Özgür Uçkan gibi uzmanlar ve 5posta gibi konuyu yakından takip eden blog yazarları varken, aslında internet sansüründen bahsetmeyi anlamsız buluyorum. Zira maalesef çok yakından izleyebildiğim bir konu değil.
Lakin, uzun yıllar özgür yazılım konusunda “militan” tavırlara sahip biri olarak, doğal sansür gibi konuları da takip etmek zorunda kalıyorum. Özellikle, EFF gibi oluşum ya da Richard Stallman gibi kişiler bu konuda son derece duyarlılar.
ABD, popüler kültürün motoru olduğundan ve sinema, müzik “endüstrisi” nin lideri olduğundan, doğal olarak ülkedeki çokuluslu şirketlerin hükümet (ve devlet) üzerinde büyük etkinliği var. Bu şirketler, sadece büyük cirolar döndürmelerinden değil, ABD’nin kültür emperyalizmi politikasının da bir parçası olduklarından, güzelce korunup kollanıyorlar. Diğer, belki de en önemli rolleri ise, öncelikle ABD, ikincil olarak da dünya insanlarının gözünü boyayacak dezenformasyon politikaları devletle elele sürdürmek.
Bildiğiniz üzere, Obama’nın kampanyasının destekçilerinden biri de Google’dı. Başından beri, zenci bir başkan adayının, ABD derin devleti tarafından ustaca planlanmış bir PR çabası olduğunu düşünüyorum. Nitekim, Sarah Palin gibi fiyaskolara rağmen, demokratlar seçimi önemli bir farkla kazanmadılar.
Türkiye’den ABD’ye bakan “entel” kesim, cumhuriyetçileri “gerikafalı ve şiddet yanlısı redneckler” olarak görürken, demokratların ilerici, barış yanlısı ve özgürlük sevdalısı filan olduğunu sanıyorlar ki, durum kesinlikle böyle değil.
ABD’de çok ses getiren bir yasa tasarısı, kısaca COICA olarak bilinen “Combating Online Infringement and Counterfeits Act”, birsüre rafa kalkmıştı. Ancak bugünlerde tekrar hortluyor. COICA’yı hazırlayan senatör, Patrick Leahy adında bir “demokrat”! Enteresan şekilde, onu durduran, yine bir demokrat olan Ron Wyden. (Neden başkanlık sistemi gelsin diyorsanız, bu da bir neden. Aynı partiden iki kişi, kritik bir oylamada birbirinin önünü kesebiliyor. Al sana parti içi demokrasi!)
İşin içinde büyük ölçüde MPAA parmağı olduğunu hissettiren yeni tasarı ise, “The Preventing Real Online Threats of Economic Creativity and Theft of Intellectual Property Act”. “Halk arasında” PROTECT IP olarak anılıyor (haklı olarak). Yasa tasarısına göre, “ekonomik yaratcılığa zarar veren” ya da “entelektül mülkiyeti hiçe sayan” girişimler durdurulacak. Elbette, lafzı yorumuyla kanunlara gayet uygun görünen bu girişim, bugün Türkiye’ de tartıştığımız uygulamalara çok benzer bazı protokollerin uygulanabilmesini mümkün kılıyor. Örneğin, savcı, “şüphelendiğinde” bile, sadece servis sağlayacılara değil, Google gibi arama motorlarına bile emir vererek sitenin faaliyetlerinin durdurulmasını ve arama motorlarından “tüm siteye” giden linklerin kaldırılmasını istiyor. Yani, blogspot’da kitap paylaşan biri yüzünden, tüm blogspot’un “engellenmesi” mümkün hale geliyor! (İlk defa, “muasır medeniyetlerin” bizden önce düşünemediği birşeyi yapmış olmanın haksız gururunu taşıyabilir bazıları!)
Üstelik bu sitelerin ABD’de olması da gerekmiyor (ah, biz bunu da daha önce düşünüp yaptık zaten!)
