Bizim Ekin (Yegül), Türk Telekom ile ilgili bir site açmış. Ekin’i tanıyan biriyseniz, bunun bir fanboy sitesi olmadığını tahmin etmeniz güç değil. telekomakazikgirsin.com adresinden “ulaşamayacağınız” site, doğal olarak Türk Telekom DNS’leri üzerinden erişilemiyor. Ayrıca Türk Telekom, avukatlarından birisi aracılığıyla Ekin’in kulağını çekmiş.
Eh, Ekin’in muhatabı avukat olduğundan, “sitenin iletişim bilgileri yok” diye de giydirmiş. Bu arada, dikkatinizi çekerim, sitenizin hukuken iletişim bilgileri kısmı olması bir yasa bile
değil; yönetmelik. “Internet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesine Dair Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik”, 5. madde. Türkiye’de “usûl ve esaslar” lakırdısını duyunca kaçmak gerek.
Avukat hanımın Ekin’e gönderdiği mailda konu başlığı olmaması dikkat çekici. 2 gün içinde site adını değiştirin ve şirketi kötüleyen içeriği kaldırın demiş.
Açıkçası, e-mail yoluyla tebligat yapıldığını ilk kez görüyorum ve bunun bir hukuki temeli olduğunu sanmıyorum. Çünkü tebligatı aldığınıza dair imza vermeniz gerekir. Adınıza ulaşmayan tebligat sizi durduk yere mağdur durumunu da düşürebilir. Demekki bu bir tebligat değil.
Fakat akabinde gerçekleşen durum, gelen konu satırsız kulak bükme maılından -ki spam’e düşmüş- daha da ilginç. Türk Telekom, DNS kayıtları ile oynayarak siteye erişimi durduruyor. Sanırım bu arada yasal yolları da kullanarak site erişimini durduruyorlar; yani önce “teknik imkanlarını”, sonra yasal “haklarını” kullanıyorlar. Bu arada, osuruktan bir dava için sizi 10 sene süründüren yargı sisteminin şirketler lehine kadar hızlı karar aldıklarını görmek “şaşırtıcı”. Demek ki yargı sistemindeki aksaklık, parasızlıkla filan ilgili değil.
Oysa aynı yargı, Telekom aleyhine bir karar aldığında, bu karar tüm Telekom aboneleri lehine uygulanmıyor: tek tek, hakkınız olduğu mahkemece kabul edilen hakkı almak için, tekrar dava açmak zorundasınız. Yani görünen o ki, yargı pek de insanların yanında değil. Tabi burada işin teknik tarafı filan da tartışılabilir ama sonuçta adalet “sentetik” bir sistem; onu insanlar yaratıyor. Onu yaratan insanlar da, bazılarının “daha eşit” olduklarına karar vermiş.
Muhtemelen bu gelişmeyi bir bilgisayar dergisinde okumayacaksınız. Hele yanlış hatırlamıyorsam, zamanında Türk Telekom’dan reklam alamadığı için şirketi yerin dibine sokan, Internette banner kampanyaları düzenleyen dergi uzun zamandır reklam alıyor Telekom’dan. Gazetelere filan da çıkmayacaktır çünkü onlar da yüklü miktarda reklam alıyorlar.
Reklamla ve gizli reklamla ayakta kalan günümüz medyasının ahlaki ve vicdani sorgulaması elbette konumuz değil. Gelgelelim, sosyal medya farklı bir alan. Sosyal medya, aslında çok da içinde olmak istemediğim, uzun süre uzaktan izleyip sonra zoraki katıldığım, ama ne olup bittiğini net bir şekilde görebildiğim bir alan.
Bundan neredeyse 1 yıl önce, Türkiye’de payperpost sisteminin ilk yapana büyük para kazandıracağından bahsediyordum. Bunu uzun bir süre bir reklamcıyla tartıştık ve bana karşı çıktı. Bugünlerde kendisiyle konuşmasam da, gözümün önündeki bazı bağlantılardan, kendisinin de şu an uygulanmakta olan bir reklam faaliyeti içinde olduğunu düşünüyorum. Şu an birileri, son derece de acemi bir şekilde, sosyal medyayı “gizli reklam” amacıyla kullanıyor. Bu tip “sloganlar” genelde Twitter da dolaşıyor ama mesaj sınırlamasından dolayı etkileri daha çok Friendfeed’de görülüyor. Şunu açıkça söyleyeyim ki, yapılan kampanyanın götürüsü getirişinden daha fazla. Çünkü son kampanyalardan birinde kampanyadan daha yaygın bir “anti-kampanya” başlatıldı.
Internet reklamcılığı ile ilgili yazdığım yazıların tümünde, bu alanda şirketlerin yeterince bilgilendirilmemesinden dolayı reklamın ortam kalitesini düşürmesi üzerinde durdum. Blog ve Internet siteleri ile ilgili yazdıklaırmı tekrarlayacak değilim; ama sosyal medyada durum şu: belli bir takipçi sayısı olan insanlar üzerinden başlıyor bu akım; daha sonra o kişilerin “fanboyları” tarafından çok zayıf da olsa devam ettiriliyorlar.
Sorun şu ki, 2000 takipçisi olan birinin çok popüler ya da muteber olduğunu söylemek doğru değil. Doğası gereği Internet, hala bilgisayarla fazla haşır neşir insanların elinde şekillenen bir mecra. Bunun doğal sonucu olarak, Internet, bilgisayar ve teknoloji haberi içerikli feed üreten insanların takipçisi de fazla oluyor. Zaten site istatistiklerine bakıldığında, global olarak bilgisayar ve teknoloji sitelerinin en yoğun okuyucu kitlesini topladıkları görülüyor. Ancak burada bir sorun var: son çıkan cep telefonlarını çok sıkı takip eden birinin fikri, örneğin şekerli gıdalar konusunda muteber mi? Ben olmadığını düşünüyorum. Bu konuda bir araştırma yapılacak olursa, iddiamı test edebiliriz. Bu durumda kullanılan veri, takipçi sayısı oluyor.
Gelelim Telekom’un durumuna.
Türk Telekom’un milyonlarca abonesi var ve eleştiriyi sindiremeyip tehditler savurmanın imajını sarsmayacağını düşünüyor. Tehdit ettiği kişinin takipçi listesine bakınca 200-300 gibi bir rakam görüyor. Bunların yarısı aboneliğini iptal ettirse, yine de devede kulak. Acaba öyle mi?
Ancak, o feedi takip eden 200-300 kişinin de en az 200-300 takipçisi olduğunun sanırım farkında değil. Aslında sosyal medyada bir haberin yayılması, bir bakterinin çoğalması ile benzer bir duruma sahip. Bir kişinin yazdığı bir feedi, sadece 10 takipçisi olsa bile, takipçilerinden bir kısmı “önemli” kişilerse, onbinler okuyor.
Geçmişteki dergi tecrübelerimizden gördüğümüz kadarıyla, Türk Telekom şu an uğramakta olduğu prestij kaybını ileride sosyal medyada hediyeler dağıtarak onarmaya çalışacak. Gerek Türk Telekom, gerekse sosyal medya konusuna 1-2 gün içinde tekrar döneceğim.
Rahmetli Cenk Koray’ın giderayak attığı kazıktı şu “19 mucizesi”…
Hurufilik, Kabalacılık filan desen öyle birşey de değil; çünkü her ikisi de saçma olsa da, belli bir eğitim, zeka ve disiplin gerektiriyor. Hani biraz, Devlet Bahçeli’nin 2009 ve MHP’nin 40.yılında iktidar olacağı iddiası gibi!
Şimdi bu 19 Mucizesi saçmalığını tutmuş Hyundai reklam kampanyasında kullanmış. Birileri de Hyundai’yi “dini öğeler reklamlarda kullanılamaz” diye eleştirmiş. Ben bu eleştirilere denk gelmedim. Ne tür eleştiriler olduğunu, tarzını filan bilmiyorum.
Yalnız burada birden çok saçmalık var.
“19 Mucizesi” dinle ilgili birşey değil; yarım yamalak bir hurufilik özentiliği saçmalığı. Türbeye çaput bağlamak ne kadar dinle ilgiliyse, bu da o kadar dinle ilgili. Belki o kadar bile değil…
Aslında Hyundai eleştirilse eleştirilse, böylesine saçmasapan bir iddiayı, hurafeyi reklam malzemesi olarak kullandığı için eleştirilebilir.
