MAL, PARTİ VE APPLE FANBOYLUĞU

pazarlama | Etiketler:, — 9 Ekim 2010

Sanırım Selim Tuncer ile, 2 gün önce benzer şeyler düşünmüşüz; harika bir yazı yazmış: http://selimtuncer.blogspot.com/2010/09/coca-cola-ve-pepsi-rekabetinden-evet.html (Söylediğimden, “kafamdan o harika fikir zaten geçmişti, peh” anlamını çıkarmayacağınızı umuyorum!)2004 11 notagain bush heil 300x233 resmi Mal, Parti ve Apple Fanboyluğu yazısı pazarlama  kategorisinde

Madem Selim Tuncer benden önce davranıp partilerden bahsetmiş, ben de başka bir yerden gireyim: Apartmanlardan.

54 daireli bir binanın yönetim kurulundayım. İstatistikte, örnek sayısı ne kadar fazlaysa, gerçek eğilimi yakalama şansınız da o kadar yüksek olur. Yine istatistiksel olarak, bir diğer şansım ise, apartmandaki insanların sosyoekonomik durumlarının oldukça farklı olması. Sözgelimi, alt katımın yanındaki daire daima genç ve dolandırıcı çiftler tarafından tutuluyor ve arka arkaya gelen icraların ardından, sakinleri sırra kadem basıyorlar. Bir başka komşum ise her sene Mercedes’ini değiştiriyor.

Ben pasif bir yöneticiyim; şimdiye kadar neredeyse hiçbirşeye karışmadım, zira bu işi görev edinen yaşlı bir kadın, kendini yöneticilik görevine vakfetmiş durumda. Açıkçası, genel olarak ciddi bir sorun olmadığından, “sorun çözme zevki” yaşayabileceğim bir durumda yok. Ama yönetici olduktan sonra, bazı apartman sakinlerinin -selam bile vermeyenler genelde- sanki kralmışım gibi gereksiz saygı ve yaltaklanma çabalarına girdiğini görüyorum.

Buna inanmayabilirsiniz ama bazı insanlar yaşadıkları binayı, siteyi delilik derecesinde benimserler. Yönetim toplantılarda, evini asla satmayacak, satamayacak durumda olan insanların, apartmana her yeni şey yapıldığında, “evimin değeri arttı” diye sevinmesi -ceplerinden para çıktığı halde- size tuhaf gelebilir. Bu insanların tam olarak ne düşündüğünü ben de bilmiyorum. Ama, yönetici olarak, bizler de aslında PR ve pazarlama işindeyiz: binanın dış cephesinin boyanmasının evlerin değerini artıracağından bahsediyoruz. “Apartman sakinlerinin dayanışması” gibi ütopik ve pratikte pek de anlamı olmayan şeylerden bahsediyoruz. Burada maddi çıkardan bağımsız bir simbiyotik tatmin ilişkisi var: yönetici, binayı boyatarak psikolojik bir tatmin elde ederken -iktidar sahibiyim!- bina sakinleri de evlerinin değer artışından (ki bu tartışılır) dolayı mutlular. Aslında bu da genelde psikolojik bir etki; para işin sadece bahanesi.

Bu açıdan baktığınızda, aslında milliyetçilik de pekala bir PR ve pazarlama çalışmasının (yönetici-devlet) insanlar (apartman sakinleri-halk) üzerindeki etkisinden ibarettir.

Çoğu zaman, bu insanlar rasyonel davranmazlar. Milli takımın finale kalması bu insanlara para ya da itibar kazandırmaz ama çoğu insanda yarattığı etkiyi belki parayla sağlamak mümkün değildir. Bu insanlar, rasyonel davranmadıklarından ötürü, PR ve pazarlama faaliyeti, sunduğunuz hizmeti (yönetim ve endoktrinizasyon!) gereğinden pahalı, kalitesiz ve sıradan hale getirir. Bunda da anlaşılmayacak birşey yok: depremden sonra, binaları tamir ettirecek, ya da yıkıp yenisini yaptıracak gücü olmayan insanlar, dış yüzeyi sıvayıp boyatmakla yetindiler. Elbette hepsi bunun güvenli bir çözüm olmadığının farkında; ama en azından bu belli bir psikolojik rahatlama yarattı.