Bunların yapılabilmesi için, sitenin “suçlu bulunması” gerekmiyor. Savcının kıllanması yeterli. Savcının muhatabı ise sadece ISP’ler değil; bu sefer DNS sistemine ve arama motorlarına da müdahale var. Bush zamanında, TLD’lerin ABD’de kalmasına gelen eleştiriler ve ABD’nin bu konuda direngen olması, bunun demokrat ya da cumhuriyetçi parti ile değil, ABD devletiyle ilgili bir mesele olduğunun kanıtı olarak değerlendirilebilir. Daha da beteri, Homeland Security, MPAA ve RIAA isteğiyle, “uluslararası / uluslarüstü olması beklenen” DNS sistemini de aşarak, bazı domainleri sahiplerinin elinden almış durumda! (Ayrıntısı burada: http://www.techdirt.com/articles/20101128/15302012021/who-needs-coica-when-homeland-security-gets-to-seize-domain-names.shtml )
Elbette kaygıları sadece ekonomik kaynaklıymış gibi görmemek lazım. Wikileaks hadisesiyle ipliği pazara çıkan devletler, bir süredir kafalarına göre takılamamanın sıkıntısı içindeler. Buradan Türk internet kullanıcılarının da çıkarması gereken bir ders var; sansür, özgürlük vs gibi konular, hükümetlerden çok devletin, bizler bunun bir devlet sorunu olduğunu idrak edip harekete geçmedikçe, “kafayapısıyla” ilgili bir sorun. Siyasetin ne olduğunu hiç anlamayan yurdum insanı hala siyasetçinin “niyetiyle” birşeylerin düzelebileceğini sanmaya devam etsin; durum ABD’de de, ya da bazı AB ülkelerinde de bizden çok farklı değil.
Belki Türk medyasını takip ederek dünyadan haberimizin olması mümkün olmadığından, belki de dünya ve kavramsal meseleler bizi hiç alakadar etmediğinden, dünyada yoğun bir sansür ve hak gaspı dalgası olduğunun farkında değiliz.
Ben dünyadaki herşeyin Illuminati tarzı ezoterik örgütlerin başındaki karanlık adamlar tarafından yönetildiğini ileri süren komplo teorilerine prim vermiyorum. Ama birbirinden çoğu zaman bağımsız, kimisi çok da global etkilere sahip olmayan olaylar (kendi başlarına) biraraya geldiklerinde “zeitgeist” ı oluşturuyorlar. Örneğin, 9/11 olaylarından sonra başlayan ve ABD – İngiltere’yle birlikte bir miktar diğer AB ülkelerine de sirayet eden sansür ve devletin kontrolünü daha fazla hissettirme çabaları, etkisini artırarak yükselmeye devam ediyor.
Türkiye’ deki sansür dalgası, hem Türk devletinin (ve halkının) otoriter yapısından kaynaklanıyor, hem de dünyanın şu andaki “ruhuna” aykırı değil. Nitekim, AKP’nin “kara koyun” olduğu zamanlarda söylediği birşey vardı: “dünya demokrasiden saparken, biz demokratikleşiyoruz”. Cidden de, kısa bir süre de olsa, bu doğruydu. AKP’nin de “devletçileşmesiyle” bu durum ortadan kalktı; kalkmasıyla birlikte, demokrat Türklerin daima başına bela olan devlet anlayışına bir de “AKP’nin hassasiyetleri” eklendi. Aslında burada “AKP’nin hassasiyetleri”, doğurduğu sonuçlar bakımından, “CHP’nin hassasiyetlerinden” ya da “MHP’nin hassasiyetlerinden” hiç de farklı değil. Kimi Atatürk, kimi Hz Muhammed, kimi de Abdullah Öcalan diyerek, sıklıkla site kapattırmak için girişimde bulunmuş, mimli partiler bunlar. Nitekim, sansür yasalarının bu 3 partinin, birbirlerine övgüler düzdükleri bir ortamda, oybirliğiyle geçirildiklerini unutmamak gerekiyor.
Öncelikle sansürün nedenlerini anlamak lazım: ana akım medyada, uzun süredir sansür problemi yokmuş gibi görünüyor; en azından dünyada gözüken durum bu. Ancak, bugün pekçok medya kuruluşu “devlet kıyaklarıyla” ayakta durabilmekte. Bunun doğal sonucu da, medyanın uzun süredir parayla terbiye edilen, uslu çocuk rolünü oynaması. Nitekim, son yıllarda, Wikileaks bombalarına azıcık bile yakın hiçbir bomba gelmedi ana akım medyadan – tekrar söylüyorum, bu bize has değil, dünya genelinde bir sorun. Burada, devletler adına cansıkıcı bir gelişme var: Klasik medyalar çöküyor ve nasıl kontrol edeceklerini bilmedikleri, üstelik ne kadar kontrol edebileceklerinden de emin olamadıkları internet yükseliyor. Ana akım medyanın internet özgürlüklerine tüm dünyada kulak tıkıyor, hatta interneti kötülüklerin anası olarak lanse ediyor olmasının temel nedeni, gelecekleri olmadıklarının farkında olmaları. Bu konu bizde çok tartışılıyor olmasa da, The Simpsons’ a girecek kadar popüler bir konu (Bir gazete adı duyduğunda, Homer Simpson’ ın babası, “benim kadar bile yaşamayacak” diyor, ki bu büyük ihtimalle doğru). Böylece devletler, hem ana akım medyayı internete karşı kışkırtıp özellikle yaşlı nüfusunu internetin “güvenilmez ve pislikle dolu” olduğuna inandırıyor, hem de ana akım medya üzerinden kendi dezenformasyon kampanyalarını yürütüyor. Geçmişte devletlerin temel korkusu, genelde illegal pisliklerinin ortaya çıkmasından ibaretti (neredeyse tüm organlarının “örtülü ödeneğe” sahip olduğu, en organize ve büyük bir suç örgütünden bahsediyoruz!) ancak bugün durum biraz daha ciddi: ekonomik sorunlar, çevre felaketleri, salgın hastalıklar gibi bir dizi çok önemli sorun var. Ekonomi bozuldukça, özellikle refaha alışmış batı ülkelerinde ciddi huzursuzluklar baş gösteriyor. “Para olduğu” zamanlarda, zenginliğin daha fazla bir kısmını halka dağıtarak toplumsal patlamaları dizginlemek mümkün olabiliyordu; ama durum giderek daha ümitsizleşiyor: Çin gibi kalabalık ve işgücü maliyetinin ucuz olduğu ülkelerin dünya ekonomisine entegre olarak batıdaki mavi yakalıları kaçınılmaz olarak işsizliğe itmesi, kapitalizmin kolluk kuvveti olmaktan gayrı işlevleri kalmayan devletlerin sosyal politikaları iyiden iyiye budamaları, boyutları hala halktan saklanan kıtlığın gıda fiyatlarını yükseltmesi, petrol fiyatlarının artması gibi sorunların “haber değer olmaması” hiç de sürpriz değil. Yine ana akım medya üzerinden, özellikle batılı devletler yoğun bir korku politikası uyguluyorlar (terörizm gibi). Şu an, halkı kendi yarattıkları öcülerle, “daha büyük şeylerden korkmalarını sağlayarak” kontrol altında tutmak mümkün olabiliyor. Öte yandan, internet gibi özgür haber (ve örgütlenme) alanlarının olması, bu yalanın sonsuza dek yeniden üretilerek sürdürülmesi önündeki en büyük engel.
Ben Facebook, Twitter gibi “sosyal medya” sitelerinin de ABD devleti tarafından desteklenerek, interneti hiç olmazsa daha magazinleştirilmiş bir kaynak haline getirerek pasifleştirme çabası gösterdiklerini düşünüyorum. Bu siteler, internetin “ana akım medyası”. Nitekim, gerek Facebook, gerekse Twitter üzerinde bolca sansür uygulandığını da geçmişte örnekleriyle gördük. Internetin ilk yıllarındaki mobil, meraklı ve çok siteye dallanmış kullanıcı profilini merkezileştirilmiş, “kontrollü” ve az sayıda siteye kaydırmak bir devlet politikası olabilir (kesin öyledir demek istemiyorum; ama bu fikrin hepten atlanmış olduğuna da inanmıyorum). Hal böyle olunca, aynı günümüzde ana akım medyadan beslenen insanlarda olduğu gibi, internet kullanıcısı, bulunduğu ama giderek izole olmaya başladığı ekosisteme yabancılaşmaya başlıyor (Türkiye’de kapatılan 60.000 siteden, çok ünlü porno siteleri hariç, kaçının farkındayız?)
Yine de ümitsiz olmamak gerek – birileri yine sistemde açıklar ve arka kapılar bulacaktır; ancak bunların sayısı oldukça az olacağından, belli bir süre sonra sansüre karşı koyabilecek kalabalıklara ulaşabilmek hayal olabilir. Dünyada, özellikle büyük ekonomik krizleri takiben, önemli sosyal patlamalar olduğunu ve bu sayede de devletler tarafından boğazımıza takılan tasmaların gevşetildiğini hatırlayalım. 3 milyonluk resmi işsizlik rakamına rağmen, Türkiye’de AKP döneminde yaşanan sessizliğin önemli bir nedeni de, uygulanan genişleyici para politikaları. Buna rağmen, çoğu zaman yanlış fikirler ve sloganlarla, yanlış kişilerin peşine takılarak da olsa, ciddi bir kitle tekrar sokaklara çıkmaya başladı ki, 12 Eylül darbesinin ardından, bu çok ümit verici bir gelişme. Belki çok fazla idealizm ve doğruluk beklemek de yanlış; nitekim 1968 olaylarının patladığı nokta, Fransa’da kız ve erkek öğrencilerin aynı yurtlarda kalmasının yasaklanmasından ibaretti!
Çoğu insan çatışmalarda ideolojik ve dini faktörleri çok öne çıkarsa da, ben ekonomik nedenleri daima birinci neden olarak görürüm. Özellikle tarihsel olarak baktığımızda, ideolojik ve dini nedenler, toprak edinme ve koruma kaygısıyla asker toplamak gibi faaliyetlere hizmet etmiştir. Günümüzde engizisyon döneminden bahsediyoruz ve bunu safi yobazlığa bağlıyoruz: Müslümanlardan korkan, bu yüzden de “ilahi nedenlerle” papalığı kurumsal bir baskı mekanizması haline getiren Pepin olmasa, engizisyon dönemi yaşanmaz ve bugün dünya aşırı
derecede farklı olurdu.
Günümüzde de durum farklı değildir: Pepin’den yaklaşık 1300 yıl sonra, Türkiye’de de iki sınıfın çıkar kavgası, bir laiklik-şeriat-özgürlük kavgasıymış gibi gösteriliyor.
Muhafazakarlık ve yobazlık elbette farklı şeyler. Şunu öncelikli olarak ortaya koymak gerek: ticaret, muhafazakarlığa dayanmak zorundadır. Her ne kadar, sanayi devrimiyle palazlanan ve üretimin değişmez, vazgeçilmez parçası haline gelen teknoloji, statüko ve muhafazarlığa karşıtmış gibi görünse de, değildir. Bilim kendi içinde felsefi olarak dogmaları reddetse de, teknoloji pragmatist ve pratiktir. Bu sorunlarla ilgilenmez. Ticaret hayatı da değişimle ilgilenmez, daha da ötesi değişimi sevmez. Bunun detayına girmek mümkün değil zira ana konumuz bu değil. Ama şunu söylemek yeterli: yatırımcı, işadamı veri piyasa, siyasi ve ekonomik şartlara göre üretim ve yatırım kararlarını alır. Dalgalı denizde elindeki tepsideki çayı dökmemek zordur yani.
Şimdi gelelim Türkiye’deki duruma.
Şunu artık açıkça ve cesurca söylemek gerek: bu ülkede, iki güç, interneti sıkıştırıp kendi kontrolüne almak istiyor. Bunlardan biri, elbette ki devlet. Yeni kurulan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı eliyle, 5651 nolu faşist yasa keyfi şekilde uygulanıyor. Öyle ki, artık sansüre uğrayan siteler için mahkeme kararı koymaya bile üşeniyorlar. Internet konusunda sözüne güvendiğim nadir insanlardan olan Özgür Uçkan ve Yurtsan Atakan da ortak birşey söylüyor: Türkiye Bilişim Vakfı ve Türkiye Bilişim Derneği bu gelişmelere gıkını dahi çıkarmadı. Çünkü üyeleri devlet ihalesi alamamaktan çekinirler. Bu kadar basit.
Burada şaşılası birşey yok; Türkiye’de sansür, tarihi boyunca ve kesintisiz olarak bir devlet geleneği olmuştur.
Nitekim, sansür yasaları çıkarken, zamanın ana muhalefet lideri Baykal, bu yasalara takır takır onay vermiştir. Çünkü bir kere siyasi partiler, Türkiye’deki en anti demokratik bünyelerin başında gelir. Üstelik bu sansür, “herkesin işine yarayacaktır”; zira hem hükümetlere, hem de MHP ve CHP gibi partilerin asıl hizmet ettiği kitleye – bürokrasiye – hizmet eder. “Devletin bekası” adı altında gevelenen şey, bürokrasinin çıkarlarıdır.
İkinci kitle ise daha yeni ve benim daha ilgimi çekiyor. İlgimi çekiyor olmasının nedeni, bu adamlarla her allahın günü karşılaşıyor olmam.
Bunlar, bilhassa Doğan medya çalışanları (hepsi değil tabi). Elbette sadece Doğan değil. Başka gruplardan adamlar da var. Hatta, gruplardan koparak tek başına ilerleyenler de var. Hepsinin ortak özelliği, interneti iyi takip etmeleri ve “diğer medya” ile ilişkileri olması.
Bir diğer ortak yönleri ise, Twitter ve FriendFeed’e yüksek takipçi sayılarına ulaşmaları. Bunu başlarda önüne gelen herkese üye olup, o kişiler de kendilerine takipçi olduktan sonra üye sayılarını azaltarak yapıyorlar. Listelerine baktığınızda, binleri aşan takipçi sayısına rağmen, 30-40 kişiyi takip ettiklerini görüyorsunuz. Ki bunların çoğu, medyada ya da internette al gülüm-ver gülüm ilişkisinde oldukları insanlar. Özellikle provokatif, genelde seks gibi “nötr” içerikli feedler açıyorlar. Bunların son İsrail olayında sapır sapır dökülüp olayları adeta görmezden geldiklerini, hiç yorum yapmadıklarını, yapanların ise “hırsızın hiç mi suçu yok!” tavrında olduklarını gördük.
Bu adamlar (ve kadınlar), Türkiye’de internetin önündeki en büyük tehdit. Çünkü amaçları, ana akım medyanın siyasi ve ekonomik gücünü kullanarak, onlara internette de tekel olma gücü vaad etmek!
Kısa birsüre önce, ABD’deki bazı gelişmeler üzerinde yazdığım “SOSYAL MEDYA VE İKTİDAR SAVAŞLARI: BİG BROTHER ORADA BİRYERDE!” yazısında, ana akım medyanın bu piyasada lider olabilmek için, “arama tabanlı klasik internet kullanımı kalıbını yıkması gerektiğini” söylemiştim. Zira, bu kültür, ana akım medyaya hem yabancı, hem de tekelleşmeye uygun olmayan bir kültür.
Peki Türkiye’de Google servislerinin engellemesi, ana akım medyanın bir stratejisi midir?
Bir üstteki paragraftaki şeyi düşündüklerini sanmıyorum; çünkü Türkiye’de öyle kapsamlı bir internet kullanımı oturmuş değil. Ancak ben Youtube engelinin “vergi almak” dışında, çok daha stratejik olduğunu düşünüyorum (nitekim Youtube birkaç kez kapanmış, ama son kapandığında “1 haftaya kalmaz açılır” diyenlere bu sefer açılmaz demiştim) Bunun bence en temel nedeni, IP TV’ye, ya da Tivibu gibi girişimlere rakip olacak Youtube’u, ve ileride gerçekleşecek Google TV gibi projeleri bertaraf etmek ve tabii yurtdışı bant genişliğini artırmak üzere yatırım yapmaktan kaçmaktır. (Youtube kapatıldığında, yurtdışı trafiğin dörtte biri bu siteden kaynaklanmaktaydı!)
Google’ın hedef alınması, aynı zamanda internet kullanıcısının ne tepki vereceğini görmeyi de amaçlıyor olmalı. Çünkü bu, hiçbir hukuki, ekonomik, hatta mantıki dayanağı olamayacak, tamamen aptalca bir karar. Zaten, hukuki gerekçeyi açıklamak zahmetine de girmiyorlar. Sonrasında, ana akım medyayı tehdit eden her türlü web girişimi, çok daha rahat, mahkeme bile olmadan kapatılabilecek. Test edilen budur.
Nitekim, olayın üstünden çok kısa birsüre geçmiş olmasına rağmen, ortaya koyulan tepkiler hiç de ümit verici değil.
Netdaş gibi bir-iki “saygın” hareket dışında, hiçkimse sesini yükseltmiyor.
Sesini yükseltmeyenler arasında, potansiyel ISP ve ana akım medyaya hizmet veren / verebilecek dijital ajanslar da var.
Dijital ajanslar, daha sınavın başında sınıfta kaldılar. Ama bu aymazlığa devam ederlerse, birkaç sene sonra ağlayarak yok olacaklar. Hitler, uzun bıçaklar gecesinde, birkaç saat içinde kendisiyle işbirliği yapan subayları öldürtmüş ve yerlerine kendi adamlarını geçirmişti. Bu olay da farklı olmayacaktır.
Türkiye’de bu işe ciddi anlamda tepki gösterecek örgütlü bir kuruluş yoktur. Netdaş gibi hareketler küçüktür; Türkiye Bilişim Vakfı gibi STK’lar ise çoktan hükümetin / ana akım medyanın dümen suyuna girmiştir. Korsan Partisi gibi uluslararası girişimlerle entegrasyon sağlanamamış, bu konuda bir ciddiyetsizlik yaşanmıştır.
Sansürlenen IP ve adresler şunlar:
74.125.127.100, 74.125.45.100, 74.125.67.100, 74.125.39.101, 74.125.39.102, 74.125.39.113, 74.125.39.138, 74.125.43.100, 74.125.43.101, 74.125.43.102, 74.125.43.113, 74.125.43.138, 74.125.43.139, 209.85.135.102, 209.85.135.113, 209.85.135.139, 209.85.135.100, 209.85.135.101, 209.85.135.138, 74.125.39.100, 209.85.229.101, 209.85.229.100, 209.85.229.102
http://code.google.com http://pages.google.com http://video.google.com http://translate.google.com.tr http://docs.google.com http://sites.google.com http://books.google.com http://chrome.google.com http://sketchup.google.com http://froogle.google.com http://labs.google.com http://mars.google.com http://moon.google.com http://notebook.google.com http://toolbar.google.com http://browsersync.google.com http://catalog.google.com http://codesearch.google.com http://dir.google.com http://earth.google.com http://groups.google.com.tr http://shopping.google.com http://sky.google.com http://support.google.com http://tools.google.com http://wap.google.com http://answers.google.com http://google-analystics.com
Sanırım 2007 senesiydi. O zamanlar, internet sansürü yasası yeni yeni pişiriliyordu. Ancak son derece muallakta kalan bazı maddelerden dolayı niyeti anlamam güç olmadı ve sansüre karşı imza kampanyası başlattım.

O zaman sosyal medya Türkiye’de yaygın kullanılmıyordu ve Internette tanıdığım insanlar, bloguma devamlı yorum bırakan birkaç sadık okurdan ibaretti. Bunun dışında, elimizde PDF olarak ayda ortalama 10.000 civarında indirilen bir bilgisayar dergisi, Pozitif PC vardı. Yayını durdurmuş olsa bile, yaklaşık 500 kadar son derece sadık okur vardı. Buna rağmen biraz da disorganize şekilde düzenlediğim imza kampanyasına katılım birkaç yüzü dahi bulmadı. Gelen yorumların yarısı gibi bir kısmı sansürü destekliyordu.
