KÜLHANBEYİ NE DEMEK, KÜLHAN NEREDE?

öylesine | Etiketler:, — 6 Eylül 2009

Külhanbeyi lafının “aşağı yukarı” kabadayı anlamına geldiğini hemen herkes bilir ama külhanın ne olduğunu bilen azdır. Gariptir ki, Internette uzun uzun aradığım halde, bir külhan fotografı bulmam mümkün olmadı. Hani bir yerde “Internette Türkçe kaynaklar artık çok fazla” diyoruz ama, benim çocukluğumda neredeyse her semtte bulunan hamamların bir tanesinin “külhan” fotografı yok Internette. Bu da, çok fazla özgün içerik üretemediğimizi, ürettiğimiz çoğu Türkçe içeriğin de çeviri olduğunu düşündürüyor.

Hemen bir parantez açarak, külhanın hamamı ısıtan çok büyük bir ocak, muhtemelen çok büyük bir mangal olduğunu ekleyeyim.

Bu arada çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgileri de aktarayım. Abdülaziz Bey, külhanbeyleri ile ilgili 1-2 sayfa yazmış. (Osmanlı adet, merasim ve tabirleri adında belli bir konuda detaya girmeden, yüzeysel de olsa pek çok konu ile ilgili bolca bilgi bulunan bir kitap bu; Tarih Vakfı Yayınları’nın.

Bu külhanbeyleri, genelde sokağa atılan çocuklardan çıkarmış ve hayırsever hamam sahipleri tarafından hamama alındıkları söyleniyor. Bazı kaynaklara göre, devletin it kopuk takımını bu şekilde istihdam ettiği de vaki. Ancak ben buna pek inanmadım, çünkü Osmanlı’nın hamamcılık, tulumbacılık gibi genelde ayaktakımı tarafından icra edilen mesleklerin erbabını pek sevmediğini biliyoruz.

Hamam 35OA1W57 300x225 resmi Külhanbeyi ne demek, Külhan nerede? yazısı oylesine  kategorisinde

Boş tastan su dökmeye çalışan hamam güzelimiz.

Doğal olarak bu adamlar güçlü kuvvetli çocuklar arasından seçiliyorlar, çünkü işleri ağır kütükleri taşımak ve kül dökmek gibi bedensel faaliyetler içeriyor. Ayrıca çalıştıkları ortam dolayısıyla sağlıklı olmaları şart. Bu güçlü kuvvetli adamların mesai saatleri dışında genelde serserilik ettiği, külhanbeyi lafının anlamı bakımından zaten ortada. Ancak içlerinde hepten kayıp adamlar yok; bir kısmı tulumbacı olmak için kendini yırtıyor -tulumbacıların önemli kısmı bu meslekten gelmeymiş deseler de, meslekler kendi içlerinde adeta kast sistemine sahip olduklarından, hatta yankesicilerin bile loncası bulunduğundan, buna da pek ihtimal vermiyorum. Elbette kısıtlı bazı geçişler olabilir ama “çoğunlukla” demek şüphe uyandırıcı. Nizam-ı Cedid kurulunca askere yazılanlar, hatta zabit (subay) olanlar dahi varmış.

Elbette, bu insanlar arasında da bir ast üst ilişkisi varmış. Bu kurallardan en belirgin olanlarından biri, üstün külhana yakın yatması. Bir de hastalara bu konuda bir ayrıcalık tanınırmış.

Külhanbeyleri ile en ünlü hamam ise Gedikpaşa hamamıymış. Meşhur Patrona Halil isyanını çıkaran adamın da külhanbeyi değil ama tellak olduğunu da hatırlatalım (Osmanlı, hamamları sevse de hamamcıları sevmezmiş).

Bu arada, o zamanlar çok küçük olmama rağmen, Horhor hamamının külhanının bulunduğu yeri hatırlıyorum. Sıcaklığın hemen girişindeki o kapının ne olduğunu merak eder ama sormaya çekinirdim, birgün elinde takım çantasıyla birileri girip çıkmaya başlayınca, “ısıtma sisteminin” orada olduğunu anladım. Elbette külhanın filan ne olduğundan habersizdim. Bu arada külhandan sıcaklık kısmına sıcak havayı taşıyan, mermer tabanın altındaki galerilere “cehennemlik” deniyormuş.

İYİ ADAM - KÖTÜ HOCA MI, KÖTÜ ADAM - İYİ HOCA MI?

tarih,toplum | Etiketler:, — 2 Eylül 2009

2 seneden bile uzun zaman önce karaladığım bir yazı, Özgür Uçkan’ın FriendFeed listesine girince, hem “bit pazarına nur yağdı”, hem de İlber Hoca’nın bazı eski öğrencilerinin boy hedefi haline geldim. Neyse ki, ilk mesajların ardından bana olan tepkiler dindi ve çok daha önemli bazı “gerçekler” su yüzüne çıktı.

Doğrusunu isterseniz, o yazıda İlber Ortaylı’yı “pek” eleştirmedim. İlber Ortaylı’yı popüler olmadan çok daha önce keşfettim, çoğu insanın aksine “ah yahu ardiye gibi beyin kardeşim, o kadar şeyi nasıl aklında tutuyor” gibi bence tuhaf nedenlerle tutmuyorum; benim İlber Ortaylı’yı tutmamın nedeni, sosyal bilimlerde nadir görülen “analitik adamlardan” olması. Mesela İlber Hoca’nın programlarını dinlerseniz, “X’in nedeni hakkında çeşitli görüşler vardır, ancak kesin kanıtlar yoktur. Ancak X olayının o zaman F ülkesinde de benzer sonuçları doğurmuş olduğunu düşünecek olursak, Z teorisi daha akla yatkın gibi durmaktadır ama elbette yine de kesin değildir”. Yani adam, “X hakkında böyle diyenler vardır ama bunlar külliyen yanlıştır” diye kestirip atmıyor (çoğu sosyal bilimci, sadece bizdekiler de değil, bunu yapar). Bizde çoğu tarihçi Kapıkule ötesini bilmediğinden -Osmanlı zamanında oralar sınır değildi ya neyse!- İlber Ortaylı’nın “ilminden sual olunmaz”. Çünkü, Ortaylı, “yahu ne güzel bütün dünyayı fethedip gidiyorduk, hep bu ahmak padişahlar yüzünden battık” diyen gerzeklerin aksine, dünyada da o sıralar ne olduğunu bilen nadir adamlardan.

Eleştirdiğim şuydu: İlber Hoca’ya, biraz da “modern, ılıman ve Batılıya benzer İslam” rüzgarları esmesiyle, bir “celebrity” rolü biçildi. Bunu da “Ah be hoca, sen Fthullahçıların ağına düşecek adammıydın” tarzı bir salaklık içinde söylediğim sanılmasın. Jakoben Cumhuriyetçilerin bile içinde bir Osmanlı özlemi vardır; zira biz adam olmanın almakla, fethetmekle ilberortayli resmi İyi Adam   Kötü Hoca mı, Kötü Adam   İyi Hoca mı? yazısı tarih  kategorisindeolduğunu öğrendik.(Kıbrıs refleksimizin nedeni budur; yoksa Kıbrıs’ın jeopolitik ve jeostratejik öenmi hakkında dişe dokunur iki cümle kurabilen adama rastlamanız çok düşük ihtimaldir) Nitekim, Osmanlı’yı reddeden ordu bile Cumhuriyetten yaşlıdır(!), keza polis bile 180 bilmemkaçıncı yılını kutlar. AK Parti iktidarıyla, biraz da ufak tefek şeylerden dolayı, tarihe ilgi tekrar canlandı. (Yaygın restorasyon faaliyetleri, Timaş gibi “popüler islamcı” yayınevlerinin arka arkaya piyasaya sürüp iyi de tanıttığı kitaplar, biraz da şans eseri Habertürk’ün alıp yürümesi ve bu vesileyle Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu, Pelin Batu, Fatih Altaylı ile popülerlik kazanan Osmanlı tarihi vs vs)

Doğal olarak, bu “furyada” İlber Ortaylı da hatırlandı. Şimdi gelelim asıl eleştirdiğim noktaya – hoca bilmelidir ki, ki muhtemelen de herşeyin farkında, bu bir “moda”. Nasıl ki, spor salonu kıyafetleriyle kadın programlarına çıkan Şener Üşümezsoy -ki çok kıymetli bir bilim adamı, hoca, ancak anlamsız siyasi hareketlerin içinde olmasıyla soru işaretleri oluşturan biri- deprem hadisesinin gazı kaçtıktan sonra unutulduysa, İlber hocanında başına gelecek odur. Ben bu “celebrity” kaftanını kabullenip giymiş olmasını yadırgadım; çünkü lafını hiç esirgemeyen, akademik namusu su götürmez bir adamın hani biraz da “çarka girmiş” gibi davranması beni rahatsız etti.

“Vay, bizim hocaya laf etti” tartışmasına vereceğim cevap bundan ibaret…

Ancak, bu vesileyle -Özgür Uçkan sayesinde farkettiğim- başka birşey oldu.

Tartışma esnasında, ne kadar iyi hoca olduğundan bahsedilip, arkasından “hoca Beşiktaşı bile severdi, beraber yürüdük biz bu yollarda” tarzında referanslar verilmesi, “iyi hocalığına” direk olarak verilen referanslar olmasa da, üniversite eğitiminde pek de medrese sisteminden çıkamadığımızı gösteriyor.

Nedir, aldığı not dışında, müderrisin kanaati de önemli. Tabi, bu tip bir anlayış, zamanla bunun “iki taraflılaşmasına” da yol açıyor; öğrencisini seven hocayı öğrenci de seviyor; ya da X tipi öğrenciyi seven hocayı Y tipi öğrenci dışlıyor, veya tersi. (Bunun doğurduğu kast sistemi, o kast sisteminde İslamcıların kenara itilmesi, bugün onların da iktidara ortak olması mücadelesinin “laik-İslam” savaşı olarak lanse edilmesi ayrı tartışma konusu olur)

Gariptir ki, uzun tartışmanın sonunda laf bir şekilde Abdüllatif Şener’e geliyor ve “karizmatik olmadığı” söyleniyor.

Doğru. Zerre kadar karizması yok. Ancak AKP içinde tanıdığımda, en lafı dinlenir,makul ve mantıklı adamdı Şener. Bana çok da güven telkin etmiştir ve neden uzaklaştırıldığını çok da merak ederim. Kuşkusuz çok da birikimli biridir. Gelgelelim, sadece AKP değil, içinden çıktığı kesime aldığı tavrı da kimse affetmeyecek; çünkü hareket ve konuşmaları o kadar samimiyetsizlik kokuyor ki. İnanılmaz bir “bana bunu yapmayacaktınız” hali var. Ne o tarafa, ne de saflarına katılmaya çalıştığı bu tarafa yaranabiliyor. Astsubaylıktan subaylığa geçenler gibi; onları da ne subaylar, ne de eski arkadaşları kabullenir.

Neden Şener’den bahsettim? Çünkü biz bu devirde, üstelik de Türkiye’nin kaymak tabakasının olduğu bir ortamda, liderde “karizma” arıyoruz. Eğer bütün koşullar eşitse, evet, karizma önemli. AKP’ye oy veren tanığım biri “Tayyip sırık gibi adam, ondan verdim” demişti. Haksız da değil; kimse kafasına uygun değildi, en azından artık ilk defa AB toplantısında bizim başbakanın kafasını görebiliyoruz:)

Farkında mısınız, aslında zerre kadar modernleştiğimiz filan yok. Sadece fesi, çarşafı çıkarmışız, ne bileyim hala pekçok “asri” kadın için sokakta öpüşmek son derece ayıp birşey. Şeriat gitmiş yerine Roma hukukunun “kötüsü” gelmiş; ama İlber hocaya sorun bakalım, Osmanlı zamanında kaç kadın taşlanmış, kaç erkeğin zina yaptı diye pipisi kesilmiş? Şimdi bu tip yobazlıklardan dolayı zarar görenler geçmiştekinden hiç de az değil. Bu arada yabancı düşmanlığı tepe yapmış, bırakın yabancıları, kendi içimizdeki etnik kökenler bile mesele haline gelmiş.

İdris Küçükömer bunlara benzer şeyler söylediği için linç edilmişti; içine siyaseti de kattığından…

Bu devirde peşine takılıp “maceralara” atılacağımız karizmatik liderler, kafamızı okşayacak ya da şimşirle dövecek müderrisler arıyoruz. Galiba bu birazda “hayatı teğet geçtiğimizden”; çünkü Türkiye’de belli bir grup, sadece o grupta olmaktan ötürü, rahatça yaşayıp gidebiliyor. Ki bu da, aslında “modernleşmediğimizin” bir göstergesi.

