ESKİDEN BEN DE FAŞİSTTİM! -1-

Şaka değil! Lise yıllarında Kürtleri toplu halde “ortadan kaldırmaktan” bahsederdik. Zenciler de, o zaman Türkiye’ye henüz pek gelmiyor olsalar da, hedefimizdeydi. Ancak hiçbir zaman Yahudi ya da Ermenilere düşman olmadım; çünkü onlar çevremde olup tanıdığım insanlardı. Kürtler gibi “kara ve kaba” değillerdi. Zenginlerdi; o zamanlar pek de meşru görünen işler yapıyorlardı; “Beyaz Türklere” layık görülen, “öbürlerinin” pek giremeyeceği işlerdi bunlar…

Özel bir okulda okuyordum ve çalışan herkesin zengin olabileceği gibi aptalca bir masala inanmıştım. Gördüğüm fascism 300x300 resmi Eskiden ben de faşisttim!  1  yazısı hatiratim  kategorisindeKürtler hep pis işler yapan adamlardı. Hatta çevredeki fakir semtlerin okullarından, o zamanlar tümünü sadece Kürt sandığımız kara çocuklar -Araplar, Çingeneler ve Kürtleri ayıramayacak kadar cahildik- bizi dövmeye gelirlerdi. Ama çok daha iyi beslenmiş, çok daha yapılı, çok daha fazla spor yapmış ve sandıklarının aksine en az onlar kadar kör ve bilenmiş olduğumuzdan, fena halde dayak yerlerdi.

İkiyüzlülüğün alemi yok. 10 kişinin arasında Kürtler kardeşimiz derdik, 3 kişi kalınca hepsini sallandırma planları yapardık.

Kürtler yapmıyor muydu? Onlarda yapıyordu. Yani hiç de öyle “sınıfsız ve kaynaşmış” bir toplum filan değildik. Aç adam, kaybedecek şeyi olmayan adam tehlikelidir. Bu yüzden şehirdeki Kürtler tehlikeliydi. Hırsızlık gibi, adam yaralama gibi adi suçlulardı. Daha nitelikli ve organize suçlar ise Beyaz Türklerin tekelindeydi. Ama ortalama bir insan, “organize suçun” etkisini direk üzerinde hissetmez. Büyük suç kartelleri arabanızın camını kırıp teybinizi çarpmaz. Yankesicilik yapmaz. Torbacılık da yapmaz; ama malı onlar dağıtır.

Neden ve nasıl değiştiğimi bilmiyorum; ama o filmlerde gördüğünüz gibi sarsıcı bir olay filan olmadı. Ben kendimi değiştirmek ve geliştirmek konusunda akranlarıma göre çok daha şanslıydım; bunun en büyük nedeni, hemen her türden insanla karşılaşmış ve diyalog kurmuş olmam. Aptallar, cahiller ve puştlar hariç, herkesi dinledim. Asla burnu büyük biri olmadım; sadece yanlış şeylere inandım.mud filled brain nazi.gif 205x300 resmi Eskiden ben de faşisttim!  1  yazısı hatiratim  kategorisinde

İnsanın normal gelişiminin onu faşist yapacağına inanıyorum. Tanımadığınız her varlık,tür,insan,ortam hatta eşyayı doğamız gereği tehdit olarak algılarız. Hayvanlar bu işi daha kolay hallediyor ve kesinlikle bizden daha etkililer: birbirini tanımayan iki hayvan karşılaştığında, dokunmaya çalışarak karşısındaki hayvanı anlamaya, onunla bir bağ kurmaya çalışır. Bizse kaçmayı, görmemeyi ve inkarı seçeriz. Aslında bu da öğretilmiş birşeydir; toplum, okul, aile, arkadaşlarımız daha doğduğumuz andan itibaren bizi hamur haline getirip çeşitli kalıplara dökmeye kalkar. İnsan, hayvana göre daha proaktiftir. Hayvanlar da avlanmak için tuzak kurarlar; ancak kendine zarar geleceği şüphesiyle bir hayvanı pusuya düşüren veya öldüren bir başka hayvan bilmiyorum. İnsanın bu eşsiz davranış kalıbı, bence faşizmin en büyük itici gücü; yani çoğu zaman sebepsiz olan bir zarar görme korkusu. (Faşist propaganda içinde naif öğeler yakalamak beni herzaman şaşırtmıştır; koca gözlü beyaz atlar, hinduların sevgi ve barış sembolleri, tatlı bebeler(!) bunlardan sadece bazıları. Hatta genelde “karşı tarafla” karşılaşmayan tipik bir faşist fazla insan canlısı, neşeli, canayakın tavırlar sergiler!)