Anlamadığım şey, Hyundai Türkiye, reklam konusunda Kore’deki merkeze danışmıyor mu? Şayet danışmışsa, Hyundai Kore, nasıl buna izin vermiş? Aklıma gelen, “19 Mucizesi” denen zırvanın, Hyundai Kore’ye tamamen yanlış anlatıldığı ihtimali.
Peki reklamlarda din kullanılabilir mi? Çok nazik konudur ama dikkatli olunursa kullanılabilir, ama Hyundai’nin kullandığı şekilde değil! Bir ülkenin manevi lideri banka reklamında kullanılıyorsa, din de kullanılabilir: yansız olmak kaydıyla. İş Bankası reklamı pek o kadar yansız değildi. İşin doğrusu şu ki, bence bu kampanyaya hemen hemen herkes kayıtsız kalacak, kayıtsız kalmayanlar ise sevmeyecektir. Yarın cüppeli ve çember sakallı kim varsa Hyundai bayisine koşacağını sanmıyorum. Nedense o kesimin tercihi daha çok Mercedes ve Peugeot olmuştur. (Yahudi Mercedesi Peugeot!!)
Bu, Hyundai için iyi bir imaj değil: biz arabaları teknik ve tasarım başarıları ile değerlendiriyoruz, “iman gücüyle” değil. Önemli olan iman değil, beygir gücü. Yarın öbürgün hayalet arızalarla servise gidip “Allah bilir nesi var” cevabı almak olası mıdır? Yoksa ECU’ya cin kaçmış diye servislerde nefesi kuvvetli bir imam mı bulundurulacaktır?
En son ne zaman şaşırtıcı, akılda kalan bir reklam gördünüz? Ve bu reklam, sizi o ürünü almaya itiverdi?
Hatırlamıyorum. Çok uzun zaman oldu herhalde.
Reklamcıları (bir kısmını) küçümsemiyorum: örneğin bir reklam filmi çekmek, 30 saniyelik bir kısa filmde tutkuları ateşlemek gibi bir şey. Çok büyük iş. Lumière et Cie’de David Lynch’i seyredin. 41 dünyaca ünlü yönetmen, 52 saniyelik filmler çekmiş. Çoğu 5 para etmez; ama David Lynch’in yaptığını görünce dumur oluyorsunuz. Diğer yönetmenler de madara oluyorlar maalesef…
İşte reklamcılık böyle zeka ve yaratıcılık isteyen bir uğraş. Türkiye’de de adam gibi reklam filmi senede 1, bilemedin iki kere çıkıyor. O da adamı sandalyeden düşürecek kalitede filan değil…
Açıkçası, kimse de ne reklam filmi izliyor, ne de kafasını çevirip billboardları filan takip ediyor. Çarpıcı bir ürünün ya da hizmetin yoksa işin bitmiş. Reklam filmini David Lynch’de çekse yine şansın yok. Bunlardan defalarca bahsettim, gerekçelerimi merak eden açar okur.
Aslında bahsetmek istediğim de bu değil.
Bakın ne oldu: birkaç ay önce, çalıştığım şirket namına Barracuda Networks’e mail atıp Load Balancer istedim test için. İstediğim cihazın bedeli 1800 ila 10.000 Euro arası değişiyor. Bir de adamlar navlun filan ödeyip, adını bile duymadıkları şirkete gönderecekler cihazı. 5 kuruş da para ödemeyeceğiz.
Elbette göndereceklerinden ümidim yoktu; çünkü Türkiye’de paçavra isteseniz adamlar yollamazlar. Mailda cep telefonumu bırakmıştım; daha 24 saat geçmedi ki, ekranda Uluslar arası bir numara gördüm.