Kabul edelim ki, hocayı sevmemiz değil, saygı duyabilmemiz gerekiyor. Sevmek “opsiyonel” bir durum; oysa bizde “iyi hoca olma” kriterleri arasında.

Peki, iyi hocanın görevlerinden biri de, öğrencilerine şüphe aşılamak değil midir? O zaman neden çoğunluk “inançlar üzerinden” tartışmaya çalışıyor? Neden bu “ezberler bozulamıyor”?

KUYUCU MURAT PAŞA ÖLMEDİ,BAZILARININ KALBİNDE YAŞIYOR

güncel | Etiketler:, — 14 Mart 2009

kuyucu murat resmi Kuyucu Murat Paşa ölmedi,bazılarının kalbinde yaşıyor yazısı guncel  kategorisindeBOTAŞ kuyuları meselesini biryerden geçerken, tesadüfen radyoda duymuştum. O da haberin en fazla 30 saniyesi.

Anladımki, bir zamanlar “kayıp” olanlar yavaş yavaş ortaya çıkacaklar. Elbette “faiiler” bulunamayacak(!).

Sabah Gazetesi, 12.03.2009. Mehmet Demirhan’ın haberi.

Silopi’deki kuyularda eldiven,bere,saç teli bulunmuş.

“Kazıda hazır bulunan Adli Tıp Doktoru, kemiklerin insana ait olma ihtimalinin güçlü olduğunu söyledi.”

İlginç..birileri insan gibi giydirdiği maymunu asitle eritip kuyuya da atmış olabilir pekala!

Haberin 12 Mart’da çıkmış olması da anlamlıdır; tabi 12 Eylül’de bulunsa çok daha anlamlı olurdu!

Yalçın Küçük’ü sevmem ama, Skytürk’deki programda, 12 Eylül’den bahsederken bir anısını anlatır:

Yalçın Küçük ve arkadaşları, kötü cezaevi koşullarından dolayı açlık grevine girerler. O sırada, Küçük’ün “abi” dediği zat -adını unuttum ve üstünde durmadım- lafa girer: “neyi protesto ediyorsunuz ki” diye şaşırır. “Burası cennet, cennet!”.

O kişi, Diyarbakır’daki bir cezaevinden gelmiştir. Küçük, Kenan Evren’den bahsederken, “Diyarbakırdaki cezaevi zulmünden kaçanlar, hapisten çıkar çıkmaz PKK’ya koştular” der.

Gerçekten de, PKK, 80 darbesi ile ortaya çıkmıştı.

ABD’li bir büyükelçinin, “your boys have done it” dediği, Birand’ın görüntüleriyle ispatlandı.

25 sene sonra, Kuzey Irak’da bir Kürt devleti kuruluyor. Daha oraya gelmeden, sürüyle insan “Irak’ta Kürt devleti kurulacak” diye bas bas bağırıyor. Ben bunu en az 6-7 senedir duyarım, ki bu tip şeylere ilgim eskiden olmadığı halde.

Zaten planlanmış bir oyunu izliyoruz.

1980 darbesinde, resmen insanları kışkırtmak adına, 17 yaşında çocuk, raporla yaşı büyütülerek asılıyor. Sonra bu görüntüleri televizyonda izliyoruz.

80 darbesinden sonra, ülke kuran kursları, imam hatip okullarıyla dolduruluyor. Güneydoğu’da, özellikle 1990′larda Hizbullah diye palavradan bir örgüt ortaya çıkarılıyor. Bu örgütü kimlerin kurduğunu dönemin “OHAL” (Olağanüstü Hal) valisi Hayri Kozakçıoğlu açıkladı(‘JİTEM, MİT ve Emniyet’in Hizbullah’la o dönem istihbarat alışverişi yapması gayet doğal bir durum. Eğer Hizbullah, PKK’nin yerlerini tespit konusunda bir adım öndeyse, onlardan istihbarat alınmasında bir sorun yok.’ ,Zaman Gazetesi, Mart 2007 – http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=519051 -). Bir şey yapıldı mı? Tabiki hayır.

Şimdi soralım; İsrail’e karşı savaşan Hizbullah’ın (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hizbullah_(L%C3%BCbnan)) Güneydoğu’da ne işi var?