Maddi gücünüz arttığında seçenekleriniz arttığından, bağlılık da (genelde) azalır: dışı sıvanmış çürük bir binada oturmak yerine, depreme dayanıklı bir villada yaşama şansınız vardır; emin olun çoğu insan bu avantajı değerlendirecektir.

Peki ya ülkeler sözkonusu olduğunda bazı tekeller ortadan kalksaydı?

Roma zamanından bu yana bilim ve teknoloji akıl almaz derecede çok değişti; ama 1500 senede devletin yapısının ve halkta yarattığı algının neredeyse hiç değişmediğini görmek şaşırtıcıdır.

Devlet, akılalmaz ve sınırsız kar eden bir tekeldir: alacağınız sağlık hizmetinden, hangi arabayı kullanacağınıza, hatta kimle evleneceğinize kadar, hemen herşeye karışır. Bütün işletmelerin kar ortağıdır. (ama sadece karına!) Yaptığı harcamaların hesabını vermez. Karlı olmak zorunda değildir.

Siz, devlet gibi yönetilen herhangi bir işletmeden, mal ya da hizmet satın alır mıydınız?

Gariptir ki, işletmelerin en küçük kusurlarında bile galeyana gelirken, en büyük ve hayatımıza biz seçmeden müdahil olan bir tekeli görmezden gelmeyi seçeriz ve onun varolması gerektiğine dair anlamsız tabularımız vardır.

Ya sınırlar olmasaydı? Bugün ABD’ye elinizi kolunuzu sallayıp giderek, rahatça iş bulsanız, kaçınız Türkiye’de, ya da Mozambik’de yaşamayı seçerdi?

İşte bu yüzden, devletler arasında gizli bir centilmenlik anlaşması varmış gibi görünüyor. (Elbette, asıl nedenler iktisadi; AB ve ABD’de hiçkimse ucuz Türk işçisinin ülkelerine girip anormal bir işsizlik dalgası yaratmasını istemiyor; çünkü aç insanlar kayıp oy demek) Sınırlar ölesiye korunuyor ve devletler pek çok konuda anlaşabiliyorlar ama insanlar adına iyi olacak şeyler, devletin sınırsız ve orantısız gücünü sınırlıyorsa, hep bir ağızdan maraz çıkarıyorlar.

Üstüne üstlük, toplumun en çok ezilen sınıflarının genelde milliyetçi olduğu gerçeğini bu çarpık tabloya ekleyiniz (Neyseki, son yıllarda “ulusalcılık” diye bir lakırdı ortaya çıktı; şehir “devletçisi”, artık kendini köy/kasaba milliyetçisinden ayırmaya çalışıyor. Aslına bakarsanız, iki kitle arasında, dine bakış açıları ve seyrettiği diziler dışında anlamlı bir fark yok)

Peki bu bir Stockholm Sendromu mu? Buna henüz karar veremedim. İnsanların çoğu, ancak devletin sunduğü imkanlar (mesela milli takım) ya da futbol kulüplerinin başarısı ise özdeşlik kurabilecek düzeydeler. Kendilerinden yana olmasa bile, devletin tahakkümü onların gözünde tapılası bir güç timsali yaratıyor ve insanlar bu gücün yanında olmak istiyorlar (O güç, onları zerre kadar önemsemese bile)

Benzer özellikleri, özellikle sosyal medyada Apple fanboylarında da görebilirsiniz. Sürekli Apple’ı örnek veriyor olmam, bu markaya takmış olmamdan gelmiyor: İlk iPhone çılgınlığı yaşandığı sırada, bu telefon, üçte biri fiyata satılan herhangi bir telefondan daha üstün özelliklere sahip değildi. Üstelik Jobs, insanların neyi istemesi gerektiğine karar veren küstah bir tavra sahip. Gelgelelim, bu insanları durdurmadı çünkü Jobs, kapitalizmin özündeki psikolojiyi çok iyi anlamış: insanlara pahalı, ulaşılması zor, ihtiyaçlara değil ama duygulara hitap eden bir oyuncak ver. Ama fiyatı pahalı olmasına rağmen, hepten de ulaşılamaz olmasın. (Muhtemelen bir Vertu fanboyuna rastlamanız imkansız; zira 20.000 dolarlık fiyatlara satılabiliyor ve A+ kitle, cep telefonuyla böbürlenmeyi kendine pek yakıştıramaz. O ligde oynamak için artık çok zengin olmak da yeterli değil üstelik)

GENÇLİK NEREYE GİDİYOR?

öylesine | Etiketler:, — 15 Aralık 2009

Her kuşağın sorduğu gerzek sorudur bu; hayır, aslında soru filan değildir, kınamadır. Altında ister apırın, ister köpürün, bu lafın altında ayak uyduramamanın ezikliği yatar.

Ancak farkettiğim şey şu oldu: Günümüzün ortayaşlıları ya da yaşlıları, daha da az toleranslılar ve “gençlik nereye gidiyor” sanrısına daha erken kapılıyorlar. Bu da normal: büyük Aboriginal Elder Cedric Hand Up IMG 4408 225x300 resmi Gençlik Nereye Gidiyor? yazısı oylesine  kategorisindedeğişimlerin periyodları, insanlık tarihi ortalamasına göre azalıyor. Her yeni gelişme, kendinden sonraki gelişmelerin sayısını artırır ve gerçekleşme periyodunu kısaltır (elbette istisnalar mevcut, ancak yanlış bir genelleme olduğunu söyleyemeyiz)

Bu saçma soruyla bizden sonra doğanları yargılarken, kabul edelim ki, ahlak kuralları gibi soyut referanslar alır ve sağlıklı verilere sahip olmadan genellemeler yaparız. Çoğu zaman da, bu verileri çarpıtır, istediğimiz gibi yorumlar, ya da aksi kanıtların varlıklarını görmezden geliriz.

Çok değil, birkaç ay önce, ben de bu gerzek ruh haline kapıldım. İnsan zaman zaman kendi kendine “ben ne halt ediyorum?” sorusunu sormaz ve çok emin olduğu şeyleri bile sorgulamazsa, birsüre sonra abuk sabuk bir varlık haline geliyor. (bknz köşe yazarları, büyük kısmı). Aslında çok da önem vermediğim birkaç parametrede, benden 15 yaş kadar gençlerin gerisine düştüğümü farkettim. Mesela, cep telefonunu sadece telefon olarak kullanıyorum. Çok hızlı SMS yazamıyorum, oysa kuzenimin kızı aynı anda konuşup, SMS yazıp yemek yiyebiliyor. Kabul etmek gerekir ki, bu beynin belli bölümlerinin benim beynimden daha etkin ve üstün çalışabildiğini gösteriyor, zira ben bu üç işi aynı anda, en azından gayret gösterip çalışmadan yapamayacağımdan eminim. Normal şartlar altında, kızcağızı ahlaki referanslar bularak -bizim zamanımızda kızlar akrabalarına erkek arkadaşlarını anlatamazdı lan!- önce bir kınamam, ardından da benim bildiğim şeyleri bilmediği için aptal diye yaftalamam gerekirdi.

Yapılan yanlışlardan biri de budur: siz X ya da Y tipi birisinizdir. Diyelim ki, gençliğiniz spor yapmakla geçmiştir ama TV uzaktan kumandasını dahi kullanamazsınız. Tarih bilginiz ancak Çanakkale savaşını Kurtuluş Savaşı’nın parçası sanacak düzeydedir. Sonra 18 yaşında ve muhtemelen sizden çok daha şişman bir genç görürsünüz. Bir şekilde ondan hoşlanmazsınız, çünkü herif elektronik aletleri büyük bir beceriyle kullanır, derinliksiz tarih sohbetinizi sizi yalanlayarak bozar. Ne yaparsınız? Saygısız ve dejenere bir it olduğunu söylersiniz. Sonra tembel ve koca götlü olduğunu. Onun yaşında her gün 30 km koştuğunuzu söylersiniz. Ama boşkafanın teki olduğunuz aklınıza gelmez.

Doğru kıyaslamayı, hayatını spora vermiş bir gençle sizin gençliğinizi kıyaslayarak yapabilirsiniz. Korkarım bu çok da aptalca olur; hemen her alanda, benzer ilgi düzeyindeki gençleri incelersek, bizim kuşak fena halde çuvallar.

Diyebilirsiniz ki, gençler kitap okumuyor, zırt zurt…

Şu an çocuğum olsa kitap yerine bir e-reader alırım; ansiklopedi filan da almam. Sadece 2 metre ileride cilt cilt ansiklopedi duruyor, en son ne zaman onlara uzandığımı unuttum bile. Wikipedia olan bir dünyada ansiklopedi kullanmak delilik. Üstelik Wikipedia sadece kolay erişilir değil, aynı zamanda çok daha verimli bir araç; çünkü konular arasında akılalmaz dallanma imkanı sağlıyor. 2. Dünya Savaşı’nı araştırırken Helyum 3 maddesini okurken buluyorsunuz kendinizi, bir de bakıyorsunuz Marilyn Monroe maddesine çıkmışsınız.