Adamcağız Barracuda’dan aradığını, mailımdan dolayı çok memnun olduklarını -beleş mal istiyorum mailda!- detayları verirsem bize en uygun modeli en kısa zamanda göndereceklerini söylüyordu. “Tam özellikler için şirketimle görüşeyim, size tekrar mail atayım” dedim. Benden başka ipleyen çıkmayınca da öküzlük edip mail filan atmadım. Adam tekrar aradı. Türkiş “bugün,yarın” tribi yaptım. Daha sonra arayınca da, öküzlüğün daniskasını yapıp telefonu bile açmadım. Adam gayet kibar olarak, müsait değildiniz herhalde, telefona bakamadınız, sizden hala özellikleri bekliyoruz gibisinden bir mail attı. Cevap vermedim tabi.
Velhasıl kelam, bugün Barracuda’nın sattığı birşeyi sadece Barracuda’dan alırım. Diğer şirketler isterse Clockwork Orange’da Alex’e yaptıkları gibi gözkapaklarımı mühürleyip delirtene kadar reklam filmi seyrettirsinler…
Mesele basit, memnuniyet. Bunu size reklamcı veremez. Reklam yerine halkla ilişkilere, tapon ürünlerini geliştirmeye harcamayan şirketler sonunda batacaklar ve en azından ben mutlu olacağım. Türkiye’de gördüğüm ise, bunun hala anlaşılmamış olması. “Biz bunu bir kere reklamla filan çakabilirsek, gerisi Allah kerim” mantığı hakim. Reklamlarında elinizi sıcak sudan soğuk suya sokmayız diye atıp tutan şirketlere telefon ettiğinizde sinir krizleri geçiriyorsunuz. Sanırım, “İstanbulun denizi ve kerizi tükenmez” sözünü şiar edinmişler; ancak hep beraber gördük ki, İstanbul’un denizi tükendi, kerizi de elbet tükenmeyecek ama en azından onları ayakta tutamayacak kadar azalacaktır bir gün.
Bu ara “fındık temalı” birşeyler yapmak niyetindeyim. Türkiye, en büyük fındık üreticisi olduğu halde, Türk insanı fındık yemiyor. Doğrusunu isterseniz, Türk tüketicisi, fındığın nasıl yenmesi gerektiğini de bilmiyor; çünkü fındık üzerine yapılan doğru dürüst bir ambalajlama,prezentasyon çalışması filan yok. Kuruyemişciden alacağınız fındık, “bildiğiniz fındık işte”. Ben o fındığı ancak krize girersem yiyebiliyorum; saman gibi birşey.
En azından şu an için, fındığın nasıl işlenmesi gerektiği konusuna girmeyeceğim. Bildiğim tek bir şey var; FTG (Fındık Tanıtma Grubu), bisürü para harcayıp, fındık tüketimini daha da azaltmak için elinden geleni yaptı!
Biraz daha ileri gidiyorum; bizde reklamcılarında kafası çalışmaz. Açın bir televizyonu, birbirinin aynısı reklamlar. Yabacı kanallara denk geldiğinizde, reklam arasında kanalı zaplamıyorsunuz; çünkü adamlar 30 saniye içinde son derece çarpıcı, komik, şok edici hikayeler anlatabiliyorlar. Bizim reklamcılar “hedef kitle” denen şeyin ne olduğundan da habersizler. Biraz çıkıntılık yapmak istediklerinde ise, hedef kitleyi bilmediklerinden, apışıp kalıyorlar. “Aganigi reklamında” olduğu gibi.
“Aganigi reklamı” neden çuvalladı? Çok basit. Fındığı Viagra gibi tanıttılar; şimdi sıkıysa hayatından çok önündeki çıkıntıya değer veren Türk erkeği, girip kuruyemişçiden fındık istesin! Üstelik, fındığın böyle bir etkisi yok. Çok azıp kudurmak istiyorsanız, garip gelecek ama yumurta yiyin!
THG’nin reklamlarından sonra, sıkı durun, fındık satışları %30 düşmüş! Yani erkekler artık fındık yemiyorlar; zaten çikolata, pastaya çöreğe katkı malzemesi filan derken, reel olarak fındığın çok büyük miktarını kadınlar tüketiyorlar. Yani, THG’nin reklamı, erkeklere kanatlı pad reklamı yapmaya benziyor; “delikanlı adamın sevgilisi Orkid takar” filan gibi. Ali Desidero’yu Orkid reklamında düşünün; ya da Fatih Ürek’i Gilette reklamında!