Bunları yazma ihtiyacı hissetmemin nedeni, Türk insanının, özellikle de hoşgörülü olacağını sandığımız kesimin, giderek daha yobaz ve faşist olması.

Bu beni şaşırttı mı? Elbette hayır. Çünkü yıllardır medya eliyle servis edilen nefret ve ayrımcılığı fark etmemek için kör olmak gerek.

Yalnız şunu da anladım ki, faşistler de pekala yola gelebilirler. Çünkü faşistlik maalesef -eğer bundan maddi bir kazanç sağlamayı düşünmüyorsanız, silah satmak, bu yolla ülkeyi istediğiniz gibi sömürmek vs gibi- bir aptallık durumudur. Aptallığın da çeşitli türleri var. Gerizekalılıktan bahsetmiyorum, onlara yapacak birşey yok. Ama zaten insanımızın beyni fazlasıyla yıkanıyor ve biz onları dışlayarak, dalga geçerek faşist gruplarına daha sıkı kenetlenmelerine neden oluyoruz.

Elbette herkesi kurtarma şansımız yok. Bazı insanların beyinleri kendi iç sorgulama rutinlerini harekete geçiremeyecek kadar yıkanmış olabiliyor. İnsanı insan yapan temel özelliklerden biri de şüphedir. Faşiste sürekli hazır kalıplar yüklenir. Bir faşist, çok sayıda soruna sizden çok daha hızlı cevap verebilir; buna şaşırmayın. Mesela siz ekonomik krizi aşmak için akılcı çözümler ararken, faşist, “Yahudi, Ermeni ve Kürtleri öldürüp mallarına el koyalım, o olmazsa varlık vergisi çıkaralım” tarzı kalıplarla karşınıza çıkacaktır. Tabi ki bu bir akıl yürütme değildir; beynine dizdiği ideoloji kartlarından uygun olanı seçmekten ibarettir. Aydınlanma süreci bu insanlar için çok zor ve acılı olur. Uzun tartışmalara giren, her cümlesinde daha da batan, bunun içinde sinirlenen bir faşist, işte muhtemelen bu sorgulama sürecinin ilk aşamasındadır: şüphe. Bu şüphe bilinçaltı bir şüphedir aslında, çünkü kişi henüz akıl yürütme yetisini kazanmamıştır. Kızgınlığının nedeni, kendi yetersizliğine duyduğu ama anlam veremediği öfkedir.

Günümüzde “okuyan” kesimin, “cahil ve bidon kafalı köylüden” daha faşizan tavırlar içinde olması bana çok doğal geliyor; çünkü uzunca bir süredir medyada her Kürdü terörist olarak gösteren adamlarla karşılaşıyoruz. Elbette bu durum medyanın da istediği şey; çünkü kaos ve kavga, insanların medyayı daha çok takip etmesine neden olur. “Okumuş” diye lanse edilen yarı cahil kitlenin (ki yarı cahil olmak, kör cahil olmaktan çok daha tehlikeli) çok kolay yönlendirilmesi bir sürpriz değil; çünkü onlar “Truman Show” içinde yaşıyorlar.

DEATH WİSH VE CHARLES BRONSON

sinema | Etiketler:, , — 31 Ağustos 2009

Geçenlerde, çocukken seyrettiğim sayısız Charles Bronson filmini hatırladım. Onca  filmden tek aklımda kalan, gece ıssız bir sokakta yürüyen Bronson ve onu takip eden (ve ölen) it kopuk. Bir de, hemen her filminde karşımıza çıkan, “gerçek hayatta” karısı olan Jill Ireland ve Telly Savalas.

Bronson’u hep Cüneyt Arkın’a benzetmişimdir. Eğer birini öldürmüyorsa hafif mütebessim bir ifade, çirkin surat ve iyi bir vucut, elbette kötü oyunculuk. Adamın seyrettiğim tüm filmleri intikam üzerine. Zaten Death Wish bile, 5 filmlik bir seri.

jeff goldblum death wish 300x191 resmi Death Wish ve Charles Bronson yazısı sinema  kategorisinde

Sinema tarihinin belki de en gerzek tiplemeleri

Bunu söylediğime inanmıyorum ama Death Wish aslında önemli bir film. Filmin gişe başarısından çıkarım yapmak anlamsız; 1974 yapımı film, sokaktaki şiddetin çok yükseldiği bir zamanda vizyona girdiğinden önemli gişe hasılatı yapmış. 3 milyon dolar gibi, hem zamanına hem de filmin “para yiyecek” birşeyi olmamasına göre oldukça pahalı sayılabilecek Death Wish, 22 milyon dolar hasılat yapmış. Bronson’un her serseriyi öldürdüğünde sinemada alkış kopması da bana o yılların Türkiyesini hatırlattı. Demekki eskiden sinemada film izlemek daha “sosyal” bir hadiseydi. Bu arada filmde Jeff Goldblum’un küçük bir rolü var (Freak #1!)

Kitabını okumadım, ama filmde Paul Kersey’in psikolojisi çok “geçiştirilmiş”. Yönetmenin mi, Bronson’un hatası mı bilmiyorum. Belki yönetmen daha iyi bir hikaye çıkacağını biliyordu ama Bronson’un oyunculuğuna güvenemedi ve intikam hikayesiyle yetinmekle kaldı (Bronson olmasa film muhtemelen yatardı). Veya Bronson, filme ağırlığını koydu. (Nitekim ikincisinde tekrar Winner’ı istemiş).

Aslında konu bu haliyle bile tipik intikam filminden biraz farklı. Mesela Paul Kersey, zaten feleğin sillesini yemiş, çemberinde de tur atmış biri filan değil. Aksine, Cartman’ın “gay” diyeceği türden, fazlasıyla liberal biri. Bir inşaat şirketin önemli mimarlarından. Muhtemelen yazar bile böyle birinin “gay davranmamasını” saçma bulmuş ve Paul Kersey’i eski bir Kore gazisi yapmış; iyi silah kullanmasını da orada Özel Tim’de görev almış olmasına bağlamış. Filmin konusu bu açıdan orjinal; “yumuşak” birinin de kaybedecek birşeyi kalmadığında zıvanadan çıkabileceğini ele alıyor. Ancak, filmde ya Bronson’un oyunculuğu, ya da yönetmenin kazmalığından, pek bir “death wish” durumuna rastlamıyoruz.(Filmin sonlarındaki bir sahne hariç) Aslında böyle birinin psikolojisinin en ilginç kısmını oluşturan detay geçiştirilmiş. Ölüm korkusu kalmayan, hatta bunu isteyen birinin ne kadar tehlikeli olabileceği konusunda sık sık film yapılır ama bunun normal birinin başına gelmesi çok nadirdir ve sanırım Death Wish’in başarısından sonra “yaygınca” kullanılmıştır. Filmdeki asıl “orjinallik”, aslında Kersey karakterinin “içindeki seri katilin uyanması” ve bundan aldığı haz. Film bunu vermekte biraz nötr kalıyor, aslında çok tartışma yaratabilecek bir film, gişe hasılatı uğruna öylesine bir film oluvermiş. (Kaldıki adam gibi senaryoyla çekilse yine büyük hasılat yapardı)

Sanki 70′li, 80′li yılların en enayi filmleri bile bugünün “iyi” filmlerinden daha iyi…

666. YAZI: ŞEYTAN!

öylesine | Etiketler: — 30 Ağustos 2008

666 b resmi 666. yazı: Şeytan! yazısı oylesine  kategorisinde666. blog girdimi yazmak için biraz bekledim; numeroloji takıntım filan yoktur ama (kabalistler,İslam kabalistleri,19 mucizesi,vs) 666 modern kültüre o kadar girmiş ki, yazmamak ayıp olurdu.

Zamanında birileri 666′yı Timberland logosunda bile “bulmuşlardı”. Modern insanın şeytan korkusunu belki de sadece ilahiyata bağlamak sığ bir yaklaşım olur. Bence bu paranoyayı en güzel anlatan eser “Şeytanın Avukatı” filmi. Bu filmde şeytan “kötü bile değil”. Sadece insanın ne kadar kötü olabileceğini gösteren biri.

Nitekim,şeytanın ilahi tasviri de çok farklı değil. İnsana hizmet etmeyi reddeden meleğe, Tanrı bir şans veriyor. O gün bu gündür, “iyilik mi kazanacak kötülük mü?” sorusu, hayatın çeşitli alanlarında sorulup duruyor.

Bana göre şeytan sadece özgür iradeyi temsil ediyor. Kurallara göre oynamazsanız, yaptıklarınızın sonuçlarına katlanırsınız. Hıristiyanlıktaki 7 ölümcül günahta, aslında modern insanın zayıflıklarını yansıtan 7 karakter bozukluğundan fazlası değil. Yine de, bazı ilerlemeler -toplumsal ya da bireysel- için bu günahlardan en az birini işlemek şart olabiliyor. İlerlemenin ne kadar gerekli olduğu ise başka bir tartışma konusu. Sözlerim biraz dini fanatikmiş gibi algılanabilir ama, çoğu zaman yaptığımız aptallıkların sonuçlarını bertaraf etmek için deli gibi çırpınan bir uygarlığımız var. Önce kanserojen maddeler yaratıp sonra bunlarla mücadele etmeye çalışmak gibi. Bu hatalarımızın çoğu, genel olaraksa hata yapma durumu, çoğu zaman içimizdeki en insani değer olabiliyor. Gerçek şu ki, çoğu zaman sonuçları öngörebilmek pişman olmak için yeterli değil; o deneyimleri yıkıcı bir şekilde yaşamak şart. Üstelik bu bile, samimi bir pişmanlık ya da vazgeçiş için yeterli olmayabiliyor. Nitekim, “tarih tekerrürden ibarettir” gerçeği, aslında ders almadığımızı işaret ediyor.

Daha “ilahi” şekliyle söylemek gerekirse, bence asıl kusurumuz “şeytana uymak” değil, “ne kadar uyduğumuz”.

Şeytanın Avukatı’nda, şeytan (Al Pacino) sersem avukatımızı (Keanu Reeves) sürekli uyarır, ama salak ve başarılı gencimiz ona aldırış etmez.

Dindar insanların şeytan korkusu ve nefretini ise asla anlayamadım!

Eğer somut ispatı olmayan birşeylere inanıyorsanız,inancınız için ölmeyi bile göze alabiliyorsanız, sizi inancınızdan döndürecek şeylerle karşılaşmak ancak hoşunuza gitmeli. Zira, inanç kendi içinde, dış bir faktör olmadan, test edilebilecek Bir şey değil. Şeytan ise, Tanrı inancı taşıyan birine bu şansı veriyor!

Oruçlu ve şahane yemekler pişiren bir aşçının inancı, muhakkak ki berbat İngiliz yemeklerini yemek zorunda olan, sözgelimi bir Adanalı’dan,Fransız’dan daha sık test edilmektedir!

BİLİMİN DİNLEŞMESİ

tarih,toplum | Etiketler:, , — 17 Ağustos 2008

CHP, Cumhuriyet ve Hürriyet gibi gazeteler şeriat geliyor diye üfüre dursunlar; çok az insan “tehlikenin farkında”. (Sağdan sola yazıp fona müziği dayasam daha bir etkili olurdu ama böyle idare edin artık)

Tehlikenin adını da koyalım, bayrak sallamak isteyen arkadaşlar olursa slogan olarak kullanırlar: bilim “dinleştiriliyor”.

Bu da dünyanın yeni bir karanlık çağa doğru yol almasıyla paralel gelişen, “olması gereken” bir akım.

Yeni bir komplo teorisi ortaya atıyor değilim. Her özgürlük ve aydınlanma dönemini bir karanlık çağ takip edecektir; çünkü güç odakları birsüre sonra “asıl mevzuya”,yani paraya hükmedemiyor olacaktır. Engizisyonun gelmesi, papazların filan çok dindar adamlar olması yüzünden olmadı. Kısa Pepin namlı Frank kralının 8.yüzyılda Lombard’ları yenmesiyle kilisenin önce hükümet kurmasına, sonra toprak edinmesine izin verildi; zira bu sırada Müslümanlar, Hıristiyanları tepelemek için Pireneleri aşmış geliyorlardı.(Tabi onlar içinde din yalandı; maksat Hıristiyanları oyup paralarını ve kadınları almaktı)

Böylece, kilise, cahil kitleleri savaşa süren, arada da hem krallıklardan hem de halktan “tırtıklayan” bir güç olarak tarih sahnesine çıktı ve zaman içinde güç hırsıyla iyice zıvanadan çıktı. 8.Henry’nin neredeyse 750 yıl sonra bu herifleri Britanya’dan kovalaması da “karı kız meselesinden ötürü” değildir; nitekim bu icraat öyle hayırlı olmuştur ki, İngiltere süper güç haline gelmişti.

Kıta Avrupa’sında kalanlar da Fransız İhtilali ile kovalanacak, ancak üzerlerine fazla gidilmeyecektir. Zira Voltaire gibi ladini adamların yerine “çarıklı” Rousseau gibi adamların borusu ötmektedir. Kilise şimdi bile güçlü; öyleki senelerde Kızıldeniz parşomenlerini saklayıp, Hz.İsa’nın “sakın ben öldükten sonra kilise gibi şeyler kurup zibidilik etmeyin” sözlerini açıklamadılar, ortaya çıkınca da üç maymunu oynadılar.

Yobazlık türlü çeşitli şekillerde hortluyor, bunların en beteri de maalesef klasik dini yobazlık değil.

Ülkemizde de örneği var; Deniz Baykal’ın konuşmalarına bakın, devamlı fetva veriyor. Yaşar Nuri Öztürk,CHP’den ayrılıp partisini kuracak kadar kendine güvendi (güvendi de, ne oldu?). AKP var. MHP var. Kısacası, meclis adeta ulema oldu!

Yalnız, “solcu” CHP, okullarda evrim teorisinin çürütülmeye çalışmasına karşı çıkmıyor, bunun nedeni de basit. Çünkü CHP, aynı AKP gibi, dini bir şekilde kullanmak istiyor.

Dinden girip,evrim teorisine kadar geldim, hadi biraz daha ileri gidelim.

Şimdi, fizikle metafiziğin arasındaki korkunç radikal uçurumu bulandırmaya çalışıyorlar. Bu yazımda zaten dalgamı geçmiştim ama bir yandan çok da ciddiye alıyorum; bunlar çok tehlikeli girişimler…

Metafizik palavralara insanları bilim dilinden konuşurmuş gibi inandırmak çok kolay. İki lepton, üç quark dersiniz, işin temelini bilmeyen biri şüphelense bile, ansiklopedi filan açıp “herif buraya kadar doğru söylüyor, demekki bundan sonrası da doğru olabilir” der…

Bu akımın en vurucu örneği, The Secret denen paçavra oldu.

Secret, büyük bir yalandır ve iğrençtir,çünkü bilimi palavraya alet etmektedir.

Artık, meditasyon bile -gerçek meditasyondan değil, “yalama”, “anında görüntü”, gerzek batılılara yutturulmak üzere hazırlanan uyduruk Koi,Zohi,Hoiki filan gibi palavra tekniklerden bahsediyorum- “demode” kaldı.

Ortalama insanın bilimle arası hiç olmadığından, anlaşılması en zor disiplin de fizik olduğundan, bu işin esnafı genelde fiziği seçiyor.

Amaç “masum gibi” görünüyor; lepton gibi kıvrak düşün, pozitron gibi aktif hareket et, düşünceni iyonize edip sınırlarını aş, bok püsür…

Külliyen palavra.

Lakin, bu iş boka sarar arkadaşlar…

30 sene sonra biri çıkar, “quantum düşündüğünüz olmadı, çekim kuvveti ayağına yattınız bir bok çekemediniz, bu işin sonu boş. Yeni paralel hayat teorim sayesinde size ölüp, başka bir evrende nasıl daha güzel,zengin ve başarılı olacaksınız,onun yolunu gösteriyorum” derse, sizce inanan olmayacak mı?

Tabi ki olacak. Çünkü insanlar inanmak istiyor, inanma eğilimindeler. X-files’ın jeneriğinde bir poster görürsünüz, UFO’nun altında “I want to believe” yazar. Psikolojik analiz filan yapayım bari; Mulder, kızkardeşini uzaylıların kaçırdığına inanmak istemektedir, çünkü suçluluk duymakta, kızkardeşinin kendisi yüzünden kaçırıldığını içten içe bilmektedir. Nitekim, “sigara içen adam”, bir bölümde Mulder’a babasının kızkardeşi ile Mulder arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığını ve kızkardeşini seçtiğini söyler. Kardeşi bir deneye kurban gitmiştir…

Bu iş çok acayip yerlere varır…

Örneğin “yahu bunun cimcimesi bana pek Türk hissi vermedi” diye kafatasları ölçülür, “faşizm” bilimsel hale gelir. Nitekim, bu görüş 50 sene önce pek popülerdi,bu sıralar yine revaçtaymış!

Palavradan “bir gen bulunur”, örneğin X ırkından gelenlerde olan bu gen, ne bileyim, terörist olmaya itmektedir insanları! Böylece,rasyonel bir cadı avı başlatırsınız…

Şeriat isteyenin paranoid şizofren olduğunu “ispatlar”,akıl hastanesine tıkarsınız.

Laiklerin seri katil olmaya eğilimli olduğunu keşfeder “bilim”, toplumun huzuru için hepsi fişlenir, telefonları dinlenir.

Bu arada, sizi bilimden koparıp, bilimi ilahi bir güç haline getirirler. Anlamazsınız ama mucizeleri karşısında dehşete kapıldığınız için -hadi canım, cep telefonunu bile ilk gördüğümüzde dumur olmadık mı!- ondan gelen “her vahiye” körü körüne inanırsınız.

Belki de birgün, karanlık çağdan çıkış için verilecek mücadelede, ama bu sefer “haklı olarak”, İspanyol faşistlerinin sloganını kullanacağız:

Muera la inteligencia! Viva la muerte! (Kahrolsun aydınlar,yaşasın ölüm!)

TECAVÜZE UĞRADIM HAYATIM KAYDI

bilim,tarih,toplum | Etiketler: — 13 Ağustos 2008

“Oh,nihayet şu kıl herifi …tiler” diye sevinmeyin, konu başka.

İnsanlara çaresizlik aşılanıyor. (Hayır şeriatçılar,kısırlık yaptığını iddia ettiğiniz çiçek aşısının son sürümü filan değil)

Nedense son zamanlarda tanıdığım herkes ne kadar çaresiz olduğundan, onu öğrenemeyeceğinden, bunu asla başaramayacağından söz ediyor.

Okul,aile,medya ve insanlar, insanlara çaresizlik aşılıyor. Kurban olduklarını ve hayatlarının asla eskisi gibi olmayacağını söylüyor.

4 ayrı psikiyatrist bana 4 ayrı teşhiş koydu ve dört ayrı (set) ilaç verdi. İlaçların etkisinden çıkmam yıllar aldı ve hala tam olarak düzelemedim.

Bir psikolog ve psikiyatriste sorarsanız, yapabileceğiniz en yanlış şey, kendi hayatınızı düzeltmeye çalışmak. Profesyonel yardım şart!

Bugün yolda bir dershanenin ilanını gördüm, “eğitim koçları” varmış.

Batı’da otun bokun koçu var. Bizde “yaşam koçluğu” daha lüks bir hizmet, yakında ayağa düşecektir.

“Aile danışmanları” var; gidip nasıl ana-baba olacağınızı öğreniyor, kendi ananızın babanızın bunlara gitmemesi yüzünden boktan hissediyorsunuz(!): İnsanlık tarihi boyunca bu danışmanların olmaması yüzünden herkes sapık,gerizekalı,mutsuz ve yetersiz oldu. Binlerce yıllık insanlık tarihi bundan böyle değişmek üzere.

Hep uzman birileri size ne yapacağınızı söylemek zorunda; çünkü sizler aslında çaresiz kurbanlarsınız. Kendi başınıza birşeyleri değiştirmeyi denemek, ayaklarınızın üstünde durmaya çalışmaksa yapabileceğiniz en büyük hata.

Bir blog keşfettim, kızcağız çocukken yaşadıkları yüzünden hayatının nasıl kaydığını anlatıyor. Pekala, 13 yaşında hınzır bir velette olabilir. Ama eğer yazdıklarında samimi ise, ki çok ciddi zeka belirtileri de gösteriyor, kendisi için üzülüyorum.

Hayatının bundan sonra asla değişmeyeceğini kabullenmiş, kendini kurban olarak görüyor. Bazı anlamsız ve zekasına yakışmayacak idefixleri var. Geçmişe takılıp kalmış durumda, ilerideki hayatını da kurbanlık psikolojisi içinde, sınırlar dahilinde planlamış. Çünkü özgürlüğünü korkuya teslim etmiş,sınırları aşmazsa güvende olacağını sanıyor.

Elbette ona kızmıyorum. Belkide değiştiremeyeceği tek şeyin kafasına kakılmış “sen artık çaresizsin” saplantısı olduğunun farkında değil; belki farkında ama ne yapacağını bilmiyor.

Bu da kurulmaya çalışılan korku imparatorluğunun temel taşlarından biri. İnsanlar artık özgürlük değil, birilerinin onlara ne yapması gerektiğini söylemesini istiyor. Çünkü kendi hatalarının sonuçlarına katlanmaktansa, “daha üst bir yaşam formunun” koyduğu dogmalara inanıp o yolda ilerlemek daha kolay. Kaçınız kendinizde uzman bir psikiyatristin teşhisini eleştirme cesaretini bulabilir?

Bilim adamları maalesef ahlaklarını kaybettiler, en azından önemli bir kısmı. Birsürü “araştırma”, aslında palavradan ibaret, metodlar yanlış.

Yapılan bir araştırma, suçluların ciddi bir bölümünün çocukken taciz kurbanı olduğunu gösteriyor. Araştırmanın sonucuna göre,çocukken tacize uğradıysanız çok büyük ihtimalle suç işleyeceksiniz.

Akla yatkın görünebilir,ama metodoloji tamamen yanlış!

Öncelikle, hapishanedeki mahkumlar seçiliyor. Toplumun genelinde yapılsa, belki gerçekten tacize uğrayanların sadece %5′inin suç işlediği çıkacak ortaya…

İkinci yanlış, taciz kavramının muallakta kalmış olması. Örneğin kimi araştırmacılar, okul hayatında isim takılan öğrencilerin bile tacize uğradıklarını varsayıyor. Bu hesaba göre, okul hayatımda gördüğüm kişilerin en az %80′i tacize uğramış durumda.

Ayrıca, yapılan mülakatlarda insanların hafızası zorlanıyor. Sorulan sorular da yoruma açık sorular.

Bu “araştırmalar” sonucunda “korkunç gerçeklerle” karşılaşıyoruz; toplumun en az yarısı tecavüz kurbanı, çocukların çoğunda ciddi davranış bozukluğu var. Bu arada, “yaramazlık”, bir anda “davranış bozukluğu” gibi “tedavi edilebilir” nitelik kazanıp, 6 yaşında çocuklara haplar verilmeye başlanıyor. Tandığım birinin 13 yaşındaki ve son derece zeki kızı Ritalin kullanıyordu. Kızla konuştuğumda son derece geniş bir yelpazede insanın kafasını karıştıracak kadar entelektüel birikime sahip olduğunu gördüm. “Olayın nedir?” diye sorduğumda, çevresindeki herkesi aptal ve boş bulduğunu, arkadaşlarının son derece cahil ve ilgisiz olduklarını söyledi. Buna hormonları filan da ekleyin. Aslında kız inanılmaz derecede sağlıklı! Ailesi bu yaşta hap yutturulmasından dolayı ferah, çünkü onun tedavi edilebilir bir marazı olduğunu ve görevlerini yaptıklarını düşünüyorlar.

Şu an bu durumda olan, akıl almaz sayıda çok çocuk var.

Dünya eskiden bu kadar kötümüydü? Belki daha da kötüydü; insanlar gripten bile topluca ölebiliyorlardı,zatürree gibi hastalıklar yakın bir zamana kadar çaresiz hastalıklar sınıfına giriyordu,
kıta Avrupa’sının üçte biri veba salgınında ölmüştü, depremler medeniyetleri bitirebiliyordu, Hitler’in kitapları yaktırması trajediydi ama eğer İskenderiye kütüphanesi 1600 sene önce, Paganların da katledilmesiyle yakılmamış olsa,kimine göre medeniyetimiz birkaç yüzyıl daha ileri olacaktı. İstanbul’da büyük can alan depremlere ait kayıtlar yoktur, ama yangınlar yüzünden şehirdeki evler neredeyse devamlı yok olmaktaydı. Sanayi devriminde sayısız çocuk ölmüştü, Cenevre anlaşmasından ya da Clausewitz gibi askeri teorisyenlerin ortaya çıkmasından önce savaşlarda toplu katliamlar,tecavüzler ve barbarlık son derece sıradan,alışılmış bir uygulamaydı.

Daha sayayım mı?

Doğal afetler mi diyorsunuz? Dünya buzul çağını da yaşadı ve dinazorları yokeden muhtemelen bir meteordu.

Satanizm tırmanışa geçip binlerce insanın kurban edilmesine neden filan olmadı; ama Engizisyon’un akıl almaz işkencelerle öldürdüğü insanların sayısı binlercedir. Üstelik o zaman Avrupa nüfusu 30 milyon bile değildi.

Seri katiller eskiden de vardı; hatta en azılısı da Elizabeth Bathory‘di.

Yani dün, aslında dünya daha kötü biryerdi. Ama bugün, birileri dünyanın yarın daha da tehlikeli olacağını söylüyor.

Bu biraz Total Recall filmindeki,insanları öldürücü güneş ışığından koruduğu iddia edilen fanusa benziyor. Aslında fanus, korku ve boyun eğme güdüsü yaratan bir araç sadece.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

12