Ben Marmara İktisat mezunuyum; nedense herkes okuluyla gurur duyar ama İktisat okumuş olmak, benim için hayatımdaki en büyük pişmanlık.
Aslında bu konuda kendimi suçlu saymıyorum; çünkü kimse bana “Türkiye’de iktisat okuma, liseden farkı yok” demedi. Özel üniversitelerin iktisat bölümlerinde nasıl bir öğretim yapıldığını bilmiyorum. Açıkçası, Koç ya da Sabancı üniversitesinde “siz maaşlı köleler olarak açlık ve sefalete mahkumsunuz, çünkü ürettiğiniz artı değer, sahibiniz olan kapitaliste gider” diyeceklerini sanmıyorum. Doğrusunu isterseniz, Oxford’da filan bile durumun radikal derecede farklı olduğunu sanmam.
Eğer dünyada “gerçek” iktisat fakülteleri olsaydı, bunlar sadece devrimci ve anarşist yetiştirirdi!
Ben Marmara’da olduğum süre boyunca, Marx’ın, hatta Malthus’un “temelde” ne demek istediklerine değinildiğini hatırlamıyorum. Zaten darbelerle derbeder olmuş üniversitelerde doğal olarak sosyalist fikirler müfredata giremez.
Burkina Faso ve Mali gibi yerlerde hala kölelik var, 2 kiloluk bu ağırlık "malın" kaçmaması için ayağına takılmış.
Sosyalist eğilimli biriyim, “eğilimli” diyorum çünkü henüz konu hakkında tam bir karara varmış değilim. Sadece cahiller iki kelime bildikleri bir konu hakkında “inanç sahibi” olurlar. Araştırıyorum. Herhalde iktisat tarihini Türkiye’deki bir master öğrencisi düzeyinde öğrenmişimdir ama bu alandaki standartlar oldukça düşük olduğundan, bu elbette yeterli değil. İşin içine ideoloji girdiğinde, iki tarafta da sağlıklı, objektif bilgiye ulaşmak kolay değil. Üstelik Türkiye gibi ülkelerde bu bilgilere ulaşmak çok daha zor.
Örnek vermek gerekirse, Marx’ın 150 yıl önce teorileştirdiği gerçeklere ben okul yıllarında “yahu bu saçmalık” diyerek, kendi kendime, düşünmek zorunda kalarak ulaştım. Elbette düşünmek zorunda kalmak güzel birşey; ancak çok bilinen gerçeklere bile günlerce düşünerek ulaşmak zorunda kalıyorsunuz ve milletin 150 yıl önce düşündüğü şeyler üzerine kafa yorarak vakit kaybediyorsunuz. Okulda bunları öğretseler, o zamanlar çok daha önemli şeyleri düşünerek kendimi geliştirebilirdim.
OKULDA SÖYLENMEYENLER – 1: Emeğin fiyatı, kölenin maaşı
Derslere girmeyi ilk dönemden sonra bıraktım; çünkü okulda harcayacağınız zamanda hem daha fazlasını öğrenebiliyor hem de eğlenebiliyordunuz. Türk öğrencisi, en azından o yıllarda, liseye kadar geçirdiği hayatta zaten safsataları hızla öğrenecek yeteneğe kavuşuyordu. En belalı derslere bile 3 günden fazla çalışmadım. (Muhasebe tek ders sınavı hariç!) Onların da sayısı üçü dördü geçmez. Çoğu insan da aynı durumdaydı, hatta bir senede 36 ders veren tipler tanıdım(!).
Ara ara “neler oluyor acaba” diyerek, ayda 1-2 defa derslere girdiğim de oluyordu.
Kafama takılan şeylerden biri, işsizlik konusuydu. Sürüyle işsizlik tipi öğrenmiştik, ne menem şeydi ki bu işsizlik, birtürlü önüne geçilemiyordu.
Hayatta öğrendiğim pek az şeyden biri de, sizi aydınlanmaya götüren tek şeyin şüphe olduğudur. Şüphe duyuyorsanız, bir şekilde gerçeğe ulaşırsınız. Şüphe duymuyorsanız, birilerinin, birşeylerin, ideolojilerin, saplantıların oyuncağı olmaya mahkumsunuz.