Ne hissederdiniz?
Ben, yıllardır, sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada, insanlığın toplu bir Stockholm sendromu yaşadığını düşünüyorum. İnsanlık, toplu halde tecavüzcüsüne aşık olmuş durumda. Tecavüzcü değişiyor; kah bir şirket, kah bir marka, kah devlet oluyor. Ama insanların güce tapma, tecavüzcüsüne boyun eğme, daha da kötüsü alçaklığı, bağnazlığı, köleliği savunma kalıbı değişmiyor.
Ne yazık ki, ben son üç senede, buna benzer en az 3 yazı yazdım.
İlki bahsettiğim imza kampanyası. Daha sonra blogspot kapatıldı ve imkanlarımı zorlayarak, 24 saat içinde idareten bir WordPress MU altyapısı kurarak 8-10 blogu burada barındırmaya başladım. O zaman da, bu son değil, son olmayacak demiştim.
Yine en az 3 sene önce, birgün Google da sansürlenebilir demiştim.
“Ne kadar zekiyim, işte yine haklı çıktım” demeye getirmiyorum. İnsanlık tarihine birazık göz gezdiren biri, köleliğin, işkencenin, sansürün sinsi sinsi değil, gümbür gümbür geldiğini görecektir.
Biraz önce, FriendFeed’de gördüğüm insanların çoğu işin ciddiyetinden uzak haldır huldur DNS arıyordu.
Hemen “müjdeyi” vereyim: Sansürcüler eskisi kadar aptal değiller. Artık IP bazlı sansür koyacaklar. Yani DNS değişikliği artık yeterli olmayacak. Hayır; aslında aptal değillerdi. Benim, sizin, sansürden yana olanların ne kadar aptal olduğunu görmek istediler.
İnsanların bu aptallığı, aymazlığı, otoriteye tapınıp kendilerine uzatılan bıçağa boynunu dayama hali hala devam ediyor.
Matrix’teki metaforları anlamamış olabilirsiniz. İşte oradaki mekanizmalar, sizi batarya, tüketilip atılacak bir enerji hücresi gibi kullanıp sömürüyorlar. Siz, gördüğünüz rüyalarla, cicili iPad, dokunmatik telefonlarınız, çöp yığınlarını giderek büyüten değersiz ve hızla değişen oyuncaklarınızla, sadece delicesine tatmin olmaya çalışıyor, tüketiyor ve sistemi o enerjinizle besliyorsunuz.
Aslında sansürcü olan sizsiniz. Özgürlük, insanlıkla ilgili bir kavramdır. İradenin, şuurun olmadığı yerde özgürlük ya da kölelikten bahsedemeyiz.
Önümüzdeki günlerde bu sansür daha da artacak ve sizler, ister internette, ister televizyonda, ister gazetelerde olsun, birtakım kanaat önderlerinin ağzının içine bakacak ve sanki özgür bireylermişsiniz gibi, “adam haklı” diyeceksiniz. Çünkü siz şimdiye kadar bir karar almanın vicdanı ve akli sorumluluğunu yüklenmemek için, o işi başkalarına teslim ettiniz.
Bu artık o kadar kanıksanmıtır ki, Avrupa yüzyıllardır halk ayaklanmaları ile titrerken Türkiye’de tek bir halk destekli toplumsal hareket, devrim olmamıştır.
Oysa beğenmediğiniz Yunanistan, AB’nin en cahil, en fakir, en eğitimsiz, en tembel ülkesi Yunanistan, burada adi vakadan sayılan bir olay yüzünden aylardır direniyor, yaşlı kadınlar bile balkondan polise saksı atıyor.
Türkiye’de beyin göçünün sadece maddi nedenlerden kaynaklandığını mı düşünüyorsunuz yoksa? Hangi aklı başında, vicdan sahibi insan bu kadar haksızlık, adaletsizlik, yolsuzluk dolu bir ülkede mutlu olabilir?
2 gündür, ABD’deki medya sektörü ile ilgili rakamları araştırıyorum. Magazine Publishers of America, The Association of American Publishers, Newspaper Association of America gibi yayıncı örgütlerinin araştırmaları bile, gerek tiraj, gerekse reklam gelirlerinin radikal biçimde düştüğünü gösteriyor. Konuyla ilgili bir sunum hazırlıyorum; ancak tencere ocakta olduğundan birkaç çarpıcı rakam vereyim: 
- Radyo dinleyicileri 2005 yılında son 27 yılın en düşük seviyesine ulaşmış.
- Yerel radyoculuk 1975 – 2005 arasında %30 azalmış.
- İlk 4 radyo istasyonu dinleyicilerin yarısına, ilk 10 ise üçte ikisine sahip.
-2000′den bu yana dergi satışları sürekli düşüyor. Asıl kara tablo, bayi satışlarında: Bayi satışları, son 40 yıl ortalamasının neredeyse yarısı.
-Dergilerin reklam gelirlerinde 2008′e göre ciddi düşüş var. 12 alanın 9′unda gelirler düşmüş. Sadece üçünde artış var; bu da kısmen küçüklerin piyasadan çekilmesi ile ilgili…
- Gazete reklam gelirlerinde 2005′den bu yana düşüş var. Oysa 1950′den bu yana, reklam gelirleri asla 3 yıl arka arkaya düşmemiş.
-Gazete tirajları 1994′den bu yana her yıl düşmüş.
Internet reklam paylarının ve internet haber kaynaklarının yükselişte olduğunu söylememe gerek yok. Bu mecra, büyük bir hızla büyümeye devam ediyor.
Ama burada bir dizi sorun var: büyüme, tam istenen tarzda bir büyüme değil. Internet de, maalesef ana akım medya gibi tekelleşerek büyüyor. Şu sıralar sitesine ulaşamadığım Jupiter Media Metrix’e göre, bir ABD vatandaşının internette harcadığı zamanın %60′ı, 1999 Martında 110 şirket tarafından paylaşılmaktaydı. Bu rakam, Mart 2001′de ise 14′e inmiş!
Aradan 10 yıl geçti; şimdi nerede olduğumuzu tahmin edin!
Maalesef, bloglar gibi küçük girişimler, kendilerini çok ucuza ana akım medyaya sattılar, ya da satıyorlar. Bahsettiğimiz rakamlar genelde çok küçük. Hatta, sadece adı bir gazetede görünsün diye, tonlarca içeriği ana akım medya sitelerine “bağışlayan” kişisel yayıncılar var. Bu insanlar, güce öylesine tapıyorlar ki, bir avuç blog yazarının biraraya gelmesi ile kurabilecekleri şebekenin, ana akım medyanın internette kurduğu kötü ve teknolojik olarak geri siteleri tepetaklak edebileceklerinin farkında bile değiller!
İşin kötüsü, küçük girişimciler geç kaldıkça, rekabet şanslarını da yitiriyorlar: özellikle video ya da televizyon yayıncılığı tarzı yayın yapan internet siteleri kurmak belli bir sermaye birikimi gerektiriyor. Günümüzde başarıya giden yol en azından bir miktar görsel ve video üretebilmekten geçiyor. Oysa küçük girişmcilerin ya da bireylerin tek başlarına bu şansları yok. Olsa bile, üretilebilecek içerik çok fazla olmayacaktır.
O yüzden, özellikle etkili blog yazarlarının ihtiyaçları olmasa bile para kazanma fikirlerini hızlıca harekete geçirerek bu modelleri duyurmaları gerekiyor. Yoksa önümüzdeki yıllarda, Google’ın “küçük” bir politika değişikliği ile küçük yayıncılar pekala safdışı bırakılabilirler. (Bu mümkün değil demeyin. Eğer Bing mali açıdan kapanmak ya da satılmak durumunda kalırsa, Google tekeli perçinlenir ve artık daha da rahat hareket etmeye başlarlar.)