ÖZGÜR YAZILIMIN GELECEĞİ

bilgisayar | Etiketler:, , — 6 Nisan 2010

Ne bu meseleye kafa yorması, model olarak alması gereken entelektüeller, ne de sektörün içindeki yazılımcı tayfası ilgilenmeyince, özgür yazılım fikrinin Türkiye’ye çok uzak olduğunu saintignucius 217x300 resmi Özgür Yazılımın Geleceği yazısı bilgisayar  kategorisindekabullendim. Uzun süredir özgür yazılımla ilgili birşey yazdığım yoktu; son zamanlardaki gelişmeler olmasa, yazacağım da yoktu…

Sektördeki gelişmeleri isabetli tahmin etmek konusunda kendimle gurur duyabilirim. Nadiren yanılıyorum. Maalesef bu sefer. özgür yazılımın geleceği konusunda ümitli değilim.

Özgür yazılım fikri, maddi olarak yanlış gelişti: maalesef, kaynak kodu açık bir yazılımın bedava olması gerektiği yerleşti ve yardımın paralı olması ayıplandı. Oysa ki, ben, örneğin WordPress konusunda size yardım ettiğimde bir maddi karşılık beklemiyorum ama fırına ekmek almaya gittiğimde para ödemek zorundayım. Çok hatalı bir şekilde, özgür yazılım hareketi, bilgiye olan saygıyı artırmak yerine, o saygının daha da dejenere olmasına yol açtı. Çünkü teknik ve pazarlama başarıları, felsefi argümanlarını yerleştirmek konusundaki derin başarısızlığının önüne geçti.

Şirketler de, bu fikri kullandılar: daha doğrusu, özgür yazılım trenini yakalayamayan şirketlerin batacağı ortaya çıktı. Örnek vermek gerekirse, Windows ve Office’deki anormal operasyonel karları dışında, Microsoft’un sunucu piyasasından ciddi bir geliri yok. Ne Java gibi koşan bir dili, ne Apache gibi yıldız bir sunucu uygulaması, ne de Firefox gibi değerli bir ürünü var. Üstelik, camiaya da mesafeli yaklaştıklarından, özgür yazılım dünyasının önemli isimlerini başka şirketlere kaptırdılar.

Peki ne oldu? Sun gibi, IBM gibi şirketlere giden özgür yazılım kahramanları, mesela Ian Murdoch, bazı şriketlerin daha sempatik olduğunu yaydılar. Bedava reklamdı bu. Bu isimler etrafında, bedava ya da çok ucuza çalışan bir kitle oluştu. Bir komünite gelişti. Ciddi feedbackler alındı. Ya şimdi?

Şimdi, büyük şirketler ürünlerini geri çekmek istiyorlar. Oracle, büyük ihtimalle MySQL’ı bedava dağıtmaktan vazgeçecek. Daha ilginci, daha dün, IBM’in bir açık kaynak kodlu mainframe yazılımına dava açmasıydı. Sıkışan karlar, belki şirketleri daha çirkef oynamaya itecek. Oracle ve IBM’den gelen haberler çok tedirgin edici ve muhtemelen Microsoft cephesinden “bizim uzun vadede daha ucuz olduğumuzu söylemiştik” salvosu gelecek.

Reel sonuç? Şirketler, yok yere MySQL gibi, OpenOffice gibi, Java gibi yazılımların, hatta belki Apache’nin de, üzerine konacaklar.

Diyeceksiniz ki, hareket tekrar ayağa kalkar.

Evet ama, şu an en nitelikli beyinler o şirketlerde çalışıyor! Özgür yazılım, sadece beyin gücünü değil, organizasyon kültürünü bilen, bu konuda tecrübeli kadroları da kaybetti.

Bunun da tek nedeni, bedava kullandığımız muhteşem bazı yazılımlara, örneğin Apache’ye, Linux’a, Firefox’a, Scribus’a 3 kuruş bağış yapmıyor oluşumuz. Tırt ekran kartlarına, cicili bicili Mac’lere zevk çığlıkları atarak değerlerinin çok üstünde bedeller ödeyen bizler, zeka, emek ve iyiniyet ürünü olan özgür yazılımları, daha da kötüsü bu özgürlük fikrini desteklemiyoruz.