Sonra bakın ne oluyor: Emniyet Amiri Derya Kılıç’ın iddiasına göre, Hizbullah’ın yeni hedefi İslami Kürdistan! (http://www.tempodergisi.com.tr/toplum_politika/07605/index.php)

Bu sonuncusu, “şimdilik” sadece bir iddia. Diğer anlattığım olaylar dizisi ise belgelenmiş durumda. Üstelik, yazdıklarımda abartma olmadığı gibi, tüyler ürpertici birçok olayı yazıyı şişirmemek adına atlamak zorunda kaldım.

OSMANLI HAKKINDA YANLIŞ BİLDİKLERİMİZ, YA DA DÜŞÜNMEYE ZAHMET ETMEDİKLERİMİZ

tarih,toplum | Etiketler:, , , — 24 Kasım 2007

İnsanımızın tarihi hakkında şizofrenik bir hali var: hem okumaktan, öğrenmekten, sormaktan ölesiye korkuyor, hem de kulaktan dolma, yalan-yanlış birsürü fasa fisoyla “biz dünyaya hükmettik” psikolojisi içinde avunmayı seviyor.

Önce şunu bir ayıralım: Osmanlı mirasını kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz? Biz yetiştirme tarzı olarak alışık değilizdir ama, her yetkinin bir de sorumluluğu vardır. Hem anlı şanlı savaşçıyım deyip, hem de savaş çıkınca topuklarsan, adamı kurşuna dizerler. (Stalin’den iğrensemde bazı şahane lafları vardır; onlardan biri de şudur: Sovyet ordusundan kaçmak, kalıp savaşmaktan çok daha fazla cesaret gerektirir!-gerçekten doğrudur-herhalde Fransız ve Sovyet ordularında kaçtığı için öldürülenlerin sayısı, düşman tarafından öldürülenlerden fazlaydı!)

Şizofrenik hal, sadece insanda değil, devlette de var. Örneğin, “Polis teşkilatının 150-bilmemkaçıncı yılı, itfaiyenin 100+ yılı” kutlanır. Türk ordusu 600 seneliktir lafları döner. İyi de, polis teşkilatı Türkiye Cumhuriyetinin polis teşkilatı mı, Osmanlı’nın mı, yoksa genel olarak Türk tarihinin mi? Ya da, ordu neden 600 yıllık? Ne bileyim, hangi tarihten sayacağız mesela? Bu hesaba göre, örneğin Malazgirt Savaşı’nı kazanıp Anadolu’ya geçen Alparslan’ın ordusu Türk ordusu sayılmıyor! Kaldı ki, hatırı sayılır kısmı devşirmelerden oluşan Osmanlı ordusundan “daha safkan” Türk olduğu meydandadır!-yok, Türküm diyen herkes Türktür diyorsanız, o zaman neden Osmanlı’ya iltimas geçiliyor?

Bence tarih olarak cumhuriyetin kuruluşu esas alınmalıdır; madem yeni ve milli bir devlet kurduk diyoruz, eski kurumları attık diyoruz -çünkü polisler, itfaiyeciler, subaylar filan bir gecede ortaya çıkıverdi!- o zaman o devletin kuruluşunu milat olarak alacaksın!

Kaldı ki, içeride Osmanlı’yı “belli konularda” sahiplenen devlet, dışarda tam bir reddi miras örneği sergiliyor! Nasıl mı? Örneğin, Ermeni iddialarını kabul etmiyoruz ama, Cemal Paşa’nın Osmanlı’nın emirlerine uymayarak, Ermenilerin dolaylı da olsa, mücbir sebeplerden ötürü ölmelerine neden olmuş olabileceğini kabul ediyor, ancak bundan biz sorumlu tutulamayız diyoruz (ki bende bunun mantıklı olduğunu düşünüyorum; sonuç olarak Osmanlı’dan kalan toprakların çok azı elimizde, borçlarını bile ödedik, neden bir de bir subayın emirlere uymamasının ceremesini çekelim?). İyi de, dışarıda “Osmanlı’yı kabul etmeyiz” derken, içeride polis teşkilatının kuruluşunun yüzelli bilmemkaçıncı yılını kutlarsan sana kim inanır?

Demek ki, önce ne yapacağımıza bir karar vermemiz gerek!

Osmanlı bize son derece geniş bir kültürel miras bıraktı. O mirası çar çur ettik. Tarihi binaların taşlarını çalıp ev yaptık. Yalıları, konakları yerine hödük mimarisine uygun iğrenç binalar dikmek için yaktık. Topkapı sarayının bahçesinin içine tren rayı döşedik! Bugün suriçi dediğimiz, aslen İstanbul’un en kıymetli yeri olan bölgede, azıcık parası ve aklı olan hiçkimse yaşamak istemiyor.

Hala Osmanlı arşivlerini açacak cesaret yok; üstelik bunların bir kısmının Bulgaristan’a hurda kağıt olarak satıldığı söyleniyor, Topkapı Sarayı rezaletini filan saymıyorum, tüylerim diken diken oluyor.

Ama atıp tutmaya gelince, güzel şeydir Osmanlı’yı anmak. Aşağılık duygularına çok iyi gelir!

Kimse boşu boşuna Pan-Türkizm hayalleri filan görmesin. Atatürk, zamanında “yurtta sulh, cihanda sulh” diyerek, “boşu boşuna dellenmeyin, efendi gibi oturun” mesajını vermiştir ama anlayana tabi. Bazıları hala ne bizim onların dilini anlayabildiğimiz, ne de onların bizim dilimizi anladığı Azerbaycan’la, bizi tanımayan Kırgızistan, Özbekistan filan gibi ülkelerle “Büyük Türk Birliği” kuracağımızı filan hayal ediyor; uykuya devam.

Türkiye Cumhuriyeti, slogan atarken, ağızdan tükürük saçarken akla geliyor sadece. Meydanlara çıkıp bayrak sallarken. Bir de, maç çıkışında polisten kaçmak için bayrak açıp İstiklal Marşı söyleriz ya, o zaman. Normal zamanlarda, “ulan Osmanlı’yı batırdık, bari Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çıkalım, bu işler de meydanlarda dikilip, Bosna gibi uyduruk takımlara tek gol atmakla olmuyor” demeyiz. Milli maç olunca, cümle hırsız, soyguncu, uyuşturucu kaçakçısı, ihale hokkabazı “Türk vatandaşı” oluyor; bitiş düdüğüyle birlikte tekrar mesleklerini icra etmeye dönüyorlar.

Bu ülkeyi çok seven ulusalcı kardeşler, “ya sağa sola ayar veriyoruz ama, binlerce insan geçmişte pisi pisine asıldı, işkence gördü, birbirini öldürdü, 10 senede bir darbe gördük, efendi gibi oturup işimize bakalım, ekmeğimizi kazanalım, ailemizle huzur içinde yaşayalım” demiyor nedense. Basın da, bu kavgalarda kanları akan meslektaşlarını hemen unuttu herhalde ki, herkesi birbirine düşürüp bunun gazıyla üç kuruşluk rezil gazetelerini, paspal, kalitesiz televizyon programlarını pazarlamak için birbirini yiyor, ateşe benzin döküyor.

Ha, Osmanlı’yı da çok severim ayrı mevzu. Bakın, 32 belalı millet aynı mahallede oturup, aynı sofrada yemek yermiş; şimdi Türk-Kürt çatışmasından en az 50.000 insanımız göçüp gitti. Bunca sene, Osmanlı’nın çivi çakarcasına diktiği anıtsal yapıların, insanlığa mal olmuş eserlerin tek bir benzerini yapamadık.

Ama Osmanlı’nın da, çoğunuzun nefret ettiği ABD gibi, aslında bir emperyalist -”imparatorlukçu” işte yahu!- devlet olduğunu anlayın! Bizim dedelerimizin dedelerinin dedeleri de, durduk yerde Viyana kapılarına dayanmadı mı canım? Ha petrol için Irak’a girmişin, ha Avrupa’ya yayılmak için stratejik bir nokta olan Viyana’yı zaptetmeye kalkmışın, arada çok fark var mı?

“Bizimkiler daldan kopardığı elmanın yerine parasını bırakmış” gibi naif açıklamalarla övünebiliriz tabi; siz de küçümsediğiniz birine, “kaç paraysa al” muhabbeti yapmaz mısınız? Adam malını size satmak zorundaydı çünkü; satmama hakkı yok, ama “kaç paraysa ödeyip” küçümseme hakkımız saklıdır!

Maalesef herşeyin kolay bir açıklaması yok; gerçek iki rengi olan bir hap filan da değil. Aslında bu tip konularda “gerçek” bile çok muğlak; sadece koşullar ve yapılanlar var.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV