GOOGLE, CAFFEİNE İLE WEBE DARBE YAPTI!

medya | Etiketler:, , , — 20 Eylül 2010

SEO’cu tayfası muhakkak ki, Google’ın yeni indeskleme algoritması olan Caffeine hakkında birsürü şey yazıyorlardır. Okumuyorum; zira şu an için fazla bir açıklama yok. Yazılanlardan denk geldiğim birkaç tanesi, tahmin ettiğim üzere, afaki çıkarımlar üstüne kurulu.
caffeine 300x130 resmi Google, Caffeine ile webe darbe yaptı! yazısı medya  kategorisinde
Ancak, Google’ın resmi blogundaki açıklama, oldukça düşündürücü: İşte, Caffeine’in sürekli güncellenen içeriğe prim vereceğinin ifadesi:

“With Caffeine, we analyze the web in small portions and update our search index on a continuous basis, globally. As we find new pages, or new information on existing pages, we can add these straight to the index. That means you can find fresher information than ever before—no matter when or where it was published.”

Bu paragraf bile, aslında çok ciddi bir paradigma değişimine işaret ediyor: Google, tarihi boyunca daima, “kaliteli içerik üretin”, “Ne kadar çok yazdığınız önemli değil, eğer çalıp çırpıyorsanız, özgün değilseniz, puanınızı kırarız” dedi. Oysa size alıntıladığım paragrafta, özgünlük, içerik, kalite gibi hiçbir konuya vurgu yok. Hatta bahsedilmiyor bile!

Caffeine ile gelen bu değişimin, web kültürü ve yapısı üstünde kökten bir değişim yaratacağını kestirmek güç değil. Geçmişte, küçük girişimciler, mesela blog yazarları, kaliteli ve özgün içerik sayesinde medya devlerine kafa tutabildiler. Bir avuç girişimci ile kurulan portallar ya da niche siteler, hatta haber siteleri, ana akım medyayı internette mağlup etmeyi başardı. Aslında web, herhalde dünyadaki en ciddi demokrasi deneyiydi!

Google’ın bu adımını salt teknik bir karar olarak algılamak yanlış olur. Senelerdir, eğer IT şirketleri arasında bir “şeytan” olacaksa, bunun ancak Google olabileceğini söylüyordum. Çünkü elinde hem istatistik, hem özel bilgiler, hem reklam kanalı, hem Internet TV kanalı, hem cep telefonu işletim sistemi olan başka hiçbir şirket yok.(Google Maps’i de es geçmeyelim) Aslında, yaygın kanının aksine, elindeki tek güçlü ürün Windows olan Microsoft, bu alandaki en etkisiz aktör.

Caffeine ve onunla birlikte gelen bu çok açık “fikir değişikliği”, yıllardır tadını çıkardığımız bireysel yayıncılık devriminin çanına ot tıkayabilir. Zira artık Google, hızlı ve bol içerik üretene prim verecek. Bunun medya devleri için ne büyük bir fırsat olduğunu görebiliyor musunuz?

Murdoch’ ın Google’ a sert çıkışı, aslında ana akım medyanın, Google ile beraber web’i yeniden şekillendirme planlarının doğum sancısı olabilir mi?

Neden olmasın? Google, Internet’i yönlendiren en büyük ve aslında belki de tek kurumsal güç (Facebookda büyük bir güç, ama belli bir medya planı yok, Bing ve Yahoo etkisiz ve fazla kulvarda mücadele edemiyorlar). Ancak, Google, hala “gerçek dünyanın” medya devleri kadar büyük bir güç değil. Milyonlarca insanı belli bir noktaya -sinemaya örneğin- toplayamıyor, internet birçok alanda hala ana akım medyadan besleniyor ve trend belirleyemiyor (örneğin moda). Google, örneğin Murdoch ile ortaklığa gitse, ellerine geçirecekleri gücü tahayyül etmek bile ürkütücü. Bunu yapacak imkanları da fazlasıyla mevcut.