Sorun şu ki, yetişkinlerin karakterleri gençlerden daha bozuk. Doğu kültürü olsun, batı kültürü olsun, çocuk ve gençleri itaat etme ve izlemeye zorluyor. Saygıya karşı değilim; ama işe yaramaz bir ihtiyarı gösterip “bu adama saygı duy” diye çocukları zorlamak, onun aptallıklarını izlemeye zorlamak doğru birşey değil. Yaşlı birinin bir gence verebileceği tek şey, tecrübesiyle yol göstermek. Öğretmek filan da değil, onun öğrenmek istediği konularda ona bir pencere açmak, bazı kritik bilgileri vermek. Alıp kalas gibi yontmaya çalışmak değil.

İşin güzel tarafı, genç ya da yaşlı olsun, farklı fikirleri olan insanlarla çalışmak, konuşmak ya da kaynaşmak güzel ve verimli bir çaba. (Elbette Neo Nazilerle kaynaşmaktan bahsetmiyorum:) Gençlerin hormon seviyeleri ve paylaşma, onaylanma açlıkları küstahlaşmalarına sebep olabilse de, zaten “yaşlı” olmanın bilgeliği de burada önem kazanıyor. Sanıldığının aksine sabırlı olması gereken gençler değil, yaşlılar.

ESKİDEN BEN DE FAŞİSTTİM! -1-

Şaka değil! Lise yıllarında Kürtleri toplu halde “ortadan kaldırmaktan” bahsederdik. Zenciler de, o zaman Türkiye’ye henüz pek gelmiyor olsalar da, hedefimizdeydi. Ancak hiçbir zaman Yahudi ya da Ermenilere düşman olmadım; çünkü onlar çevremde olup tanıdığım insanlardı. Kürtler gibi “kara ve kaba” değillerdi. Zenginlerdi; o zamanlar pek de meşru görünen işler yapıyorlardı; “Beyaz Türklere” layık görülen, “öbürlerinin” pek giremeyeceği işlerdi bunlar…

Özel bir okulda okuyordum ve çalışan herkesin zengin olabileceği gibi aptalca bir masala inanmıştım. Gördüğüm fascism 300x300 resmi Eskiden ben de faşisttim!  1  yazısı hatiratim  kategorisindeKürtler hep pis işler yapan adamlardı. Hatta çevredeki fakir semtlerin okullarından, o zamanlar tümünü sadece Kürt sandığımız kara çocuklar -Araplar, Çingeneler ve Kürtleri ayıramayacak kadar cahildik- bizi dövmeye gelirlerdi. Ama çok daha iyi beslenmiş, çok daha yapılı, çok daha fazla spor yapmış ve sandıklarının aksine en az onlar kadar kör ve bilenmiş olduğumuzdan, fena halde dayak yerlerdi.

İkiyüzlülüğün alemi yok. 10 kişinin arasında Kürtler kardeşimiz derdik, 3 kişi kalınca hepsini sallandırma planları yapardık.

Kürtler yapmıyor muydu? Onlarda yapıyordu. Yani hiç de öyle “sınıfsız ve kaynaşmış” bir toplum filan değildik. Aç adam, kaybedecek şeyi olmayan adam tehlikelidir. Bu yüzden şehirdeki Kürtler tehlikeliydi. Hırsızlık gibi, adam yaralama gibi adi suçlulardı. Daha nitelikli ve organize suçlar ise Beyaz Türklerin tekelindeydi. Ama ortalama bir insan, “organize suçun” etkisini direk üzerinde hissetmez. Büyük suç kartelleri arabanızın camını kırıp teybinizi çarpmaz. Yankesicilik yapmaz. Torbacılık da yapmaz; ama malı onlar dağıtır.

