Google ile Murdoch’ın YouTube’u satın almak için kapışması ve nihayetinde Google’ın çatışmadan galip çıkması benim için gayet ikna edici bir milattı: Şimdiye kadar fikri mülkiyet kavramının yarattığı pazarda aslan payını kapan ana akım medya, internetin yeni medya olduğunu fark etmişti. Bunu yüksek sesle söyleyemezlerdi; ama gereğini de yapacaklardı.
Olayın üstünden daha birkaç yıl bile geçmeden, Murdoch Google ile gerginlik yaratacak ilk sözleri sarfetmeye başlamıştı bile.
Internet hala televizyon ve sinemanın gücüne sahip değil; en azından tipik orta sınıf üzerinde. Gelgelelim, yeni kuşak, özellikle de Y kuşağının arkasından gelen kuşak, hayatından televizyonu çıkarmış durumda. Hal böyle olunca, internetin başat medya olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Yüksek karlar sözkonusu olunca da, internet yavaş yavaş otonom, biraz içine dönük hüviyetini kaybetmeye başlıyor.
Şu an beni ilgilendiren soru şu: Facebook ve Google, ne zaman gerçekten kılıçları çekecekler? Kabul edelim ki, şu an Google biraz Microsoft gibi: Android platformu grip virüsü hızıyla olmasa da başarılı oldu; ama lider değiller. Arama motoru alanında kayda değer bir rakibi var: Bing. AdSense de birsüre sonra liderlikten inebilir; zira gerek Microsoft, gerekse Apple bu alanda radikal adımlar atmaya hazırlanıyorlar. Twitter ve FriendFeed gibi rakiplerine karşı çıkan Wave gibi, Buzz gibi alternatifler ise beklenen başarıyı edinemedi…
Gelgelelim; Google aslında Facebook’a karşı ilk yenilgisini sessiz sedasız, uzun süre önce aldı: Google’ın açık sosyal ağ protokolü OpenSocial, daha ne olduğu bile anlaşılamadan kaynadı gitti ve bu esnada Facebook, sunduğu OpenID benzeri servisle artık neredeyse standart login prosedürü haline geldi. Bu küçük, ama kayda değer bir örnek. “Sosyal medya uzmanı” olduğunu iddia edenler arasında bile sayısı azımsanamaz bir kesim, OpenSocial’ın ne olduğunu, ne vaad ettiğini ve neden tutmadığını kolay kolay açıklayamayacaktır.
Açık açık olmasa bile, Google’a karşı bir cephe oluşuyor. Zaten bunun “açık” olması pek ihtimal dahilinde de değil; zira internetin belkemiğinde hala Google var. Hala, sayısı azımsanamaz kullanıcı, gireceği web sitesinin URL’sini tarayıcının adres satırına değil, Google arama kutusuna yazıyor. Google ne kadar adil olsa da, güçlü bir rakip olmaya başladığınızda, sizi arama sonuçlarından çıkarmayacağını, sandbox’a atmayacağını ya da arka sıralara geriletmeyeceğini bilemezsiniz.
Bu yazının müsebbibi, biraz da CNN’de çıkan, Pete Cashmore’un yazısı oldu. Yazı önemli bir yazı değil; hatta bizim ulusal gazetelerde çıkan iteleme teknoloji haberlerinden bile daha fazla kaale alınması gerektiğini söyleyemem. Dikkat çekici olan, yazının son derece boş ve anlamsız iddialarla da olsa, sosyal medyanın Google’ı zor duruma sokacağını iddia etmesi. Gazetenin sahibi de Murdoch olunca, akla bazı şüpheler gelmiyor değil…
Örneğin, Murdoch, Google’ı aradan çıkarmak için Facebook’u sahibi Mark Zuckerberg’i destekler mi?
Aslında buradaki önemli nokta, aradan çıkarılmak istenen şeyin Google değil, arama motoru tabanlı internet kullanımı olduğu.
Nedeni ise çok basit: arama motoru sayesinde insanlar istedikleri içeriğe, istedikleri zaman ulaşıyorlar. Bu model, günümüzün tüm medyalarının tersine işleyen bir yapı. Üstelik, modern ve hızlı yaşam, interneti sadece içeriği, özgür ve güvenilir yapısı ile de değil, bu kullanım tarzıyla da baskın kılıyor.
Bu işleyiş tarzı, birçok açıdan medya tekellerinin işine gelmiyor. Birincisi, bu modelde küçük aktörler başarılı olabiliyorlar. Sözgelimi, az önce Google’da Dyo Nanomat araması yaptırdım ve blogum 2.sırada çıktı. İlk 40 sonuç arasında, hiçbir ana akım medya sitesine rastlamadım.
Şimdi CNN’in websitesi olduğunuzu düşünün: kaç arama kriterinde ilk sayfada çıkabilirsiniz ki? Çoğu arama kriterinde yüzlerce site CNN’in önünde; bunların neredeyse tamamı CNN’in yüzde biri büyüklüğünde olmayan siteler. Oysa bir gazete bayine gittiğinizde alabileceğiniz en fazla 10 gazete var (elbette daha fazla; ama örneğin bir sosyalistin hem Cumhuriyet, hem de Sözcü almayacağını varsayıyorum!) Keza, TV’lerde de durum farklı değil.
Bu yüzden, arama motoru tabanlı mevcut internet yapısının belini kırmak, ana akım medya için çok ama çok önemli. İlk başlarda, bunu websiteleri açıp kendi TV’leri, billboardları, gazeteleri ile destekleyerek rakipsiz olacaklarını sandılar ama beceremediler. Türkiye’de becerdiklerini iddia etseler de, trafik satın alarak, refresh kodu ekleyerek Alexa verilerini yükseltmek, erotik fotograf galerileri yayınlamak gibi ucuz ve beylik numaralara rağmen giderek kan kaybediyorlar. ABD’de bu işin daha fazla böyle yürüyemeyeceği anlaşıldı yeni stratejiler benimsendi.
Doğrusunu isterseniz, ben Twitter ve Facebook’un “başarısının” fazlasıyla şişirme ve “planlı” olduğunu düşünüyorum. Dikkat ederseniz, daha önce hiçbir internet aracı Twitter ya da Facebook gibi şişirilmedi medya tarafından. Hatta, insan “neden Twitter?” demeden edemiyor. Zira Twitter, 140 karakterle sınırlı ve resim yükleyemiyorsunuz. Bu kadar kısıtlı ve kullanımı da zor bir sitenin, bu kadar göklere çıkarılmasında bir bityeniği olmalı. Twitter, tam bir “boş zaman geçirgeci”. İnsanları esir alıyor ve kilitliyor. Tanıdık geldi mi? Evet; televizyon gibi!
Facebook ise başka bir hikaye anlatıyor. Herşeyden önce, güzel bir reklam modeline sahip Facebook; bu yönüyle Twitter’dan ayrılıyor. Facebook’u kullananlar ondan reel bir fayda sağlıyorlar. Geir dönüşlerin kalitesi tartışılır olsa da, şu an sosyal medya siteleri içinde en yüksek geri dönüş oranına sahip olan site Facebook. Ayrıca çok fazla araç, çok fazla uygulama, çok fazla bağlantı kurma şekli ile de insanları bir şekilde cezbediyor (itiraf edeyim, Facebook’tan nefret ediyorum!) Facebook’a bir yapı olarak baktığınızda, Google’ın yolundan gittiğini görüyorsunuz: bir işi iyi yaparak başladılar, daha sonra yeni hizmetler de verdiler. Örneğin uygulama desteği. Facebook, uygulama geliştiriciler için, çok dostane olmasa bile, son derece kapsamlı bir altyapı sunuyor. “Herşeyi benim üzerimden yapın” diyor. Kulağa çok misafirperver bir teklifmiş gibi gelse de, insanların Facebook’da ne kadar vakit geçirdiklerine baktığımızda, Facebook’un internet kullanım alışkanlıklarında etkili olabileceği gerçeği hemen ortaya çıkıyor.
Elbette internet kullanımının arama motoru temelli kullanımdan, sosyal medya tabanlı kullanıma kayması, ana akım medyanın yatırım ve iş modellerini kurtarmaz. Ama daha fazla zarar görmelerini kesinlikle engeller ve sosyal medya kanalını kullanarak iş modellerini daha farklı şekilde ele alarak evrim geçirmelerini sağlar. Zaten sosyal medya siteleri, “diyaloğa” imkan tanımakla birlikte, “merkezden gelen mesajların” yayılmasına da uygun bir ortam sağlıyor. Yani, sosyal medya görece yeni bir kavramken, etrafında bu kadar çok yeni ve eski reklamcı toplanması bir sürpriz değil. Üstelik bu yarı-kapalı, teknik olarak olmasa bile insanların zaman içinde site içinde psikolojik olarak kendilerini izole etmelerini getiren bu tuhaf yapı, merkezi sansür mekanizmalarının da zaman içinde oluşmasına neden olacaktır; kaldı ki teknik ve hukuki olarak farklı görüşlerin bu tip ortamlarda ehlileşirilmesi, hatta takibe alınıp cezalandırılması çok daha kolay.
Ne bu meseleye kafa yorması, model olarak alması gereken entelektüeller, ne de sektörün içindeki yazılımcı tayfası ilgilenmeyince, özgür yazılım fikrinin Türkiye’ye çok uzak olduğunu
kabullendim. Uzun süredir özgür yazılımla ilgili birşey yazdığım yoktu; son zamanlardaki gelişmeler olmasa, yazacağım da yoktu…
Sektördeki gelişmeleri isabetli tahmin etmek konusunda kendimle gurur duyabilirim. Nadiren yanılıyorum. Maalesef bu sefer. özgür yazılımın geleceği konusunda ümitli değilim.
Özgür yazılım fikri, maddi olarak yanlış gelişti: maalesef, kaynak kodu açık bir yazılımın bedava olması gerektiği yerleşti ve yardımın paralı olması ayıplandı. Oysa ki, ben, örneğin WordPress konusunda size yardım ettiğimde bir maddi karşılık beklemiyorum ama fırına ekmek almaya gittiğimde para ödemek zorundayım. Çok hatalı bir şekilde, özgür yazılım hareketi, bilgiye olan saygıyı artırmak yerine, o saygının daha da dejenere olmasına yol açtı. Çünkü teknik ve pazarlama başarıları, felsefi argümanlarını yerleştirmek konusundaki derin başarısızlığının önüne geçti.
Şirketler de, bu fikri kullandılar: daha doğrusu, özgür yazılım trenini yakalayamayan şirketlerin batacağı ortaya çıktı. Örnek vermek gerekirse, Windows ve Office’deki anormal operasyonel karları dışında, Microsoft’un sunucu piyasasından ciddi bir geliri yok. Ne Java gibi koşan bir dili, ne Apache gibi yıldız bir sunucu uygulaması, ne de Firefox gibi değerli bir ürünü var. Üstelik, camiaya da mesafeli yaklaştıklarından, özgür yazılım dünyasının önemli isimlerini başka şirketlere kaptırdılar.
Peki ne oldu? Sun gibi, IBM gibi şirketlere giden özgür yazılım kahramanları, mesela Ian Murdoch, bazı şriketlerin daha sempatik olduğunu yaydılar. Bedava reklamdı bu. Bu isimler etrafında, bedava ya da çok ucuza çalışan bir kitle oluştu. Bir komünite gelişti. Ciddi feedbackler alındı. Ya şimdi?
Şimdi, büyük şirketler ürünlerini geri çekmek istiyorlar. Oracle, büyük ihtimalle MySQL’ı bedava dağıtmaktan vazgeçecek. Daha ilginci, daha dün, IBM’in bir açık kaynak kodlu mainframe yazılımına dava açmasıydı. Sıkışan karlar, belki şirketleri daha çirkef oynamaya itecek. Oracle ve IBM’den gelen haberler çok tedirgin edici ve muhtemelen Microsoft cephesinden “bizim uzun vadede daha ucuz olduğumuzu söylemiştik” salvosu gelecek.
Reel sonuç? Şirketler, yok yere MySQL gibi, OpenOffice gibi, Java gibi yazılımların, hatta belki Apache’nin de, üzerine konacaklar.
Diyeceksiniz ki, hareket tekrar ayağa kalkar.
Evet ama, şu an en nitelikli beyinler o şirketlerde çalışıyor! Özgür yazılım, sadece beyin gücünü değil, organizasyon kültürünü bilen, bu konuda tecrübeli kadroları da kaybetti.
Bunun da tek nedeni, bedava kullandığımız muhteşem bazı yazılımlara, örneğin Apache’ye, Linux’a, Firefox’a, Scribus’a 3 kuruş bağış yapmıyor oluşumuz. Tırt ekran kartlarına, cicili bicili Mac’lere zevk çığlıkları atarak değerlerinin çok üstünde bedeller ödeyen bizler, zeka, emek ve iyiniyet ürünü olan özgür yazılımları, daha da kötüsü bu özgürlük fikrini desteklemiyoruz.
Radiohead’i seversiniz sevmezsiniz ayrı; ama RIAA’nın başını çektiği müzik endüstrisine karşı en güçlü muhalefeti bu adamlar yaptılar. Son albümlerini bedava dağıttılar. Kısa birsüre önce, grubun gitaristi Ed, soyadını unuttum, “eğer grupları destekleyecekseniz konser bileti, merchandise, vs alın” demiş.
Bu, uzun vadede kaçınılmaz olarak olacak şeydir. Neden? Dijital ve birbirine fiber optikle bağlı bir dünyayı sonsuza kadar kontrol edemezsiniz. İşbirlikçi devletlerin parlementolarında verilen avantalarla çıkardıkları yasalarla “korsanı” engelleyemezler. Sadece adaptasyonlar sağlanana kadar kopyalama süreci belki yavaşlar ve aksar; hepsi bu. Dünya tarihinde siyaset herşeyi kontrol etmeye çalışsa da, teknolojiye boyun eğmiştir. Teknoloji siyasete boyun eğmez. Öyle olsaydı, 500 senedir aynı teknoloji düzeyini idrak ediyor olurduk.
Peki Radiohead neden sivrilik yaptı? Biraz madalyonun öbür yüzüne bakalım: RIAA ve onun kuyrukçuları da aptal değiller. Medya halinde (CD,DVD) albüm satışları neredeyse sıfır çekmeye başladı. Artık Nokia, Apple gibi şirketlerin online siteleri yeni müzik dükkanları haline geldiler. Karlar eskisi kadar yüksek olmasa da, avantajları da yok değil: Internet üzeriden satlan müziğin kaydını kuyudunu bilmek pek mümkün değil. Nitekim, her geçen gün çok daha fazla sayıda sanatçı, o sene online satıştan para gelmemesinden dolayı şikayet ediyor. Yani aslında bir bakıma, “sen bana para ödemezsen ben senin sistemini batırır ve aracısız çalışırım” ihtarı bu.
Featured Artists Coalition isimli örgütlenme ileriki günlerde çok sesini duyuracağa benzer. En sonunda saflar tutuluyor: Metallica gibi RIAA yandaşlarına ilk ciddi ve organize ses FAC içinden geliyor (adı da anlamlı!). Travis, Radiohead, Robbie Williams, Blur, Pink Floyd, Annie Lennox gibi yabana atılamaz isimler var.
Diğer tarafta, RIAA, telif haklarını 50 seneden 100 seneye çıkarmak için hukuki yollardan çalışmalara girişmiş. FAC, bu girişime de muhalif, çünkü telif hakları, patentler aslında hiçbir zaman sanatçının yanında filan olmadılar. Şimdi ilginç bir mücadele yaşanacak; zira burada şimdiye kadar telif haklarının kuyrukçuluğunu yapmış olan ana akım medyanında ister istemez RIAA ve uluslararası benzerleri (MÜYAP gibi) yanında saf tuttuğuna şahit olacağız. Bunun doğal bir sonucu olarak, bahsettiğim sanatçıların adını bundan sonra sadece Indie medyada, ya da Internette görmek de sürpriz olmaz. Daha ilginç bir gelişme ise, iyiden iyiye medyaya ısınmaya başlayan Google’ın küskünleri himaye ederek eski devlere savaş açması olur ki, işte o zaman ortalık fena halde şenlenir!