Bu belki yarın olmayacak ama internetin de artık “sahiplenip parsellendiğini” görmek lazım. Yıllardır, “dağılmak yerine birleşerek büyük siteler ve bloglar açın, yoksa silinip gidersiniz” diyorum; herhalde bu gelişmelerden sonra herkes biraz daha organize hareket etmek isteyecektir. Umarım…

INTERNET, ANA AKIM MEDYA VE TEKELLEŞME

medya | Etiketler:, — 17 Mayıs 2010

2 gündür, ABD’deki medya sektörü ile ilgili rakamları araştırıyorum. Magazine Publishers of America, The Association of American Publishers, Newspaper Association of America gibi yayıncı örgütlerinin araştırmaları bile, gerek tiraj, gerekse reklam gelirlerinin radikal biçimde düştüğünü gösteriyor. Konuyla ilgili bir sunum hazırlıyorum; ancak tencere ocakta olduğundan birkaç çarpıcı rakam vereyim: monopoly 300x276 resmi Internet, Ana akım Medya ve Tekelleşme yazısı medya  kategorisinde

- Radyo dinleyicileri 2005 yılında son 27 yılın en düşük seviyesine ulaşmış.

- Yerel radyoculuk 1975 – 2005 arasında %30 azalmış.

- İlk 4 radyo istasyonu dinleyicilerin yarısına, ilk 10 ise üçte ikisine sahip.

-2000′den bu yana dergi satışları sürekli düşüyor. Asıl kara tablo, bayi satışlarında: Bayi satışları, son 40 yıl ortalamasının neredeyse yarısı.

-Dergilerin reklam gelirlerinde 2008′e göre ciddi düşüş var. 12 alanın 9′unda gelirler düşmüş. Sadece üçünde artış var; bu da kısmen küçüklerin piyasadan çekilmesi ile ilgili…

- Gazete reklam gelirlerinde 2005′den bu yana düşüş var. Oysa 1950′den bu yana, reklam gelirleri asla 3 yıl arka arkaya düşmemiş.

-Gazete tirajları 1994′den bu yana her yıl düşmüş.

Internet reklam paylarının ve internet haber kaynaklarının yükselişte olduğunu söylememe gerek yok. Bu mecra, büyük bir hızla büyümeye devam ediyor.

Ama burada bir dizi sorun var: büyüme, tam istenen tarzda bir büyüme değil. Internet de, maalesef ana akım medya gibi tekelleşerek büyüyor. Şu sıralar sitesine ulaşamadığım Jupiter Media Metrix’e göre, bir ABD vatandaşının internette harcadığı zamanın %60′ı, 1999 Martında 110 şirket tarafından paylaşılmaktaydı. Bu rakam, Mart 2001′de ise 14′e inmiş!

Aradan 10 yıl geçti; şimdi nerede olduğumuzu tahmin edin!

Maalesef, bloglar gibi küçük girişimler, kendilerini çok ucuza ana akım medyaya sattılar, ya da satıyorlar. Bahsettiğimiz rakamlar genelde çok küçük. Hatta, sadece adı bir gazetede görünsün diye, tonlarca içeriği ana akım medya sitelerine “bağışlayan” kişisel yayıncılar var. Bu insanlar, güce öylesine tapıyorlar ki, bir avuç blog yazarının biraraya gelmesi ile kurabilecekleri şebekenin, ana akım medyanın internette kurduğu kötü ve teknolojik olarak geri siteleri tepetaklak edebileceklerinin farkında bile değiller!

İşin kötüsü, küçük girişimciler geç kaldıkça, rekabet şanslarını da yitiriyorlar: özellikle video ya da televizyon yayıncılığı tarzı yayın yapan internet siteleri kurmak belli bir sermaye birikimi gerektiriyor. Günümüzde başarıya giden yol en azından bir miktar görsel ve video üretebilmekten geçiyor. Oysa küçük girişmcilerin ya da bireylerin tek başlarına bu şansları yok. Olsa bile, üretilebilecek içerik çok fazla olmayacaktır.

O yüzden, özellikle etkili blog yazarlarının ihtiyaçları olmasa bile para kazanma fikirlerini hızlıca harekete geçirerek bu modelleri duyurmaları  gerekiyor. Yoksa önümüzdeki yıllarda, Google’ın “küçük” bir politika değişikliği ile küçük yayıncılar pekala safdışı bırakılabilirler. (Bu mümkün değil demeyin. Eğer Bing mali açıdan kapanmak ya da satılmak durumunda kalırsa, Google tekeli perçinlenir ve artık daha da rahat hareket etmeye başlarlar.)

BİLGİ DEĞİL, FİKİR ÇAĞI

medya | Etiketler:, , , — 12 Mayıs 2010

Açıkçası, “bilgi çağı”, “uzay çağı” türünden tanımlamaları saçma buluyorum. Ancak şu da var ki, geçen yüzyılın özellikle sonuna doğru, bilgiye gereğinden fazla önem atfedildi. Hatta, bilgiye dair epistemolojik sorunlar neredeyse inkar edildi. Bugünse, bilgiyi işleme sorunumuz, bilgiyle dair sorunlarımızın başında geliyor. (Bu yazıyı Duran Duran’ın “Too Much Information” ı eşliğinde okuyabilirsiniz!)Patent An Idea 300x225 resmi Bilgi değil, fikir çağı yazısı medya  kategorisinde

Herhalde bu yüzyılın ortalarına doğru, “bilgi nedir? nerede bulunur?” gibi şeyleri tartışmaya başlayacağız! Eğer 20.yüzyılın son çeyreğini “enformasyon çağı” diye anıyorsak, bence 21. yüzyılın ilk çeyreği “fikir çağı” olmalıdır.

Burada “fikir” herhangi bir pozitif ya da negatif yargı ihtiva etmiyor. Demek istediğim şu: Herkesin çok fazla konuştuğu, konuşurken dinlemediği, öğrenmek için çaba göstermediği ve öğrenmeye de ihtiyaç olmayan bir çağda yaşıyoruz. Teknoloji, önce giderek daha az bedensel efor sarfetmemizi sağladı, şimdi de daha az zihni efor sarfetmemize neden oluyor? Bu iyi birşey mi? Kısmen iyi, kısmen kötü: problem çözmek güzel şey ama bertaraf edilebilir, “zorunlu” problemlerin çözümüyle gereksiz stres yaratmak pek de hoş sayılmaz.

Şimdilerde, sosyal medyanın yükselişini konuşuyoruz. Sosyal Medya dediğimiz kavram, bir yenilik yaratmadı, sadece mevcut olan eğilimden beslendi. Aslında, Andy Warhol, “herkes günün birinde 15 dakikalığına meşhur olacak” derken, muhtemelen bir kehanette bulunmuyordu. “Bilgi satış sektörünün”, medyanın, ayakta kalabilmesi için inşa etmesi gereken temelden bahsediyordu.

Etrafıma baktığımda, tamamen de anlamlandıramadığım bir değişimi fark edebiliyorum. Magazin dergilerindeki sinema oyuncularına iş geçiren kızlar yerine, günde bilmemkaç saat spor yapan ve onlara benzemek için 16 yaşında estetik operasyonlar geçiren genç kızlar (ve tabii erkekler!) görüyorum! İnsanlar TV izlemek yerine bilgisayar başındalar. Konuya dair “doğru” kabul edebildiğim tek yargım, insanların seyretmekten sıkılmış olduğu; artık onların da oynamak istediği. Belki arabalarımız, teknolojiyle donanmış evlerimiz, akıllı fotograf makinelerimiz bizleri giderek daha edilgen hale getirirken, görünürde memnun olduğumuz bu konfordan bilinç altımızda rahatsızız.

Aslında, yazıya başlarken, “fikir çağı” önermesinin medyaya yansımasını düşünüyordum. Gerçekten de, çevreme baktığımda, etrafımda gördüğüm “bilgi açı” insanların hiç de bilgi açlığı çekmediğini, aksine, duygu-durumu açlığı içinde olduklarını görüyorum. Gazete okuyanlara dikkat ediyorum; söyleniyorlar, ya da mimikleri değişiyor. Sosyal medya sitelerinde, haber başlığı kadar köşe yazısı linki paylaşılıyor. Zaten gazetelerin haber kalitesi / objektivite gibi kriterleri kaale bile almayıp, köşe yazarı transfer ederek öne geçmeleri başlı başına bir sorun. Ama sorun, her zaman olduğu gibi mevcut durumdan besleniyor ve bir süre sonra alışkanlık halini alıyor.

DERGİCİLİK BİTİYOR...DEMİŞ MİYDİM?

medya | Etiketler: — 11 Mayıs 2010

Pozitif PC’de yazarken özellikle bilgisayar dergilerinin neden yokolacağından bahsetmiş, bunu da genele yaymıştım. Gerçekten de, belki gezi dergileri gibi 2-3 kalem dışında, klasik dergicilik yokolmaya mahkum. Gazetelere birazcık şans vermekle birlikte, National Geographic gibi devler hariç, birçok dergiyi Kindle gibi e-reader’ların bile kurtaramayacağını düşünüyorum.

2007′de blogumda da bilgisayar dergileri ile ilgili birşeyler yazmıştım, bunu diğer bazı dergi türleri için de genellemek mümkün. Türkiye’de tirajlar hala yüksek görünse de, (en azından bazı dergilerde) ben o tirajların oldukça şişirme olduklarını düşünüyorum. Herşeyden önce, bizde tiraj denetimi yapan bir kurum olmadığından, dağıtıcıdan tiraj almak gibi komik bir durumla karşı karşıyayız. Üstelik basılan her dergi de satılmıyor; hatta birkaç sene önce, Pozitif PC çıkarken görüştüğüm birkaç kişiye göre tiraj rakamları son derece abartılı ve 1000 adet bile satamayan çok sayıda dergi mevcut! Yani dergilerin çoğu depoda çürüyor. Ya da sektör fuarlarında komik fiyatlardan alıcı bekliyor. Ya da promosyon malzemesi oluyor.

Türkiye’de sağlıklı rakam bulmak mümkün olmadığından, ben de ABD rakamlarına bakayım dedim. ABD rakamları, Türkiye için genelde sağlıklı veriler sağlıyor (bunun nedenlerine girmeyeceğim; o ayrı bir yazı konusu).
abd dergi satislari1 210x300 resmi Dergicilik bitiyor...demiş miydim? yazısı medya  kategorisinde
ABD’deki veriler, hiç de iç açıcı değil: tabloda, abonelik satışlarından elde edilen rakama baktığınızda, 10 sene gerisini görüyorsunuz. Ama işin doğrusu, asıl anlam ifade eden bölüm ikinci sütun; yani bayiden alınan dergiler, direk satışlar. Abonelik satışları bence önemsiz, zira doktorsanız tıp, kuaförseniz saç, bilgisayarcı iseniz bilgisayar dergilerini okusanız da, okumasanız da otomatik olarak alıyorsunuz. Çoğunun abonelik bedeli, sürekli kapınızı aşındırıp abonelik için taciz eden çantalı satıcılardan kurtulmak için gözden çıkarılacak kadar düşük.

Ve son 40 yılın rakamlarına baktığızda, 2009 “direk” satışları, diğer yılların neredeyse yarısı kadar! (Hatta bazı yılların yarısından az)

Rakamlar yalan söylemez; hele hele rakamları yayınlayan kurum, ABD Dergi Yayıncıları ise.

Bir başka tablo daha. Bu veriyi de aynı siteden aldım.
abd dergi reklam satis ve gelirler 300x180 resmi Dergicilik bitiyor...demiş miydim? yazısı medya  kategorisinde
Dergilerin yayın gelirleri sizin de görebileceğiniz gibi, sektör bazında düşmüş. 9 sektörde düşüş, 3 sektörde ise artış var. Genel olarak hem reklam verilen sayfa sayısı, hem de toplam gelir düşerken, 3 sektör kendini bu sene de kurtarmış. Bu sektörlerin otomotiv, kozmetik ve finans gibi krizden etkilenmeyen sektörler olmaları ilginç değil.

NİCHE WEBSİTELERİ / BLOGLAR ETKİLİ DEĞİLLER

Kişisel bloglar -ki blog aslında zaten kişiseldir; değilse websitedir!- umulandan fazla ilgi görmeye başlayınca, bunun da ticaretini yapanlar hızla yaygınlaştı. Eğer bir alan karlı ise, ortalığı kısa sürede “uzmanlar” dolduracaktır. Neredeyse şablon olansa, bu uzmanların, sahip olduğunu iddia ettikleri uzmanlığı diploma / belge ya da sertifika ile kanıtlayamaz oluşlarıdır: onların uzmanlığının “kanıtı”, yeni oluşan pazarda 2003 the guru 007 200x300 resmi Niche websiteleri / bloglar etkili değiller yazısı blog  kategorisindeküçük de olsa bir tezgah kapma umuduyla krallarına yapışan soytarıların çokluğudur.

Blog yazarlarının artmasıyla birlikte, kaçınılmaz olarak bir “blog yansanayisi” oluştu. Bunların bir kısmı WordPress gibi blog altyapıları hakkında bilgi paylaşan siteler / blog yazarları. Bunlar arasında kimin uzman, kimin hırsız olduğunu anlamak kolay. Üstelik verilen bilgiler birilerinin işine yarıyor ve faydaları tespit edilebiliyor.

İkinci grupta ise “fayda vaad edenler” var. Bunlar, gayet beylik, herkesin zaman içinde çok da yorulmadan edinebileceği bilgileri süsleyip aktaran, bu yolla da kendine paye çıkaran kişiler. Bunların bir kısmı Google Adsense reklamlarından yüksek kazançlar konusunda ipuçları verirken, kimisi de “SEO teknikleri” ile ziyaretçi sayısını katlamayı vaad ediyor. Bunlar da bir yere kadar ölçülebilir bilgiler veriyorlar.

Oysa ikinci gruba dahil ettiğim, ancak tamamen spekülatif konuşan bir “guru takımı” da var.

Bu “guruların” ortak özellikleri, ne internet altyapıları (WordPress, kodlama ya da internet teknolojileri gibi), ne de herhangi bir başka alanda (gazetecilik, kaportacılık, gece bekçiliği, hayat kadınlığı) uzmanlık ve yetkinlik sahibi olmaları. Öte yandan, tamamen spekülatif iddialar ortaya atan, elle tutulur bir fayda sunamayan bu “guruların” çok takip ediliyor olması benim için sürpriz değil: herşeyden önce, yalan ne kadar büyükse hem inanan o kadar çok olur, hem de inananlar o kadar dindarca inanırlar! Bunun dışında, bu “gurular”, hiçbir emek, bilgi ve sabır gerektirmeyen, insanların onay görme gibi kolay kolay bulamadıkları şeyler vaad ediyorlar.

Ben bu “guruların” bir kısmının medyanın büyük beyinleri tarafından manipüle edildiğini, manipüle edilemeyecek kadar zeki olanların ise “beslendiklerini” düşünüyorum. Bu sayede yeni medyayı kısmen de olsa kolayca yönetebiliyorlar. Örnek vermek gerekirse, otomotiv basını test sürüşü için İsviçre alplerinde birkaç gün tatil yaparken, “muadil blogcular”, bir fabrika gezisine fitler.