Neden ve nasıl değiştiğimi bilmiyorum; ama o filmlerde gördüğünüz gibi sarsıcı bir olay filan olmadı. Ben kendimi değiştirmek ve geliştirmek konusunda akranlarıma göre çok daha şanslıydım; bunun en büyük nedeni, hemen her türden insanla karşılaşmış ve diyalog kurmuş olmam. Aptallar, cahiller ve puştlar hariç, herkesi dinledim. Asla burnu büyük biri olmadım; sadece yanlış şeylere inandım.mud filled brain nazi.gif 205x300 resmi Eskiden ben de faşisttim!  1  yazısı hatiratim  kategorisinde

İnsanın normal gelişiminin onu faşist yapacağına inanıyorum. Tanımadığınız her varlık,tür,insan,ortam hatta eşyayı doğamız gereği tehdit olarak algılarız. Hayvanlar bu işi daha kolay hallediyor ve kesinlikle bizden daha etkililer: birbirini tanımayan iki hayvan karşılaştığında, dokunmaya çalışarak karşısındaki hayvanı anlamaya, onunla bir bağ kurmaya çalışır. Bizse kaçmayı, görmemeyi ve inkarı seçeriz. Aslında bu da öğretilmiş birşeydir; toplum, okul, aile, arkadaşlarımız daha doğduğumuz andan itibaren bizi hamur haline getirip çeşitli kalıplara dökmeye kalkar. İnsan, hayvana göre daha proaktiftir. Hayvanlar da avlanmak için tuzak kurarlar; ancak kendine zarar geleceği şüphesiyle bir hayvanı pusuya düşüren veya öldüren bir başka hayvan bilmiyorum. İnsanın bu eşsiz davranış kalıbı, bence faşizmin en büyük itici gücü; yani çoğu zaman sebepsiz olan bir zarar görme korkusu. (Faşist propaganda içinde naif öğeler yakalamak beni herzaman şaşırtmıştır; koca gözlü beyaz atlar, hinduların sevgi ve barış sembolleri, tatlı bebeler(!) bunlardan sadece bazıları. Hatta genelde “karşı tarafla” karşılaşmayan tipik bir faşist fazla insan canlısı, neşeli, canayakın tavırlar sergiler!)

Bunları yazma ihtiyacı hissetmemin nedeni, Türk insanının, özellikle de hoşgörülü olacağını sandığımız kesimin, giderek daha yobaz ve faşist olması.

Bu beni şaşırttı mı? Elbette hayır. Çünkü yıllardır medya eliyle servis edilen nefret ve ayrımcılığı fark etmemek için kör olmak gerek.

Yalnız şunu da anladım ki, faşistler de pekala yola gelebilirler. Çünkü faşistlik maalesef -eğer bundan maddi bir kazanç sağlamayı düşünmüyorsanız, silah satmak, bu yolla ülkeyi istediğiniz gibi sömürmek vs gibi- bir aptallık durumudur. Aptallığın da çeşitli türleri var. Gerizekalılıktan bahsetmiyorum, onlara yapacak birşey yok. Ama zaten insanımızın beyni fazlasıyla yıkanıyor ve biz onları dışlayarak, dalga geçerek faşist gruplarına daha sıkı kenetlenmelerine neden oluyoruz.

Elbette herkesi kurtarma şansımız yok. Bazı insanların beyinleri kendi iç sorgulama rutinlerini harekete geçiremeyecek kadar yıkanmış olabiliyor. İnsanı insan yapan temel özelliklerden biri de şüphedir. Faşiste sürekli hazır kalıplar yüklenir. Bir faşist, çok sayıda soruna sizden çok daha hızlı cevap verebilir; buna şaşırmayın. Mesela siz ekonomik krizi aşmak için akılcı çözümler ararken, faşist, “Yahudi, Ermeni ve Kürtleri öldürüp mallarına el koyalım, o olmazsa varlık vergisi çıkaralım” tarzı kalıplarla karşınıza çıkacaktır. Tabi ki bu bir akıl yürütme değildir; beynine dizdiği ideoloji kartlarından uygun olanı seçmekten ibarettir. Aydınlanma süreci bu insanlar için çok zor ve acılı olur. Uzun tartışmalara giren, her cümlesinde daha da batan, bunun içinde sinirlenen bir faşist, işte muhtemelen bu sorgulama sürecinin ilk aşamasındadır: şüphe. Bu şüphe bilinçaltı bir şüphedir aslında, çünkü kişi henüz akıl yürütme yetisini kazanmamıştır. Kızgınlığının nedeni, kendi yetersizliğine duyduğu ama anlam veremediği öfkedir.

Günümüzde “okuyan” kesimin, “cahil ve bidon kafalı köylüden” daha faşizan tavırlar içinde olması bana çok doğal geliyor; çünkü uzunca bir süredir medyada her Kürdü terörist olarak gösteren adamlarla karşılaşıyoruz. Elbette bu durum medyanın da istediği şey; çünkü kaos ve kavga, insanların medyayı daha çok takip etmesine neden olur. “Okumuş” diye lanse edilen yarı cahil kitlenin (ki yarı cahil olmak, kör cahil olmaktan çok daha tehlikeli) çok kolay yönlendirilmesi bir sürpriz değil; çünkü onlar “Truman Show” içinde yaşıyorlar.

DEATH WİSH VE CHARLES BRONSON

sinema | Etiketler:, , — 31 Ağustos 2009

Geçenlerde, çocukken seyrettiğim sayısız Charles Bronson filmini hatırladım. Onca  filmden tek aklımda kalan, gece ıssız bir sokakta yürüyen Bronson ve onu takip eden (ve ölen) it kopuk. Bir de, hemen her filminde karşımıza çıkan, “gerçek hayatta” karısı olan Jill Ireland ve Telly Savalas.

Bronson’u hep Cüneyt Arkın’a benzetmişimdir. Eğer birini öldürmüyorsa hafif mütebessim bir ifade, çirkin surat ve iyi bir vucut, elbette kötü oyunculuk. Adamın seyrettiğim tüm filmleri intikam üzerine. Zaten Death Wish bile, 5 filmlik bir seri.

jeff goldblum death wish 300x191 resmi Death Wish ve Charles Bronson yazısı sinema  kategorisinde

Sinema tarihinin belki de en gerzek tiplemeleri

Bunu söylediğime inanmıyorum ama Death Wish aslında önemli bir film. Filmin gişe başarısından çıkarım yapmak anlamsız; 1974 yapımı film, sokaktaki şiddetin çok yükseldiği bir zamanda vizyona girdiğinden önemli gişe hasılatı yapmış. 3 milyon dolar gibi, hem zamanına hem de filmin “para yiyecek” birşeyi olmamasına göre oldukça pahalı sayılabilecek Death Wish, 22 milyon dolar hasılat yapmış. Bronson’un her serseriyi öldürdüğünde sinemada alkış kopması da bana o yılların Türkiyesini hatırlattı. Demekki eskiden sinemada film izlemek daha “sosyal” bir hadiseydi. Bu arada filmde Jeff Goldblum’un küçük bir rolü var (Freak #1!)

Kitabını okumadım, ama filmde Paul Kersey’in psikolojisi çok “geçiştirilmiş”. Yönetmenin mi, Bronson’un hatası mı bilmiyorum. Belki yönetmen daha iyi bir hikaye çıkacağını biliyordu ama Bronson’un oyunculuğuna güvenemedi ve intikam hikayesiyle yetinmekle kaldı (Bronson olmasa film muhtemelen yatardı). Veya Bronson, filme ağırlığını koydu. (Nitekim ikincisinde tekrar Winner’ı istemiş).

Aslında konu bu haliyle bile tipik intikam filminden biraz farklı. Mesela Paul Kersey, zaten feleğin sillesini yemiş, çemberinde de tur atmış biri filan değil. Aksine, Cartman’ın “gay” diyeceği türden, fazlasıyla liberal biri. Bir inşaat şirketin önemli mimarlarından. Muhtemelen yazar bile böyle birinin “gay davranmamasını” saçma bulmuş ve Paul Kersey’i eski bir Kore gazisi yapmış; iyi silah kullanmasını da orada Özel Tim’de görev almış olmasına bağlamış. Filmin konusu bu açıdan orjinal; “yumuşak” birinin de kaybedecek birşeyi kalmadığında zıvanadan çıkabileceğini ele alıyor. Ancak, filmde ya Bronson’un oyunculuğu, ya da yönetmenin kazmalığından, pek bir “death wish” durumuna rastlamıyoruz.(Filmin sonlarındaki bir sahne hariç) Aslında böyle birinin psikolojisinin en ilginç kısmını oluşturan detay geçiştirilmiş. Ölüm korkusu kalmayan, hatta bunu isteyen birinin ne kadar tehlikeli olabileceği konusunda sık sık film yapılır ama bunun normal birinin başına gelmesi çok nadirdir ve sanırım Death Wish’in başarısından sonra “yaygınca” kullanılmıştır. Filmdeki asıl “orjinallik”, aslında Kersey karakterinin “içindeki seri katilin uyanması” ve bundan aldığı haz. Film bunu vermekte biraz nötr kalıyor, aslında çok tartışma yaratabilecek bir film, gişe hasılatı uğruna öylesine bir film oluvermiş. (Kaldıki adam gibi senaryoyla çekilse yine büyük hasılat yapardı)

Sanki 70′li, 80′li yılların en enayi filmleri bile bugünün “iyi” filmlerinden daha iyi…

NEDEN İKTİSAT OKUMAMALISINIZ?

Ben Marmara İktisat mezunuyum; nedense herkes okuluyla gurur duyar ama İktisat okumuş olmak, benim için hayatımdaki en büyük pişmanlık.

Aslında bu konuda kendimi suçlu saymıyorum; çünkü kimse bana “Türkiye’de iktisat okuma, liseden farkı yok” demedi. Özel üniversitelerin iktisat bölümlerinde nasıl bir öğretim yapıldığını bilmiyorum. Açıkçası, Koç ya da Sabancı üniversitesinde “siz maaşlı köleler olarak açlık ve sefalete mahkumsunuz, çünkü ürettiğiniz artı değer, sahibiniz olan kapitaliste gider” diyeceklerini sanmıyorum. Doğrusunu isterseniz, Oxford’da filan bile durumun radikal derecede farklı olduğunu sanmam.

Eğer dünyada “gerçek” iktisat fakülteleri olsaydı, bunlar sadece devrimci ve anarşist yetiştirirdi!

Ben Marmara’da olduğum süre boyunca, Marx’ın, hatta Malthus’un “temelde” ne demek istediklerine değinildiğini hatırlamıyorum. Zaten darbelerle derbeder olmuş üniversitelerde doğal olarak sosyalist fikirler müfredata giremez.

anklet big 300x225 resmi Neden İktisat okumamalısınız? yazısı toplum  kategorisinde

Burkina Faso ve Mali gibi yerlerde hala kölelik var, 2 kiloluk bu ağırlık "malın" kaçmaması için ayağına takılmış.

Sosyalist eğilimli biriyim, “eğilimli” diyorum çünkü henüz konu hakkında tam bir karara varmış değilim. Sadece cahiller iki kelime bildikleri bir konu hakkında “inanç sahibi” olurlar. Araştırıyorum. Herhalde iktisat tarihini Türkiye’deki bir master öğrencisi düzeyinde öğrenmişimdir ama bu alandaki standartlar oldukça düşük olduğundan, bu elbette yeterli değil. İşin içine ideoloji girdiğinde, iki tarafta da sağlıklı, objektif bilgiye ulaşmak kolay değil. Üstelik Türkiye gibi ülkelerde bu bilgilere ulaşmak çok daha zor.

Örnek vermek gerekirse, Marx’ın 150 yıl önce teorileştirdiği gerçeklere ben okul yıllarında “yahu bu saçmalık” diyerek, kendi kendime, düşünmek zorunda kalarak ulaştım. Elbette düşünmek zorunda kalmak güzel birşey; ancak çok bilinen gerçeklere bile günlerce düşünerek ulaşmak zorunda kalıyorsunuz ve milletin 150 yıl önce düşündüğü şeyler üzerine kafa yorarak vakit kaybediyorsunuz. Okulda bunları öğretseler, o zamanlar çok daha önemli şeyleri düşünerek kendimi geliştirebilirdim.

OKULDA SÖYLENMEYENLER – 1: Emeğin fiyatı, kölenin maaşı

Derslere girmeyi ilk dönemden sonra bıraktım; çünkü okulda harcayacağınız zamanda hem daha fazlasını öğrenebiliyor hem de eğlenebiliyordunuz. Türk öğrencisi, en azından o yıllarda, liseye kadar geçirdiği hayatta zaten safsataları hızla öğrenecek yeteneğe kavuşuyordu. En belalı derslere bile 3 günden fazla çalışmadım. (Muhasebe tek ders sınavı hariç!) Onların da sayısı üçü dördü geçmez. Çoğu insan da aynı durumdaydı, hatta bir senede 36 ders veren tipler tanıdım(!).

Ara ara “neler oluyor acaba” diyerek, ayda 1-2 defa derslere girdiğim de oluyordu.