Cloud computing yeni bir fikir değil: Temelinde, çok uzun süre önce ortaya atılan SaaS (Software as a Service) fikri var. Yani, yazılımı bir “servis” gibi kullanmak. Google Apps’i, Gmail’ı, Google Office’i, hatta Facebook’u düşünün. Cloud computing, en primitif haliyle bu.
Web 2.0 ile şekillenmeye başlayan RIA (Rich Internet Application) yönelimi de bunun için; Internet’te gezinirken şık ve hızlı arayüzler istiyorsanız zaten AJAX yeterli. .Net platformu ve JAVA da aslında adı koyulmadan önce RIA deneyimi sunmayı hedefliyorlardı ama olmadı. Adobe AIR ise, bastırıyor. Microsoft, Silverlight ile bebek adımları atıyor.
Cloud Computing fikrinin arkasında Yahoo,Google,Amazon,HP,IBM,Intel,Microsoft ve SAP gibi şirketler var…
Herşey web tabanlı olacak-yazılarınızı web tabanlı bir editör ile yazacaksınız. Grafik tasarım programınız, “cloud” içindeki sunucu üzerinde çalışacak. Aslında bunu bir tür Terminal Server-Thin Client uygulaması gibi de görebilirsiniz. Masaüstünde çok kuvvetli bir bilgisayara ihtiyacınız olmadığı gibi, kullandığınız işletim sisteminin de bir önemi yok. Hatta, masaüstü bilgisayarınız kendini Internet üzerinden bile boot edebilir. Kısacası, işletim sistemine bile ihtiyacınız olmayacak.
Bu, RFID fikrinden sonra en büyük kölelik sistemi!
Yaptığınız herşeyden, saydığım endüstri devleri, kuvvetle muhtemel kendi devletiniz, ve neredeyse kesin olarak ABD’yi yönetenler -minik Bush gibi kuklalar değil, o zaten gidiyor!- haberdar olacaklar.
Bu “babalar”, neyle meşgul olduğunuzu, kimden kıllandığınızı, neye gıcık olduğunuzu, çalışma ve uyku alışkanlıklarınızı, cinsel fantezilerinizi, nelere para harcadığınızı ve hayatınıza dair ne varsa akla gelen gelmeyen herşeyi öğrenecekler.
Bütün dünya artık masaüstü bilgisayarları terketmeye başlayınca, yapabilecekleriniz de denetim altında olacak!
Yazılıma sahip olma hakkınızı tamamen kaybedeceksiniz. Zaten kapalı kaynak kodlu yazılımların hemen hiçbiri size yazılımın gerçek anlamda mülkiyetini vermiyor. Ama Cloud Computing gerçek ve alışıldık bir şey olursa, kullandığınız yazılımın fiyatı üzerinde de bir denetiminiz olmayacak. Mesela, faturayı geç yatırdığınız için PDF okuyucunuzun kesilmesi gibi komik durumlarla karşılaşabilirsiniz! Hele, Türkiye’de bu işin komedi ve rezalet boyutunu hiç düşünmeyin!
Şu an Internet kesildiğinde nasıl da kıvrandığınızı düşünün.
“Adı lazım değil”, bazı devletler, bu sefer insanların hangi sitelere girebileceğini değil, hangi faaliyetlerle uğraşıp uğraşamayacağını da denetleyecek.
Bir de işin para kısmı var.
Komik olan, “bu yola baş koyanlardan” olan Oracle’ın kurucusu Larry Ellison’ın da işin çivisinin çıktığına ve herşeyin laf salatasına dönmeye başladığına inanması..
“The computer industry is the only industry that is more fashion-driven than women’s fashion. Maybe I’m an idiot, but I have no idea what anyone is talking about. What is it? It’s complete gibberish. It’s insane. When is this idiocy going to stop? “
(Bilgisayar endüstrisi kadın modasından bile moda etkisinde. Belki ben gerizekalıyım ama bu konuşulanlar hakkında hiçbir fikrim yok. Tamamen zırva. Delilik. Bu aptallık ne zaman bitecek?)