Konumuz, yeni medyanının kendini pazarlamaktaki başarısızlığı değil ama bu başarısızlıkla yakından ilgili bir konu: “Böl ve yönet” taktiğine yem olan blog ve web sitesi yazarları!

Son yıllarda, niche, yani belli ve genellikle de çok bilinmeyen alanlara yönelen bloglar “teşvik ediliyor”. Sözgelimi, tıp cihazları, örneğin ultrason cihazlarından bahseden bir blogunuz varsa, yüksek adsense gelirleri elde etmeniz olası. Bunun nedeni de basit: bu tip site ve bloglar çok az ve arz / talep dengesinden dolayı, Google tıklama başına iyi ödeme yapıyor.

Bu tip bir blog sahibi olmanın sakıncaları da elbette fazla (tabi amacınız para kazanmaksa). Zira, arz az olduğu gibi, talep de az: reklamveren çok az olduğundan, yüksek kardan dolayı “piyasaya giren” yeni blog ve siteler, fiyatları çok daha fazla dalgalandırıyor. Bunun yanında, bahsettiğim niche alanların karları yüksek olmasına rağmen ciroları düşük; dolayısıyla reklam bütçeleri ve elde edebileceğiniz olanaklar kısıtlı. Sözgelimi; Lamborghini araba başına Peugeot’dan çok daha fazla kar etse de, binlerce kat daha fazla araç üreten Peugeot, daha fazla ciro ve toplamda daha fazla kar elde ediyor. Üstelik, bir Peugeot ile test sürüşü yapabilme olasılığınız elbette daha fazla!

Kısacası, niche blogların şansları çok daha kısıtlı. Açıkçası, tek başınıza ya da 1-2 kişi ile blog / site kurarak, “büyüklere” kafa tutamazsınız. Aynı hatayı bakkallar yıllar önce yaptılar ve marketlere karşı kaybettiler. Oysa Adnan Kahveci, bakkalların birleşerek dağıtım / tedarik ağları kurmalarını önermişti. Organize olamadılar.

2009 Haziran’ında, blogcuların birleşmesi ile ilgili birşeyler karalamıştım. Nielsen’in 20010 analizleri beni haklı çıkarıyor:

“The data also suggest that contrary to what some believe, specialty sites like those covering health care or science do not draw an especially loyal audience. Among the 39 niche sites on this list, all but two have audiences that  are not only smaller, but also don’t stay as long, come back less often and don’t look at as many pages on the site as do audiences for either national and international sites or local sites.”

İngilizce bilmeyenler için, mealen söylenen şu: Niche siteler, sanılanın aksine sadık bir okuyucu kitlesine sahip değiller. 39 niche siteden ikisi hariç, bu siteler yerel – ulusal – uluslararası sitelerden daha az ziyaretçi çekiyorlar, ziyaretçiler sayfalarda daha az süre kalıyor ve daha az sayfa geziyor.

Bunun dışında, sitelerin %7′sinin %80′lik trafiği çektiğini söylüyor Nielsen. Bu güzel bir tablo değil. Internet tekelleşiyor.

Yani şu an özendirilmesi gereken, niche siteler, 1-2 kişilik bloglar değil. Özellikle, 10-20 kişilik blog ve sitelerin yaygınlaşması gerektiğini, özellikle “vatandaş gazeteciliğinin” özendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira, şu an internet reklamları -adsense gelirlerinden bahsetmiyorum- 10-20 kişilik küçük grupları doyurmasa da, aç da bırakmayacak düzeyde (şayet sıkı çalışılırsa). Bu yeni mecranın da kaybedilmemesi için, eski ana akım medyanın gazına gelmemek gerekiyor.

Bahsettiğim raporu şu adresten inceleyebilirsiniz:http://www.stateofthemedia.org/2010/specialreports_nielsen.php

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV