yerlerde sürükleyecek, Sadrazamlar eliyle imparatorluğu yönetecek güce sahip olmuştu. Kısacası, derebeylik yağmurundan kaçarlarken bürokratik oligarşi dolusuna tutulmuşlardı.
Genç Osman müdahale etmeyi denedi, ancak başarısız oldu. II.Mahmud’un yeniçeri ocağını tasfiye edip birçoğunu da öldürmesi ise ancak kısmı bir rahatlama sağlamıştı. Sivil bürokratlar hala istediğini yapabiliyordu ve yeni askerlerin sadakati oldukça şüphe vericiydi. Devlet giderek “derinleşiyordu”.
İttihat ve Terakki’de Osmanlı’da gördüğü geleneği aynen sürdürmüş, maalesef bu gelenek cumhuriyete de sirayet etmiştir: 1876′da Abdülaziz tahttan indirildi, 1913 Babıali baskınında ise İttihat ve Terakki, üç paşadan oluşan oligarşik gücünü iyice perçinledi. (Enver,Talat,Cemal). Bu üçlü, Osmanlı’nın kaderini değiştirecek ve bize de Ermeni tehcirini miras bırakacak birsürü yanlışın altına imzasını attı.
Cumhuriyet dönemindeki darbeler de farklı değildi, 27 Mayıs,12 Mart,12 Eylül ve “yarım kalan” 28 Şubat da düzeni değiştirmeyi vaad etmiyordu; sadece iktidar mevcut sahiplerinden alınıp, bürokrasi tekrar eski gücüne kavuşunca, yeni “göstermelik sahiplerine” iade edilecekti.
Bu arada Varşova Paktı NATO’yu ürkütüyor, NATO’nun “pis işleri” için Gladio kuruluyordu. Aslında, Ecevit 1974′de ne zaman durup ne zaman ilerleyeceğinin kararını doğru verseydi NATO Kıbrıs konusunda Türkiye’yi sonuna kadar destekleyecekti; Makarios adada İngilizleri istemiyordu ve Yunanistan’daki NATO destekli albaylar cuntası köşeye sıkışmamalıydı. Üstelik, “komünist fikirler filizlenmeye başlamıştı”.
Gelgelelim Türk bürokrasisi bir dizi yanlış askeri ve diplomatik kararla kendi kendilerini köşeye sıkıştırdı. Belki de, en azından ABD’nin de istediği buydu. Nitekim, dışişlerinin AB üyeliği başvurusundaki “şüpheli savsaklığı” yüzünden birliğe giremedik. 6 sene sonra darbe yapan Kenan Evren, Yunanistan’ı NATO’ya aldırmak için çaba göstereceğini söylüyordu. Demekki bürokrasinin ve ülkenin çıkarları aynı paralelde olmayabiliyordu!
Sovyetler dağıldıktan sonra ise, Türkiye’nin “jeostratejik önemi”, NATO için,İncirlik’le sınırlı kalıyordu.
NATO’nun da artık Gladio’ya ihtiyacı yoktu. Hollanda,Almanya gibi bazı ülkelerde üst düzey kadrolar yakalanırken, Fransa’da “ilginç” biçimde cinayete kurban gittiler. İtalya’daki Temiz Eller operasyonu aslında büyük oranda bu kadroların tasfiyesine yönelikti ve benzer zamanlarda yaşanan olaylar, Türkiye ile neredeyse tıpatıp aynıydı!
En azından Osmanlı’dan bu yana, derin devlet hep “yabancı ortaklarla” çalıştı. Bugün ise, ortaklık kurabileceği pek bir yabancı güç yok gibi. Ancak yine de, bir “Temiz Eller” başarısı beklemeyi hayalcilik olarak görüyorum; çünkü yüzyıllardır süregelen çarpık bir zihniyeti bugünlere kadar taşıdık ve ortakları olmadan bile ürkütücü derecede güçlüler…