İşsizlik bende şüphe yarattı. Çok zengin, nufusu az ülkelerde bile (Lüksemburg, İsviçre mesela) işsizlik vardı. Burada işsizliği açalım; sadece çalışmak isteyen ama iş bulamayan kişi işsizdir; iktisatta bunu böyle kabul eder.
Roma'dan ABD'ye kadar çoğu ülke kalkınmasını köleliğe borçlu. "Sağlıklı Zenci" satışıyla ilgili bir ilan.
Neden dedim kendi kendime, nufusu zaten 3-5 milyon olan ülkede, devlet, işsiz olan birkaç bin kişiye iş imkanı yaratmıyor? Öyle ya, hepsine cepten para verse bile devlet batacak değil!
Sorunun cevabı, “piyasa” kavramının içinde gizlidir. Eğer bir üretici cep telefonu üretiyorsa, onun istediği fiyatı ödemek zorunda kalırsınız (tekel). Eğer iki üretici varsa ve birbirleriyle anlaşıp size istedikleri fiyatı çekemiyorlarsa, daha ucuz bir fiyat ödersiniz. Eğer 20 üretici varsa, cep telefonunu neredeyse bedavaya alırsınız.
Yine çok temel bir “gerçeğe” göre, emek, yani insan da, piyasada “maldır”.
Aynı iş için başvuru yaptığınızda, yetenekleriniz, tecrübeniz, eğitiminiz eşitse, diğer işçilerle fiyat rekabetine girersiniz. Aynı cep telefonu üreticisinin sattığı telefon gibi. Doğal olarak, bir işe başvuran ne kadar çok işçi varsa, emeğiniz için biçtiğiniz fiyat o kadar düşecektir.
Yüksek nufusun yakın zamanlara dek çoğu ülkede teşvik edilmesi bu yüzdendir. Örneğin, “dinibütün bir başbakan” size bol bol üremenizi söyler, siz de zannedersiniz ki, o nufusla ordular kuracak, Viyana’yı kuşatıp bu kez alacak(!), elin Avrupalısından çok daha refah içinde yaşayacaksınız!
Tam tersine. Üredikçe sefaletle boğuşacaksınız. Size biçilen fiyat düşecek. Ama ülke kapitalisti şahlanacak, vatan sağolsun.
Bütün bu “çoğalın!” tavsiyeleri milliyetçi ve dini maskelerle karşımıza çıkar.
Oysa bunları 150 sene önce Karl Marx, sürüyle teoriyle anlatmış. Yukarıda anlattığım şeyi, “yedek emek ordusu” kavramıyla zaten açıklamış.
Muhtemelen çoğunuz bunları biliyorsunuz, değil mi?
Biraz da rakamlardan bahsedelim. Şu krizi de geçelim; dünyada işsizlik ve sefalet artıyor.
“Artı değer” denen şey, çalışanın cebinden kapitaliste giden paradır. Bu yüzden, zenginle (kapitalist) fakir (emekçi) arasındaki uçurum sürekli olarak artacaktır; tarih boyunca bu böyle olmuştur. Son 10 yılda, işsizlik %25 arttı. Krizin de etkisiyle bu rakam %30′ları rahatlıkla geçecek.
İşsizlik de bir yana, çalışanlar çok iyi durumda mı sanki?
ILO verilerine göre, dünyada 1.5 milyar insan, günde 2 dolardan az parayla geçinmek zorunda. Bunların ise üçte birinden fazlası, günde 1 dolardan azına talim ediyor.
Sonraki yazımda insanların bu sisteme neden baş kaldırmadıklarına cevap aramaya çalışacağım.
Türk insanı birşeyleri nedense sadece ABD’den, biraz okumuşu da bazı Avrupa ülkelerinden öğreniyor.