KORSAN PARTİNİN PROGRAMI

Az önce Korsan Parti’nin programını okudum. Aslında buna bir program değil, “wishlist” demek daha doğru. Sakın küçümsediğimi ya da ciddiye almadığımı sanmayın. Tam aksine, yıllardır bu programın savunduğu şeyleri savunuyorum.

Vaktim olsa da çevirsem. İlk paragrafta sıkı bir giriş yapıyorlar. Konu ilaç şirketleri yüzünden insanların ölmesinden, genlerin patentlenmesinden başlıyor ve sonra birden bire yazılımla sınırlı bir alanda cereyan ediyor tartışma. En sonunda da “açık formatlar ve açık kaynak desteklenmelidir” temennisiyle bitiyor.

Açıkçası, bu bir tuzak. Yazılım ile ilaç inanılmaz farklı iki sektör. Yazılım patentlerinde engelleri aşmak çoğu zaman kolay.Yazılım patentleri yüzünden insanlar ölmüyor. Yazılımla başka hiçbir endüstriyi mukayese edemezsiniz; çünkü yazılım doğa koşullarına bağlı değildir.

Korsan Parti, aynı zamanda, dövletin vatandaşını röntlemesine de karşı. Buna hesapta herkes karşı ama, iktidar olan herkes vatandaşı röntleme fırsatını da kaçırmıyor. Yani Korsan Parti burada yeni birşey söylemiyor. Solcular, anarşistler zaten yıllardır bu yüzden Avrupa ülkelerinde taş taş üstünde bırakmıyor. Doğrusunu isterseniz, bunun için bir partiye de gerek yok. Aklı başında her partinin, isterse sağ bir parti olsun, bu deliliğe dur demesi gerekmekte.

Ancak, korkarım, ekonomik krizin derinleşmesiyle faşizan akımların yükselişine tanık olacağız. (1930 krizi olmasa muhtemelen Hitler de, Mussolini de olmayacaktı)

Bu dönemde devlet, sanki vatandaşını işsiz ve çaresiz bırakan baştan beri kendi değilmiş gibi, aç ve işsiz kalabaklıklara, ancak sosyal patlamaları önleyecek kadar sadaka dağıtacak ve korkarım yeniden devletçilik akımlarının yükselişe geçtiklerini göreceğiz.

Korsan Parti, bu gelişmeler karşısında yeni bir umut mu ? Elbette hayır. Çünkü hiçbir konuda tutarlı bir politikası, bir eylem planı, ideolojik bir zemini yok. (Sonuncusunun varolması gerektiğini söylemiyorum, ama diğerleri şart)

Kabul edelim ki, Korsan Parti’nin hızlı yükselişi (ki İsveç’te bile aldıkları oy %1 değil) büyük oranda Pirate Bay davasının sonucuna duyulan öfkeden ötürü. Dava sonucundan sonra üyeleri iki katına çıkmış; grafiği de koyacaktım ama kaybetmişim.

Korsan partisi ne istiyor? Daha fazla özgürlük mü? Adalet mi? Kardeşlik mi? Hayır; korsan parti konuya direk olarak telif haklarından giriyor.

Korsan partisi aslında “korsan filan değil”; zira onların derdi telif hakları fikriyle değil, bunun süresi ile. Sürenin indirilmesini -5 seneye- istiyorlar.

Peki ya patentler? “Patent kötü şey” diyorlar; çözüm? Yok.

Doğrusunu isterseniz, bırakın bir siyasi hareketi, ancak Lise düzeyinde bir öğrencinin yazdığına inanabileceğim kadar üstünkörü patent hakkında söylenenler. Bu partiyi kuranların bu seviyede olduklarına inanmıyorum. İşin aslı, patent meselesi hakkında konuşmaktan kaçınılıyor. Çünkü kapitalizm ve devleti tartışmadan patentleri tartışamazsınız.

Korsan Parti, “ne solcu,ne sağcıyız, sadece ilericiyiz” diyor.

Solcuların en azından sosyalist kanadı da bunu söylüyor yıllardır. Solculuk, devletçilik (Sovyetler Birliği, Çin, Türkiye) ya da faşizm ile karıştırılmıyorsa (Çin, Stalin Rusyası) daima ilericidir. (CHP gibi gerici ve devletçi partileri lütfen sol sanmaya devam etmekten vazgeçin)

LAWRANCE LESSİG, DİGİTÜRK-BLOGGER SAVAŞI VE TÜRK TELEKOM SANSÜRÜ

güncel | Etiketler:, — 11 Mart 2009

lawrance lessig resmi Lawrance Lessig, Digitürk Blogger savaşı ve Türk Telekom sansürü yazısı guncel  kategorisindeLawrance Lessig’in Free Culture kitabına nihayet başladım. Bilmeyenler için hatırlatayım; Lessig Stanford Hukuk’da profesör ve yakında Harvard’ a geçecekmiş. Akademik kariyeriyle fazla ilgilenmeyenler, onu daha çok Creative Commons ve EFF’nin (Electronic Frontier Foundation)  kurucularından biri olarak tanıyorlar.

Free Culture’da Lessig hukuk tekniğine ve çoğumuzun sıkıcı bulacağı hukuki tartışmalara fazla girmiyor. Söylemek istediklerini genelde örneklerle anlatıyor.

Daha ilk bölümde iki çarpıcı örnek vermiş. Hukukun zaman zaman komik olabileceği örneklerden biriyle başlıyor: ABD’de ilk ticari uçuşlar başladığında, iki çiftçi dava açıyor. Gerekçe, uçakların tavuklarını korkutarak ölmelerine neden olmaları. Supreme Court (sanırım bizdeki Yargıtaydır; ancak yanılmıyorsam onlarda bizdeki Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay’ı birleştiren bir yapıya sahip, hukukçular doğrusunu yazarlarsa sevinirim) davayı yerinde bulup kabul ediyor.

Havadaki uçağın yerdeki tavukla ne ilgisi var diyebilirsiniz. Şunu öğrendimki, ABD’de toprak sahibi olduğunuzda, mülkiyet hakkınız “toprağın yüzeyi” ile sınırlı değil. Onun sınırlarındaki “hava” ve “yerin altı” (arzın merkezine dek!) sizin malınız. Dolayısıyla, arazilerin üstünden geçen uçaklar, aslında o çiftçilerin mülkiyetinde bulunan hava sahasına tecavüz etmiş oluyorlar.

Fakat çiftçiler davayı kaybediyor; çünkü mülkiyet kanununun o günkü durumu öngöremeyecek kadar eski olduğu, çiftçiler lehine karar almanın hava ulaşımı kilitleyerek kamu yararına zarar vereceği gerekçe gösteriliyor.

Lessig, bunu kamu yararı adına bir zafer olarak görüyor ki, gerçekten de öyle. (Their “private interest” would not be allowed to defeat an obvious public gain.) Burada ise hukukun yoruma açık doğası beni işkillendiriyor: kamu yararı nerede başlar, nerede biter? Kamu yararı denen kavram, bu kadar ölçülebilir bir şey mi?

Sözgelimi, eğitimdeki yozlaşmaya karşı bir yürüyüşü, “kavga çıkabilir” gerekçesiyle engellemek kamu yararına mı? Evet; belki kavga çıkacak ve bazı insanlar yaralanacak, hatta ölecekler. Diğer taraftan, yürüyüş gerçekleşmezse birçok insan bu sorunun farkına varmayacak. Eğer devlet, ya da hükümet -ki demokrasi ne kadar düşük düzeydeyse devletle hükümet o kadar “farklı fikirlerde” olacaktır- halkın eğitime olan tepkisini sindirmek istiyorlarsa, tabiki “insanlar zarar görebilir” gerekçesiyle yürüyüşü yasaklayacak ve bunun kamu yararına olduğunu iddia edecektir.

Devletin ya da hükümetin “tamamen iyiniyetli” olduğunu kabul etsek dahi, alınacak iki kararda çok açıktır ki, “kamu zararına” olacaktır. Ne kadar iyi niyetli olursak olalım, devlet ne kadar yeterli önlemleri alırsa alsın, “olay çıkmayacağını” kesin olarak söyleyemeyiz.

Demokrasilerde sağduyulu ortayol formülleri daha kolay bulunur. Beni korkutan, özellikle ABD ve İngiltere’de “terör” bahanesi ile başlayan, insanların hak ve özgürlüklerini hiçe sayan yasaların hızla ve halka “hissetirilmeden”, daha da kötüsü bu yasaların halkın iyiliği için olduğuna inandırılarak parlementolardan geçmesi.

Türkiye’de biz bunlara zaten alışık olduğumuzdan, değişen bir şey yok. Ancak, tarih boyunca sayısız insan hakları ihlalleri yapmış olsalarda, demokrasi ve insan haklarının kurumsallaşıp köklenmesine de sebep olmuş iki devletin şimdi “standartları düşürüyor olması” vahim bir durumdur. Bu dalga bizi de dolaylı olarak vurur. Eğer kıta Avrupasında bu görüş temel kazanırsa, yarın öbürgün haksız kararları temyiz edeceğeniz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi kurumlar da haklarınızı korumayacaktır.
Bundan aylar önce, Digitürk, Blogger’da yayınlanan bazı maç videoları yüzünden, bu sitelerin kapatılması amacıyla mahkemeye başvurdu. Mahkeme, sağduyuya tamamen aykırı bir davranışla, bütün blogger sitelerine erişimi durdurdu. Yukarıdaki örnekten gidecek olursak, mahkeme, çiftçiye arazisinin üstünden geçen uçağı uçaksavar ateşiyle düşürme hakkı verdi. Daha kötüsü, o uçağı ordunun uçaksavarıyla düşürdü!

Sağduyuyu ortadan kaldırdığınızda, hukuk en tahammül edilmez baskı aracı haline gelir. Hukukun “kutsanmış” olmasının nedeni adaleti sağlamasından ibaret. Sağduyu yoksa, hukuk çekeceğiniz acıları ve uğrayacağınız adaletsizliği kurumsallaştırmakla kalmaz, aynı zamanda meşru kılar. Bunun tipik örneği 1982 anayasasısı; darbeciler kendilerine öyle bir koruma sağladılar ki, o dönemde uğradığınız hiçbir adaletsizlik yüzünden hukuk süreci işletilemiyor!

Şimdilerde, Telekom’un “ne indirdiğinizi” tespit etmesi “tartışılamıyor”. Telekom, Internet bağlantınızı “gözetleyecek”; şayet telif hakları ihlali yapıyorsanız, ya da telekom öyle iddia ediyorsa, hapse gireceksiniz!

KDE 4.1: KİMSENİN KULLANAMAYACAĞI MASAÜSTÜ

bilgisayar | Etiketler:, — 14 Ekim 2008

KDE neyi taklit ediyor? Ya da, çalışma mantığı ne?

Bugüne kadar Amiga’dan CDE’ye, KDE’den Windows’un tüm sürümlerine, Mac OS’dan GNOME’ a kadar çok sayıda masaüstü ortamında çalıştım. Bunlar arasında beni çok rahatsız eden ikisi Enlightment ve KDE 4.x oldu.

kdemasa 300x187 resmi KDE 4.1:  Kimsenin kullanamayacağı masaüstü yazısı bilgisayar  kategorisinde

Aslında, en rahatsız edeni demek yanlış: Hiç sevemediğim GNOME’u bile uzun zaman, çok da küfür etmeden kullandım. Mac OS’da hızlı birşeyler yapabildim, ama fazla “efektli” geldi. Hızlı çalışırken, oradan buradan fırlayan, açılan, zıplayan şeyler zaman kaybettiriyor; ama genel kanım, en ergonomik masaüstü olduğu yönünde.

KDE 3.5 serisi ise, şimdiye kadar kullandığım en iyi masaüstüydü. İnanmayacaksınız ama, senelerce Windows ve özellikle de Windows XP’de çalıştığım halde, KDE’de çok daha hızlı ve rahat çalışabildim.

Açıkçası, KDE 4′den beklentim çok büyüktü.

Şu an önümde duruyor; Vista’dan sonra en büyük fiyasko. Vista’dan sonra diyorum; çünkü KDE’nin kullanımı Vista’dan bile zor.

Kubuntu 8.10′u kurdum. Şu sıralar Windows’la çalışmak zorunda olduğum için, VirtualBox üzerinde Kubuntu kullanıyorum. VirtualBox üzerinde Linux kurduğunuzda, eğer Guest Additions yüklü değilse, elde edeceğiniz maksimum çözünürlük 800×600. Onun için, Guest Additions’ı indirdim. Bilmeyenler için; Guest Additions yüklendiğinde Linux altında mount edilmiş bir CD olarak görünüyor.

Kolaylık olsun diye, CD içinde işime yarayacak dosyayı, “masaüstü sandığım yere” kopyaladım. “Kopyalanmış gibi” yaptı. CTRL+ALT+F1 ile konsola düşüp, xorg.conf’u düzenledim. Guest Additions, bir kernel modülü ve Virtualbox ekran sürücüsünü kuruyor. Kernel modülünü zaten kurmuş olduğumdan, amacım x11 parametresi ile VirtualBox X sürücüsünü kurmaktı. Sonra, masaüstüme erişemediğimi farkettim!

Normalde KDE altında /home/kullanici/Desktop masaüstünün dizinidir. KDE 4′de böyle bir dizin yok. /home/batasoy/Masaüstü diye bir dizin buldum ama sadece adı masaüstü! Dosya orada yoktu, tam da tahmin ettiğim gibi.

Peki o link neredeydi? Bakmadan geri dönüp sildim. KDE üstünde bir terminal açıp oradan kurdum.

KDE’nin masaüstünü masaüstü gibi kullanamıyorsunuz! Elbette bir yolu vardır, ama açılır açılmaz masaüstü gibi kullanılabilmesi gerekir.

Şunu kabul edelim; Linux, tipik bilgisayar kullanıcısı için en kolay işletim sistemini ve masaüstü ortamını sağlamıyor. Gelgelelim, Konqueror, benim gördüğüm en iyi dosya yöneticisi. KDE’de maalesef öntanımlı olarak Dolphin geliyor. Dolphin’i daha alfa bile değilken kurmuş ve denemiş biriyim. Hiç sevemedim. GNOME’da sevmediğim şeyleri KDE’ye taşıyor. Kendi home dizinimi değilde, root dizinini nasıl göereceğimi bulmak 30 saniyeden fazla sürdü. Deneyim düzeyimi düşünecek olursak, bu kabul edilemez bir süre.

Neden, Konqueror’ın en iyi yapabildiği şeyi ikinci plana atıp Dolphin’i koydular? İnanılır gibi değil. Bunun dışında, hızı hariç, Internet Explorer’dan daha kötü bir tarayıcı arıyorsanız, bu elbette Konqueror’dır. Madem Konqueror’ı ikinci plana atıyorsun, çıkar gitsin! Ya da, rendering engine olarak KHTML yerine Webkit kullan artık! (En azından, bunu Ubuntu’da opsiyonel olarak yapabiliyoruz)

Bir de şu Kickoff meselesi var. Suse’cilerin bu kadar gazına gelmek niye? Dünyanın en kullanışsız Start menüsü. Bir programı açmak için, bir kategori altına giriyorsunuz. Gereksiz sol tıklamalar…Geri dönmek için sola kayıp yeniden sol tıklamalar…Hem herşeyi bir arada göremiyor, hem zaman kaybediyor, hem de şaşırıyorsunuz. Allahtan eski stile dönmek kolay; hatta Kickoff içinde herhangi bir programı bulmaktan daha kolay!

Teknik olaraksa diyecek şey yok. KDE 4, gerçekten KDE adına büyük bir ilerleme ve programcılık açısından doğru şeyler yapıyorlar. Ama bunun kullanıcıya yansıyan kısmı, kullanışlı, hızlı ve akılcı olmaktan çok uzak.

Tasarım olarak da gerçekten çok şık buluyorum. Ama kullanışlılık olmayınca, şıklık da, KDE 4′ün oyuncaktan ileri geçememesine neden oluyor.

EKONOMİK KRİZ VE BİLGİSAYAR SEKTÖRÜ

bilgisayar,ekonomi | Etiketler:, , — 8 Ekim 2008

Dünya bir ekonomik krizle sallanıyor. Krizin nedeni herzaman olduğu gibi finansaldır; yani birileri gerçekte bir hiç olan kağıtlarla (para,bono,tahvil vs) oynuyorlar ve bunun etkilerinden üretenler ve çalışanlar etkileniyorlar.

Amacım ekonomik krizden bahsetmek değil. Ama hem iktisat mezunu olduğumdan, hem de bilgisayar sektöründen, ta orta sondan beri bir şekilde istemesem bile para kazanmış olduğumdan, kendimde bazı şeyleri değerlendirme ve eleştirme hakkı buluyorum.

Senelerdir birileri, Türkiye’ye “yazılım üssü olalım” gibi öneriler getiriyor.

Türkiye, “yazılım üssü” filan olamaz…

Nedenlerini şimdi uzun uzun açıklayacağım.

Üretim yapıyorsanız, iki şekilde para kazanabilirsiniz: Ya müşteriye direk satış yaparsınız, ya da daha büyük bir şirkete fason üretim yaparsınız.

Türkiye’nin direk müşteriye satış yapma şansı son derece kısıtlıdır. Çünkü biz, donanım ya da yazılım üreticisi değiliz. Bugün bir donanım ürünü imal etmeye kalkarsanız, herhangi bir AB ülkesi,ABD, hatta Hindistan, Pakistan gibi ülkelerle rekabet edemezsiniz. Nedeni açıktır. Bugün Hindistan, atıyorum PC anakartı üretmeye kalksa, iç pazarı bizim 10 katımızdan fazla. Dolayısıyla, bir Türk şirketi, tedarikçiden herhangi bir Hindistan şirketi kadar mal çekemez; dolayısyla onun aldığı fiyata mal alamaz.

“Gümrükle iç tüketiciyi korurum” diyemezsiniz; bilgisayar ürünlerinde gümrük vergisi %1.

ÖTV filanda zaten yerli yabancı her şirkete uygulanıyor.

Yazılımda herhangi bir ara ürüne ihtiyacınız olmadığı için, bu işi kıvırabileceğinizi düşünebilirsiniz.

Cidden öyle mi? Şu an Hindistan, dünyanın en iyi matematik eğitimini alabileceğiniz sayısız üniversiteye sahip. Bilgisayar alanında da rakipleri Stanford gibi okullar. Sizin Türkiye’de, dünya sıralamasına girmiş bir okulunuz var mı? Yok.

Yarı-eğitimli, dünya ortalamasının altında eğitim almış bir kalabalıkla yazılım işine gireceksiniz. Olabilir; okul herşey değil. Bu insanları şirket bünyesinde de yetiştirebilirsiniz. Türkiye’de dünya çapında bir yazılım firması var mıdır? Yoktur. Demekki, sizin şirketlerinizin yetiştireceği işçiler de dünya ortalaması düzeyinde kalifiye elemanlar olmayacaktır. Üstelik, insan yetiştirmek şirketler için mali külfettir. Zaten dünya ortalamasının üzerinde maliyetlere sahipsiniz: spesifik alanlarda kalifiye eleman, Türkiye’de daha çok para alır. Çünkü arz azdır.

Şu an dünyada çıkan bilgisayar oyunlarının kadrolarına bakın, yarısından fazlası Rus. Kalifiye eleman yetiştiriyor Rusya, ve Rusların ABD şirketlerine maliyeti ABD,Kanada, hatta çoğu Hindistan vatandaşından daha ucuz.

Microsoft’a fason üretim yapabilir misiniz? Kısmen; örneğin Windows Vista’yı Türkler Türkçe’ye çevirirler. Kümülatif olarak baktığınızda ise bu bir artı değer değildir; zira Microsoft Windows Vista’nın Türkçe olması için birim başına 10 sent harcıyorsa, bunu size 100 küsur dolara geri satıyor!

Daha büyük işler yapmaya ise, acı ama, kifayetimiz yetmez.

Sorunu ortaya koyup çözümü düşünmemek kolaycılık olur.

Bu işin çözümü, hızla ve biraz da ite kaka, özgür yazılımı kucaklamaktır.

Hayır; Pardus markasını tescilleyip, dernek kuranları tehdit ederek değil!

Yazılım ithalatına %100 vergi koyarsınız; yapabiliyorsanız şayet. (Zira gümrük anlaşmalarımız var; burası Muz Cumhuriyeti değil, kafanıza göre Uluslar arası anlaşmaları ihlal edemezsiniz.)

Bunu yapamayabilirsiniz; ama başka çözümler var. Bugün her yazılımın, bazılarının çok iyi olmasa da, açık kaynak kodlu alternatifi var. Eğer ofis paketine ihtiyacınız varsa, OpenOffice yerine MS Office kullanmanızın herhangi bir makul açıklaması yok. İşletim sisteminde de durum böyle. Üretmeyen bir ülke olarak, PHP-Apache-MySQL varken, IIS-.Net-SQL Server’a lisans ödeme lüksüne sahip değiliz. Ha, Photoshop’a ihtiyacınız varsa, maalesef Gimp bir alternatif olmaktan çok uzak.

Peki Türkiye neden bunu yapamıyor, neden durup dururken gereksiz birsürü yazılıma tonla para ödüyor?

Bu bir politik kifayetsizliktir. Oturun, %100 Windows uyumlu, ondan çok daha iyi, fiyatı da 5 kat ucuz işletim sistemi yapın; bakın bakalım ABD devleti bunu kendi ülkesinde satmanız için size izin verecek mi? Elbette sizi açık açık kovmayacak; ama öyle vergiler, öyle zorluklar çıkaracakki önünüze, yokolup gideceksiniz.

Türkiye’nin yapması gereken şey kolaydır. Bütün okullara özgür yazılım şartı getirecek, 2 senelik meslek okullarında X,Y,Z şirketinin ürünlerinin lafı bile edilmeyecek. Özgür yazılım geliştiren insanları maaşa bağlayacak. Türk vatandaşı olması gerekmiyor; ABD’de örneğin Apache’yi geliştiren 3 kişiyi ülkeye çağırırsınız, size özel web sunucusu yazarlar. Türkiye, bu alanda reklamını da yapar. İşte o zaman, Türkiye’den biri, ben X yazılımı geliştireceğim dediği zaman, ABD’den, Japonya’dan, Fransa’dan sürüyle geliştirici omuz verir.

Kusura bakmayın; üniversite’de X şirketinin ürettiği IDE’de sağa sola tıklayıp 4 satır kod yazmakla ne programcı olursunuz, ne de yaptığınız işin bir akademik değeri vardır. Bırakın ABD’yi, Bulgaristan’a da gitseniz programcı olarak iş bulamazsınız. (Zaten Türkiye’deki akredite üniversitelerin sayısı bir elin parmakları kadar değil.)

Bunun için devleti mi bekleyeceğiz?

Devleti beklersek yandık. Türkiye’de, devlete baskı yapabilecek düzeyde bir örgütlenme yok bu alanda.

Biz yapacağız. Ama yapamıyoruz; çünkü açık konuşmak gerekirse miskiniz.

Sourceforge’da iki proje açtım, aylarca tek başıma birşeyler yapmaya çalıştım, bir tane programcı çıkıp bende şurasından tutayım demedi.

TÜBİTAK’dan maaş alanlar hariç, açık kaynak kodlu bir proje gösterin ki, 3 kişi uzun süredir üstünde çalışıyor olsun!

Bakın Türkiye’den adamın biri Flash alternatifi bir yazılım geliştiriyor; Türkiye’de Pozitif PC’den başka hakkında konuşan olmadı!

Bir başkası pencere yöneticisi geliştirmiş, ABD’deki Linux siteleri hakkında yazılar yazıyor, Türkiye’de ondan bahseden bir site, bir bilgisayar dergisi gösterin!

Yeter artık, donanım sitelerinin, bilgisayar dergilerinin, televizyon reklamlarının güdümünde kalıp, karın tokluğuna iş bulmak için aylarca bekleyecek misiniz?

Sitelerinizde, bloglarınızda neden X firmasının mallarını ballandırarak anlatmak yerine, örneğin PHP, Lazarus öğrenmeye, Linux kullanmaya çaba harcamıyorsunuz?

Şöyle bir iş ilanlarına bakın; Türkiye’de şirketler Linux uzmanı bulamıyor, birsürü X,Y,Z sertifikalı insan aç dolaşıyor!

Kendi iş fırsatınızı kendiniz yaratın. Bugün Türkiye’de ASP programcısının iki katı kadar PHP programcısı olursa ne olur biliyor musunuz? Hiçbir şirket ASP kullanmaz. Çünkü PHP programcısı bulmak kolay olduğundan, onlarda da PHP’ye karşı güven oluşur. Kimse aptal değil; herkes para kazanmanın giderek zorlaştığı günümüzde ucuz ve esnek çözümlere yöneliyor.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234