Kafama takılan şeylerden biri, işsizlik konusuydu. Sürüyle işsizlik tipi öğrenmiştik, ne menem şeydi ki bu işsizlik, birtürlü önüne geçilemiyordu.

Hayatta öğrendiğim pek az şeyden biri de, sizi aydınlanmaya götüren tek şeyin şüphe olduğudur. Şüphe duyuyorsanız, bir şekilde gerçeğe ulaşırsınız. Şüphe duymuyorsanız, birilerinin, birşeylerin, ideolojilerin, saplantıların oyuncağı olmaya mahkumsunuz.

İşsizlik bende şüphe yarattı. Çok zengin, nufusu az ülkelerde bile (Lüksemburg, İsviçre mesela) işsizlik vardı. Burada işsizliği açalım; sadece çalışmak isteyen ama iş bulamayan kişi işsizdir; iktisatta bunu böyle kabul eder.

slavery and slave trade.AfricanSlaveTradePoster 267x300 resmi Neden İktisat okumamalısınız? yazısı toplum  kategorisinde

Roma'dan ABD'ye kadar çoğu ülke kalkınmasını köleliğe borçlu. "Sağlıklı Zenci" satışıyla ilgili bir ilan.

Neden dedim kendi kendime, nufusu zaten 3-5 milyon olan ülkede, devlet, işsiz olan birkaç bin kişiye iş imkanı yaratmıyor? Öyle ya, hepsine cepten para verse bile devlet batacak değil!

Sorunun cevabı, “piyasa” kavramının içinde gizlidir. Eğer bir üretici cep telefonu üretiyorsa, onun istediği fiyatı ödemek zorunda kalırsınız (tekel). Eğer iki üretici varsa ve birbirleriyle anlaşıp size istedikleri fiyatı çekemiyorlarsa, daha ucuz bir fiyat ödersiniz. Eğer 20 üretici varsa, cep telefonunu neredeyse bedavaya alırsınız.

Yine çok temel bir “gerçeğe” göre, emek, yani insan da, piyasada “maldır”.

Aynı iş için başvuru yaptığınızda, yetenekleriniz, tecrübeniz, eğitiminiz eşitse, diğer işçilerle fiyat rekabetine girersiniz. Aynı cep telefonu üreticisinin sattığı telefon gibi. Doğal olarak, bir işe başvuran ne kadar çok işçi varsa, emeğiniz için biçtiğiniz fiyat o kadar düşecektir.

Yüksek nufusun yakın zamanlara dek çoğu ülkede teşvik edilmesi bu yüzdendir. Örneğin, “dinibütün bir başbakan” size bol bol üremenizi söyler, siz de zannedersiniz ki, o nufusla ordular kuracak, Viyana’yı kuşatıp bu kez alacak(!), elin Avrupalısından çok daha refah içinde yaşayacaksınız!

Tam tersine. Üredikçe sefaletle boğuşacaksınız. Size biçilen fiyat düşecek. Ama ülke kapitalisti şahlanacak, vatan sağolsun.

Bütün bu “çoğalın!” tavsiyeleri milliyetçi ve dini maskelerle karşımıza çıkar.

Oysa bunları 150 sene önce Karl Marx, sürüyle teoriyle anlatmış. Yukarıda anlattığım şeyi, “yedek emek ordusu” kavramıyla zaten açıklamış.

Muhtemelen çoğunuz bunları biliyorsunuz, değil mi?

Biraz da rakamlardan bahsedelim. Şu krizi de geçelim; dünyada işsizlik ve sefalet artıyor.

“Artı değer” denen şey, çalışanın cebinden kapitaliste giden paradır. Bu yüzden, zenginle (kapitalist) fakir (emekçi) arasındaki uçurum sürekli olarak artacaktır; tarih boyunca bu böyle olmuştur. Son 10 yılda, işsizlik %25 arttı. Krizin de etkisiyle bu rakam %30′ları rahatlıkla geçecek.

İşsizlik de bir yana, çalışanlar çok iyi durumda mı sanki?

ILO verilerine göre, dünyada 1.5 milyar insan, günde 2 dolardan az parayla geçinmek zorunda. Bunların ise üçte birinden fazlası, günde 1 dolardan azına talim ediyor.

Sonraki yazımda insanların bu sisteme neden baş kaldırmadıklarına cevap aramaya çalışacağım.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

123456