Neden Japonya değil örneğin? Bilmiyorum. Belki doğuda olduğu için. Belki Tokyo’da bir hafta takılmak, ABD’nin bir eyaletinde 6 ay yaşamaktan pahalı olduğu için. Belki Japon kızlarını çirkin zannedecek kadar çok cahil erkek olduğundan. Kadınlar ise haklı; Japon erkekleri pek arzu edilecek tipler değiller.
Hal böyle olunca, memleket toprağına ayak basınca burayı da küçük ABD zannetmek farz oluyor.
Herkes bir pazarlamadır konuşuyor. Sayısız pazarlama blogu var.
Türkiye’yi bilmesek, “ulan amma üretiyoruz ama pazarlama hakkında cahil olduğumuz için bir şey satamıyoruz” diyeceğiz.
Pazarlama ne kadar ilginç olabilir? Aslında fazlasıyla ilginç olabilir. Ama Türk reklamcısı fazla orjinal olmadığından, pazarlama departmanında çalışanlar da sıradışı fikirler üretemiyor. Belki böylesi daha kolay.
“Aa, demin pazarlama diyordun, şimdi reklama geçtin” demeyin; ikisi içiçe geçmiş durumda ve bence de öyle olmalı.
Türk reklamcısı orjinal değil. Çünkü risk almak istemiyor. Hazır satan kalıplar var. Örneğin reklama bebek ya da çocuk koyarsan izleniyor. Reklamda bebek ya da çocuğu görüp “aa ne şirin velet” diyenler hedef kitlemidir,onun önemi yok. Yeterki herkes reklamı kusarak da olsa izlesin, bir tane ek satış yaptırmasın,hatta müşteri kaçacak delik arasın,önemi yok. Çünkü reklamın iyisi kötüsü olmaz (sahiden mi? Neden traş bıçağı reklamlarında travesti kullanmıyorsunuz?)
Türkiye’nin birçok sektörde pazar payı bellidir. Çoğu tüketici bağnazlık derecesinde ürüne bağlıdır. Üstelik pazar da fukaralıktan dolayı dardır. (Aman müşteri duymasın!)
Dolayısıyla, elinizdeki şeyi üç kuruş da olsa ucuza satıp,ekstradan iki taksit fazla yapamıyorsanız depoya atıp seyredersiniz.
Yani,ABD’de olduğu gibi sayısız marka ve birşeyler almak için çılgıncasına kendini sokağa atan bir kitle yok. Aslına bakarsanız, zengin ülkelerde de “herkes satın alacağını zaten aldı” gibi nedenlerden ötürü bir durgunluk var.
Benim gördüğüm şey, pazarlamacıların çoğu, kendilerini ve mesleklerini pazarlıyorlar. Haklarıdır da, herkes mühim görünmek ve çok kazanmak ister. Lafım yok. Ama en azından, “bizbize” konuşurken bana pazarlamanın öneminden bahsedip durmayın, dünyayı kurtarıyor pozları yapmayın…
E bari biraz Seth Godin okuyun. Pazarlamaktan vakit kalmıyorsa, mealen şunu diyor:”Elinizde ilginç bir ürün yoksa hiç boşuna uğraşmayın,ıvır zıvırla vakit kaybetmek yerine çarpıcı ürünler geliştirin.”
En son ne zaman şaşırtıcı, akılda kalan bir reklam gördünüz? Ve bu reklam, sizi o ürünü almaya itiverdi?
Hatırlamıyorum. Çok uzun zaman oldu herhalde.
Reklamcıları (bir kısmını) küçümsemiyorum: örneğin bir reklam filmi çekmek, 30 saniyelik bir kısa filmde tutkuları ateşlemek gibi bir şey. Çok büyük iş. Lumière et Cie’de David Lynch’i seyredin. 41 dünyaca ünlü yönetmen, 52 saniyelik filmler çekmiş. Çoğu 5 para etmez; ama David Lynch’in yaptığını görünce dumur oluyorsunuz. Diğer yönetmenler de madara oluyorlar maalesef…
İşte reklamcılık böyle zeka ve yaratıcılık isteyen bir uğraş. Türkiye’de de adam gibi reklam filmi senede 1, bilemedin iki kere çıkıyor. O da adamı sandalyeden düşürecek kalitede filan değil…
Açıkçası, kimse de ne reklam filmi izliyor, ne de kafasını çevirip billboardları filan takip ediyor. Çarpıcı bir ürünün ya da hizmetin yoksa işin bitmiş. Reklam filmini David Lynch’de çekse yine şansın yok. Bunlardan defalarca bahsettim, gerekçelerimi merak eden açar okur.
Aslında bahsetmek istediğim de bu değil.
Bakın ne oldu: birkaç ay önce, çalıştığım şirket namına Barracuda Networks’e mail atıp Load Balancer istedim test için. İstediğim cihazın bedeli 1800 ila 10.000 Euro arası değişiyor. Bir de adamlar navlun filan ödeyip, adını bile duymadıkları şirkete gönderecekler cihazı. 5 kuruş da para ödemeyeceğiz.
Elbette göndereceklerinden ümidim yoktu; çünkü Türkiye’de paçavra isteseniz adamlar yollamazlar. Mailda cep telefonumu bırakmıştım; daha 24 saat geçmedi ki, ekranda Uluslar arası bir numara gördüm.
Adamcağız Barracuda’dan aradığını, mailımdan dolayı çok memnun olduklarını -beleş mal istiyorum mailda!- detayları verirsem bize en uygun modeli en kısa zamanda göndereceklerini söylüyordu. “Tam özellikler için şirketimle görüşeyim, size tekrar mail atayım” dedim. Benden başka ipleyen çıkmayınca da öküzlük edip mail filan atmadım. Adam tekrar aradı. Türkiş “bugün,yarın” tribi yaptım. Daha sonra arayınca da, öküzlüğün daniskasını yapıp telefonu bile açmadım. Adam gayet kibar olarak, müsait değildiniz herhalde, telefona bakamadınız, sizden hala özellikleri bekliyoruz gibisinden bir mail attı. Cevap vermedim tabi.
Velhasıl kelam, bugün Barracuda’nın sattığı birşeyi sadece Barracuda’dan alırım. Diğer şirketler isterse Clockwork Orange’da Alex’e yaptıkları gibi gözkapaklarımı mühürleyip delirtene kadar reklam filmi seyrettirsinler…
Mesele basit, memnuniyet. Bunu size reklamcı veremez. Reklam yerine halkla ilişkilere, tapon ürünlerini geliştirmeye harcamayan şirketler sonunda batacaklar ve en azından ben mutlu olacağım. Türkiye’de gördüğüm ise, bunun hala anlaşılmamış olması. “Biz bunu bir kere reklamla filan çakabilirsek, gerisi Allah kerim” mantığı hakim. Reklamlarında elinizi sıcak sudan soğuk suya sokmayız diye atıp tutan şirketlere telefon ettiğinizde sinir krizleri geçiriyorsunuz. Sanırım, “İstanbulun denizi ve kerizi tükenmez” sözünü şiar edinmişler; ancak hep beraber gördük ki, İstanbul’un denizi tükendi, kerizi de elbet tükenmeyecek ama en azından onları ayakta tutamayacak kadar azalacaktır bir gün.
2008′in ilk bomba haberi…
Sun, MySQL’i 1 milyar dolar sayarak satın almış. Böylece, MySQL, Java + sunucular filan derken, Sun, Internet’i iyiden iyiye idare eder hale geliyor.
Microsoft, yine bakmaya devam ediyor bu arada.
Oracle, Red Hat müşterilerini kapmak için mücadele ederken, Sun, bazı problemlerle gelen MySQL’i adam gibi geliştirip Enterprise RDBMS pazarında Oracle’a kök söktürebilir. MS SQL filan demiyorum; onu 3.dünya ülkeleri ve Türkiye haricinde pek kullanan yok.
