Şaka değil! Lise yıllarında Kürtleri toplu halde “ortadan kaldırmaktan” bahsederdik. Zenciler de, o zaman Türkiye’ye henüz pek gelmiyor olsalar da, hedefimizdeydi. Ancak hiçbir zaman Yahudi ya da Ermenilere düşman olmadım; çünkü onlar çevremde olup tanıdığım insanlardı. Kürtler gibi “kara ve kaba” değillerdi. Zenginlerdi; o zamanlar pek de meşru görünen işler yapıyorlardı; “Beyaz Türklere” layık görülen, “öbürlerinin” pek giremeyeceği işlerdi bunlar…
Özel bir okulda okuyordum ve çalışan herkesin zengin olabileceği gibi aptalca bir masala inanmıştım. Gördüğüm
Kürtler hep pis işler yapan adamlardı. Hatta çevredeki fakir semtlerin okullarından, o zamanlar tümünü sadece Kürt sandığımız kara çocuklar -Araplar, Çingeneler ve Kürtleri ayıramayacak kadar cahildik- bizi dövmeye gelirlerdi. Ama çok daha iyi beslenmiş, çok daha yapılı, çok daha fazla spor yapmış ve sandıklarının aksine en az onlar kadar kör ve bilenmiş olduğumuzdan, fena halde dayak yerlerdi.
İkiyüzlülüğün alemi yok. 10 kişinin arasında Kürtler kardeşimiz derdik, 3 kişi kalınca hepsini sallandırma planları yapardık.
Kürtler yapmıyor muydu? Onlarda yapıyordu. Yani hiç de öyle “sınıfsız ve kaynaşmış” bir toplum filan değildik. Aç adam, kaybedecek şeyi olmayan adam tehlikelidir. Bu yüzden şehirdeki Kürtler tehlikeliydi. Hırsızlık gibi, adam yaralama gibi adi suçlulardı. Daha nitelikli ve organize suçlar ise Beyaz Türklerin tekelindeydi. Ama ortalama bir insan, “organize suçun” etkisini direk üzerinde hissetmez. Büyük suç kartelleri arabanızın camını kırıp teybinizi çarpmaz. Yankesicilik yapmaz. Torbacılık da yapmaz; ama malı onlar dağıtır.
Neden ve nasıl değiştiğimi bilmiyorum; ama o filmlerde gördüğünüz gibi sarsıcı bir olay filan olmadı. Ben kendimi değiştirmek ve geliştirmek konusunda akranlarıma göre çok daha şanslıydım; bunun en büyük nedeni, hemen her türden insanla karşılaşmış ve diyalog kurmuş olmam. Aptallar, cahiller ve puştlar hariç, herkesi dinledim. Asla burnu büyük biri olmadım; sadece yanlış şeylere inandım.
İnsanın normal gelişiminin onu faşist yapacağına inanıyorum. Tanımadığınız her varlık,tür,insan,ortam hatta eşyayı doğamız gereği tehdit olarak algılarız. Hayvanlar bu işi daha kolay hallediyor ve kesinlikle bizden daha etkililer: birbirini tanımayan iki hayvan karşılaştığında, dokunmaya çalışarak karşısındaki hayvanı anlamaya, onunla bir bağ kurmaya çalışır. Bizse kaçmayı, görmemeyi ve inkarı seçeriz. Aslında bu da öğretilmiş birşeydir; toplum, okul, aile, arkadaşlarımız daha doğduğumuz andan itibaren bizi hamur haline getirip çeşitli kalıplara dökmeye kalkar. İnsan, hayvana göre daha proaktiftir. Hayvanlar da avlanmak için tuzak kurarlar; ancak kendine zarar geleceği şüphesiyle bir hayvanı pusuya düşüren veya öldüren bir başka hayvan bilmiyorum. İnsanın bu eşsiz davranış kalıbı, bence faşizmin en büyük itici gücü; yani çoğu zaman sebepsiz olan bir zarar görme korkusu. (Faşist propaganda içinde naif öğeler yakalamak beni herzaman şaşırtmıştır; koca gözlü beyaz atlar, hinduların sevgi ve barış sembolleri, tatlı bebeler(!) bunlardan sadece bazıları. Hatta genelde “karşı tarafla” karşılaşmayan tipik bir faşist fazla insan canlısı, neşeli, canayakın tavırlar sergiler!)
Bunları yazma ihtiyacı hissetmemin nedeni, Türk insanının, özellikle de hoşgörülü olacağını sandığımız kesimin, giderek daha yobaz ve faşist olması.
Bu beni şaşırttı mı? Elbette hayır. Çünkü yıllardır medya eliyle servis edilen nefret ve ayrımcılığı fark etmemek için kör olmak gerek.
Yalnız şunu da anladım ki, faşistler de pekala yola gelebilirler. Çünkü faşistlik maalesef -eğer bundan maddi bir kazanç sağlamayı düşünmüyorsanız, silah satmak, bu yolla ülkeyi istediğiniz gibi sömürmek vs gibi- bir aptallık durumudur. Aptallığın da çeşitli türleri var. Gerizekalılıktan bahsetmiyorum, onlara yapacak birşey yok. Ama zaten insanımızın beyni fazlasıyla yıkanıyor ve biz onları dışlayarak, dalga geçerek faşist gruplarına daha sıkı kenetlenmelerine neden oluyoruz.
Elbette herkesi kurtarma şansımız yok. Bazı insanların beyinleri kendi iç sorgulama rutinlerini harekete geçiremeyecek kadar yıkanmış olabiliyor. İnsanı insan yapan temel özelliklerden biri de şüphedir. Faşiste sürekli hazır kalıplar yüklenir. Bir faşist, çok sayıda soruna sizden çok daha hızlı cevap verebilir; buna şaşırmayın. Mesela siz ekonomik krizi aşmak için akılcı çözümler ararken, faşist, “Yahudi, Ermeni ve Kürtleri öldürüp mallarına el koyalım, o olmazsa varlık vergisi çıkaralım” tarzı kalıplarla karşınıza çıkacaktır. Tabi ki bu bir akıl yürütme değildir; beynine dizdiği ideoloji kartlarından uygun olanı seçmekten ibarettir. Aydınlanma süreci bu insanlar için çok zor ve acılı olur. Uzun tartışmalara giren, her cümlesinde daha da batan, bunun içinde sinirlenen bir faşist, işte muhtemelen bu sorgulama sürecinin ilk aşamasındadır: şüphe. Bu şüphe bilinçaltı bir şüphedir aslında, çünkü kişi henüz akıl yürütme yetisini kazanmamıştır. Kızgınlığının nedeni, kendi yetersizliğine duyduğu ama anlam veremediği öfkedir.
Günümüzde “okuyan” kesimin, “cahil ve bidon kafalı köylüden” daha faşizan tavırlar içinde olması bana çok doğal geliyor; çünkü uzunca bir süredir medyada her Kürdü terörist olarak gösteren adamlarla karşılaşıyoruz. Elbette bu durum medyanın da istediği şey; çünkü kaos ve kavga, insanların medyayı daha çok takip etmesine neden olur. “Okumuş” diye lanse edilen yarı cahil kitlenin (ki yarı cahil olmak, kör cahil olmaktan çok daha tehlikeli) çok kolay yönlendirilmesi bir sürpriz değil; çünkü onlar “Truman Show” içinde yaşıyorlar.
Az önce Korsan Parti’nin programını okudum. Aslında buna bir program değil, “wishlist” demek daha doğru. Sakın küçümsediğimi ya da ciddiye almadığımı sanmayın. Tam aksine, yıllardır bu programın savunduğu şeyleri savunuyorum.
Vaktim olsa da çevirsem. İlk paragrafta sıkı bir giriş yapıyorlar. Konu ilaç şirketleri yüzünden insanların ölmesinden, genlerin patentlenmesinden başlıyor ve sonra birden bire yazılımla sınırlı bir alanda cereyan ediyor tartışma. En sonunda da “açık formatlar ve açık kaynak desteklenmelidir” temennisiyle bitiyor.
Açıkçası, bu bir tuzak. Yazılım ile ilaç inanılmaz farklı iki sektör. Yazılım patentlerinde engelleri aşmak çoğu zaman kolay.Yazılım patentleri yüzünden insanlar ölmüyor. Yazılımla başka hiçbir endüstriyi mukayese edemezsiniz; çünkü yazılım doğa koşullarına bağlı değildir.
Korsan Parti, aynı zamanda, dövletin vatandaşını röntlemesine de karşı. Buna hesapta herkes karşı ama, iktidar olan herkes vatandaşı röntleme fırsatını da kaçırmıyor. Yani Korsan Parti burada yeni birşey söylemiyor. Solcular, anarşistler zaten yıllardır bu yüzden Avrupa ülkelerinde taş taş üstünde bırakmıyor. Doğrusunu isterseniz, bunun için bir partiye de gerek yok. Aklı başında her partinin, isterse sağ bir parti olsun, bu deliliğe dur demesi gerekmekte.
Ancak, korkarım, ekonomik krizin derinleşmesiyle faşizan akımların yükselişine tanık olacağız. (1930 krizi olmasa muhtemelen Hitler de, Mussolini de olmayacaktı)
Bu dönemde devlet, sanki vatandaşını işsiz ve çaresiz bırakan baştan beri kendi değilmiş gibi, aç ve işsiz kalabaklıklara, ancak sosyal patlamaları önleyecek kadar sadaka dağıtacak ve korkarım yeniden devletçilik akımlarının yükselişe geçtiklerini göreceğiz.
Korsan Parti, bu gelişmeler karşısında yeni bir umut mu ? Elbette hayır. Çünkü hiçbir konuda tutarlı bir politikası, bir eylem planı, ideolojik bir zemini yok. (Sonuncusunun varolması gerektiğini söylemiyorum, ama diğerleri şart)
Kabul edelim ki, Korsan Parti’nin hızlı yükselişi (ki İsveç’te bile aldıkları oy %1 değil) büyük oranda Pirate Bay davasının sonucuna duyulan öfkeden ötürü. Dava sonucundan sonra üyeleri iki katına çıkmış; grafiği de koyacaktım ama kaybetmişim.
Korsan partisi ne istiyor? Daha fazla özgürlük mü? Adalet mi? Kardeşlik mi? Hayır; korsan parti konuya direk olarak telif haklarından giriyor.
Korsan partisi aslında “korsan filan değil”; zira onların derdi telif hakları fikriyle değil, bunun süresi ile. Sürenin indirilmesini -5 seneye- istiyorlar.
Peki ya patentler? “Patent kötü şey” diyorlar; çözüm? Yok.
Doğrusunu isterseniz, bırakın bir siyasi hareketi, ancak Lise düzeyinde bir öğrencinin yazdığına inanabileceğim kadar üstünkörü patent hakkında söylenenler. Bu partiyi kuranların bu seviyede olduklarına inanmıyorum. İşin aslı, patent meselesi hakkında konuşmaktan kaçınılıyor. Çünkü kapitalizm ve devleti tartışmadan patentleri tartışamazsınız.
Korsan Parti, “ne solcu,ne sağcıyız, sadece ilericiyiz” diyor.
Solcuların en azından sosyalist kanadı da bunu söylüyor yıllardır. Solculuk, devletçilik (Sovyetler Birliği, Çin, Türkiye) ya da faşizm ile karıştırılmıyorsa (Çin, Stalin Rusyası) daima ilericidir. (CHP gibi gerici ve devletçi partileri lütfen sol sanmaya devam etmekten vazgeçin)
Bu yazıyı aslında aylar önce, tersanede 3 işçi daha öldü(rül)ğünde yayınlayacaktım; ancak birçok yazıyla birlikte güme gitti. Fotografa da dikkat: sol tarafta neşeyle sohbet eden bir kadın ve erkek. Önlerde çocuklar, kendilerinden büyük pankartları taşıyor. Muhtemelen tersanede çalışan birini tanımıyorlar bile. Arkada kocaman CHP pankartı. Bayram Meral’in partisi…
3 işçi daha bok yoluna gitti. Ben ne kadar zırt-zurt etsem boş; ateş düştüğü yeri yakıyor. Eyvallah; tok açın halinden anlamıyor ama bu kadar açgözlüğü, insanlıktan çıkmışlığı anlamak mümkün değil.
Bayram Meral,hani “sendikacı” milletvekili ki kendisi “solcu(!)” CHP sıralarında oturmaktadır, ”Bana patronlar işçileri öldürüyor dedirtemezsiniz” demiş.
Oysa olan da tam olarak bu.
Senelerdir Türkiye’de neden sol olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Bu yaşananlar en son bir medeni ülkede olduğunda, sanayi devrimi yaşanmaktaydı.
Türkiye,200 sene geciktiği noktaya bugün geldi. Gelgelelim medeni ülkeler artık sanayileşmeyi bıraktılar.
Tershanelerde periyodik olarak işçi ölüyor. Bu kaçıncı bilmiyorum.
Kimseden çıt yok,ne iktidar,ne muhalefet. Çünkü aslına bakarsanız Türkiye’de ne iktidar oldu, ne de muhalefet. Bürokrasiye teslim bir ülkede, sadece sahnedekiler ve dekorlar değişti o kadar.
Boşuna ümitlenmeyiniz, bu bir sol hareket filan doğurmayacaktır. İşçilerden bazıları, gazetecilere sitem etmiş. Bu haberlerden sonra tersaneler kapatılıyor,işsiz kalıyoruz diye.
Aysun Kayacı ne diyecek acaba?
Haksızlar diyemiyorum; açlıktan ölmekle tersane cinayetine kurban gitmek arasında bir seçim yapmaları gerekiyor.
Türkiye’de bir sol hareket olamayacaktır çünkü bunu besleyecek entelektüel beyinler yoktur.
“Türk aydını” denen şey bir balondan ibarettir, sallasanız 50 adam çıkmaz. Çıksada,seslerini duyuracakları yer yoktur.
Dünyada da sol akımlar hiç olmadığı kadar zayıftır; çünkü medeni ülkelerde sol ve sağ bir konsensusa varmış, buna da liberalizm denmiştir. Bugün Mercedes’te çalışan işçiye “zincirlerinden başka kurtulacak neyin var?” filan dersen seni kovalar.
Türkiye’de liberal parti de yoktur. Bir ara LDP vardı,Besim Tibuk’la dalga geçtiler, adamda bu kafalarla bir değişim filan olamayacağını anlayıp işine gücüne geri döndü.
Bu işler 1 Mayıs’ta davul zurnayla Taksim’e yürüyemeye çalışarak olmayacaktır. Ustabaşının arkasına düşüp yürüyen işçi haklarını filan alamaz.
Tabi sendikalar ne güne duruyor diye sorabilirsiniz,ben de hep kendime sormuşumdur bunu. Cevabını bulursanız bir zahmet yazıverin.
Ramazan geliyor,sucuk fiyatları artacak mı, Aydın Doğan İddaa ihalesini kapacak mı yaygarası arasında kaynayıp gitti ama, Güney Osetya denen düdük kadar bir ülkede savaş var…
İşin enteresan kısmı, Tom Clancy, Rainbow Six serisinin bir oyununda bunun olacağını yıllar önce öngörmüştü!
Çoğumuzun varlığından bile haberdar olmadığı yerler üzerine teoriler üretiliyor ve doğru çıkıyor.
Osetya-Gürcistan meselesi basit bir mesele değil. Basit olmamasının nedeni de, Rusya ile ABD’yi yeniden burun buruna getirmiş olmasından kaynaklanıyor.
Rusya, burnunun dibindeki savaşa elbette seyirci kalmadı. Güçlü devletler, bu fırsatları kaçırmaz ve seyretmezler. Rusya müdahil olunca, ABD’ de birşeyler yapma ihtiyacı duydu. Rusya uyarıldı ama bu sonraki gelişmeler arasında davulcu yellenmesi misali kayboldu gitti. Zira, çok önemli de değildi; gerek NATO, gerek Birleşmiş Milletler tarihleri boyunca hep birilerini uyarmış, ama pek de müdahale etmek istememişlerdir. Yugoslavya’da kan gövdeyi götürürken seyretmeleri gibi. Keza Çeçenistan konusunda da Rusya’yı uyarmışlardı. Ama ortada petrol filan yoksa, bunlar “şekilsel teamüllerden” ibaret.
ABD, Güney Osetya’ya savaş gemileriyle insani yardım götürüyor!
Savaş gemisi gibi tonajı düşük ve nakliyesi masraflı gemilerle yardım taşımanın amacı da, elbette Rusya’ya rahatsızlık vermek. Nitekim, Rusya’da rahatsız oldu. Ancak, Rusya’yı hala Vladimir Putin yönetiyor ve herkes biliyor ki, Putin kuru gürültüye papuç bırakacak adam değil.
Rusya’yı tekrar imparatorluk yapmak isteyen Putin, 3.Dünya Savaşı riskini umursayacak biri değil. Hatta, ABD ile savaşılacaksa, bunun için en doğru zaman.
Elbette, ABD de, kıytırık bir ülke için Rusya ile savaşacak değil. Şu an iki tarafında yaptığı, kavga etmek istemeyen iki kabadayı gibi efelenmekten ibaret.
Gelgelelim, ABD İran’a da ayar vermeye kalkarsa, hem Rusya, hem de Çin bu işin dışında kalamaz!
Çin’in petrole ihtiyacı var. Rusların savaş uçaklarını basitleştirerek imal etmeye hız vermiş durumdalar. Bizim boğazdan geçen Varsag’ı da, herhalde disko yapmak için almadılar!
ABD ile Rusya burun buruna gelirse, çıkacak karmaşayı düşünmeyin!
Çin’in ne tarafı seçeceğini düşünmek zor olmasa gerek. Bir yanda da, ezeli düşmanlar Hindistan ve Pakistan var. İkisi de, nükleer silahlara sahipler. Batı’nın Hindistan’a büyük tavizler vereceği, büyük yardımlar yapacağı ve savaşa dahil etmek isteyeceği neredeyse kesin. Böyle bir durumda, Pakistan da oturup olan biteni seyretmeyecektir.
Benim merak ettiğim, İsrail,Japonya ve İran ne yapacak? İran, fırsat bu fırsat deyip Irak ve İsrail’e saldırır mı? Son İsrail-İran savaşı 1 hafta sürmemişti, ancak bu sefer güçler daha bir denk gibi…
Japonya, ezeli düşmanı Çin’i izleyecek midir? Kendisine iki atom bombası atan, son 50 yılın en eski müttefiki ABD’yi yalnız mı bırakacaktır?
Peki ya Türkiye? Doğusunda ve güneyinde 3.Dünya Savaşı patlak vermişken, meclisten tezkere mi bekleyecektir? Yoksa “acaba Çeçenistan yüzünden ters düştüğümüz Rusya, bizimle pek de alakası olmayan Çin ve şeriatçı diye istemediğimiz İran ile ittifak mı yapsak?” diye düşünecektir?
“Bulaşmama” ihtimalini düşünemiyorum; Rusya boğazları kontrol etmek, ABD ise gemilerini buradan geçirip Rusya’yı sıkıştırmak isteyecek.
Şimdiye kadar herhangi bir alanda bırakın stratejiyi, taktiği ve başarısı bile bulunmayan dışişleri, bu konuda nasıl bir yol izleyecek? Zira, kızılca kıyamet koparken bir karar vermek Kıbrıs meselesini yokuşa sürmeye benzemez.
31 yasası (18+!)
AKP’nin “bayan” milletvekillerinden biri bir yasa teklifiyle çıkmış yine, ödüm koptu!
Zira, “Internet yassah gardeşim” kampanyası da, yine bir “bayan” milletvekili eliyle gündeme atılıvermiş, kocakarılar “yasahlasınlar tabi, şerefsiz pezemenkler” diye bilimum satanistlik eden, porno sitelere girip ordan çocuklara tecavüz eden, üç kuruş için adam kesen bizim gibi it kopuğun çanına ot tıkayan bu yasayı desteklemişti.
Memleketi ossaat kurtarıp ortalığı muhtelif hırsız,uğursuz ve tecavüzcüden arındıran zihniyet, şimdi hayatın “daha reel” alanlarına el atmaya hazırlanıyor.
Pek sayın ve sevgili milletvekilimizin adını unuttum, bir yasa tasarısı hazırlamış, çocukları filan korumak için. (Yok, aç yaşayıp dandik eğitim almaktan, büyüyünce de tersane de ölmekten korumayacaklar, onlar daha sonraki mevzular,sonraki seçime hayırlısıyla)
Neden koruyacaklar?
Fuhuştan filan.
Nasıl koruyacaklar?
Şöyle:
“Gençlere” “ayıp dergi” satılmayacak. Poşet içinde çıkacak vitrine. (zaten yasa öyle,kimi kekliyorlar acaba?) Satanın da ağzına biber sürecekler, rakamı hatırlamıyorum.
Benim gibi kart sapıklar da bu dergileri alırken imza atacaklarmış, sonra o imzalar artık emniyet müdürlüğüne mi,valiliğe mi gidecek bilmiyorum. Ama adınız bir olaya karıştığında, “oo sen zaten atmışın imzayı, porno dergi filan alıyormuşsun, 31 de çekiyorsundur sen…”
Çekerim. Çok pis 31 çekerim.
Ayıptır söylemesi 14-15 yaşında aldım sazı elime, o zamandan bu zamana, 18 sene geçmiş.
O kadar 31 çekmeme rağmen, çok şükür kimseye tecavüz etmedim. Kendime yediremediğim için “iş tutan kadınlara” para da vermedim, bu saçma takıntımı yensem veririm de.
Kimsenin malını da çalmadım,uyuşturucu da satmadım,onu bunu darbeye de teşvik etmedim, birşeylerin üstüne el bastırıp isyana teşvik ederek yemin de ettirmedim. Devleti de soymadım. En son Lise 1′de filandım porno sattığımda. O zaman adetti, çünkü Internet yoktu. Beyazıt’tan Beta-VHS porno alırdık, hiç de sevmezdim ama merak eder alırdık, elin gavuru nasıl yapıyor diye.
Bayiden “dergi” de almam; benim zevkime uygun dergi yok. Ben Playboy severim, o da yıllar önce yayın hayatına veda etti; “çok kapalıydı” çünkü, oysa dibine kadar estetikti, oradaki kadınlara bakar, şöyle sevgilim olsa diye hayal kurardık. Laf aramızda, yazılarını da okurdum; Çetin Altan, Engin Ardıç filan yazardı. Sanırım Hıncal Uluç’ta vardı, ne de olsa “karı kız mevzusu” var.
Bildiğim kadarıyla, benim 31′ci arkadaşlardan hiç sapık filan çıkmadı.
Kulaklarım iyi duyar, boyum kısa kaldı ama 31′den değil. Benden çok çekip 2 metre olan da oldu.
Şimdi şunu da merak ettim, mesela Hürriyet’in filan “işte en güzel bacaklı kadınlar” tarzı, “masum” fotograflarını da yasaklayacaklar mı mesela?
Allahtan yasa “şimdilik” rafa kalkmış; malum, kapatılma davası,Ergenekon filan girdi ya araya…
AKP, bu “pis işlerde” “başı açık kadın milletvekillerini” kullanıyor.
Son zamanlarda bir de Sisi mevzusu çıktı, “aaaaa” diyerek polis okulundan atıldığını, DSP’den milletvekili adayı olduğunu, Ergenekon’u filan “fikri bazda” desteklediğini öğrendim.
Erkeklere ayı filan diyen kadınlar…
Kadınlar konusunda biraz daha konuşmak farz oldu…