Sun’a sempatim olduğunu gizlemiyorum. Benim pek hazzetmediğim MySQL’in (şirketin de adı bu aynı zamanda) Sun’a geçmesi hem Sun adına sağlam bir yatırım oldu; hem de giderek daha fazla kullanmak zorunda kaldığım ve görünüşe bakılırsa kalacağım MySQL’in gelişmesi açısından bir nevi teminat haline geldi. MySQL’in dokümantasyonu ve araçları “bol” olmasına rağmen, sığ, kalitesiz ve kötü hazırlanmış. Umarım, Sun bu konuda bir an önce harekete geçer.
Açıkçası, MySQL gibi güdük bir RDBMS’den nasıl bir Enterprise ürün çıkarılır, tahayyül etmek pek olası değil. Trigger’lar bile göreceli olarak yeni geldi. ANSI SQL uyumluluğundan zaman zaman fazlaca kopan bir query yapısı var. Buna rağmen, Oracle’ın “kopup gittiği” PL/SQL gibi genişletilmiş bir dile de sahip değil. Çok basit sorgularda oldukça hızlı olmasına rağmen, karmaşık sorgularda tabana vuruyor. (Aslında web gözönüne alınarak geliştirildiği için, çok hızlı, efektif ve pragmatik bir çözüm bir yandan da)
Özellikle yazılı basında Internete karşı bir antipati olduğunu seziyorum. Küçümsüyor ve kalitesiz buluyorlar. Haksız da değiller: bugün “haber sitesi” diye ortaya çıkan çoğu sitenin içeriği tamamen çalıntı. Bloglarda çok ciddi bir kalitesizlik, tekdüzelik sorunu var. Özellikle haber sitelerindeki yorumlara baktığımda, çok ciddi algılama sorunları olan insanlar tarafından yazıldıklarını görüyorum bu yorumların; üstelik inanılmaz derecede berbat bir dille. Öyle ki, bizim zamanımızda o kadar yazım yanlışı yaptığınız ve düşük cümle kurduğunuz zaman, ilkokulu bitirmeniz mümkün değildi.
Yabancı site ve bloglarla bizimkiler arasında dağlar kadar kalite farkı var. Orada yapılan yorumlarla bizimkileri kıyasladığınızda, uçurum daha da büyüyor. En azından, kendi dillerini bilen ve yazabilen insanlar, yorum yapanların %90′ından fazlasını oluşturuyor.
Gelgelelim, medya Internet’le barışmak ve onu dürüst kullanabilmek zorunda. Bant genişlikleri ve Internet’in yaygınlığı arttıkça, bu çok daha kaçınılmaz bir hale gelecek.
Benim şu an algıladığım durum ise, gazetelerin web sitelerini sadece ek bir reklam mecrası olarak gördüğü. Bunun ötesine geçemedikleri gibi, reklamları da okuyucuyu kaçırmak için kullanıyorlar. Bazı sitelere girdiğimde, ard arda açılan Flash ya da JavaScript destekli reklamlar yüzünden yazıları okumam mümkün olmuyor, zaman zaman tarayıcım pes edip çöküveriyor.
Maalesef, Taraf gazetesinin künyesine baktığımda, onlara ulaşabileceğim bir mail adresi bulamıyorum. Daha da kötüsü, bir web siteleri yok. Taraf’ı özellikle örnek verdim; farklı olduklarını iddia ettikleri, benim de öyle düşündüğüm için.
Bence bütün gazeteler, tipik web sitesi formatlarını değiştirmeliler. Gazetenin Internet’teki varlığı ve basılı hali, birbirinden biraz farklı şeyler sunabilmeli. Bunun gazetelere iki avantajı olur; birincisi tiraj kaybetmezler, ikincisi hem gazete, hem web sitesi birbirini destekler. Her iki alanda da daha sağlam ve kalıcı durabilirler. Zira, Internet’teki haber siteleri muhabir ve yazar çalıştırıp, özgün içerik üretebilir hale geldiklerinde -ki bu er ya da geç olacak- mevcut gazetelerin tarihe karışması kaçınılmaz olacak. İlk dalgayı bilgisayar dergiciliğinde yaşadığımız için, bunun somut örneği zaten orta yerde duruyor.