Asosyal, hatta antisosyal devlet anlayışına sahip Türkiye gibi rejimlerde vatandaş zamanla kendi göbeğini kesmeyi öğrenir. Öğrenemeyen zaten yok olur gider, o ayrı.
“Yağmur yağdı böyle oldu” açıklamalarının ardından, yetkili ama sorumsuz siyasi ve bürokratlar, “günlük mevzuların” başına döndüler. (sorumsuzluğu bir sıfat olarak kullanmıyorum; birine bir görev verirseniz onu aynı zamanda o işi yapıp yapmamaktan sorumlu tutarsınız ama Türk bürokrasinde sadece yetki vardır, sorumluluk yoktur. Ortaçağ kralları gibi, bürokrat ve siyasetçiler Tanrının yeryüzündeki distribütörleri olduklarından onları sorgulayamaz ya da yargılayamazsınız)
İnsan ölümleri konusunda birşey yapamadık, çünkü bu ülkede insanlar aniden ve toplu şekilde ölüyorlar. Sel, aslında depremde bırakın kurtulmayı, cesetlerin nasıl çürüyüp salgınlara yol açacağının filan da kanıtı oldu. Ama şunu kabul edelim: İstanbul belki de tarihinde görmediği yağışı gördü. Bu doğru. Böyle durumlarda tüm şehirlerin felce uğradığı, insanların da bundan şikayet etttiği de doğru. Bunlar olağan şeyler. Olağan olmayan ise, Mayıs’ta zaten prelüdünü yaşadığımız bu hadise karşısında birşeyler düşünülmemiş olması. İstanbul’da denize akan dereleri kapattılar. Bu yüzden de her yağmurda zaten tepe ve çukurdan oluşan şehir göl oluyor. Bunun kanalizasyonla, tıkalı rögarla filan alakası yok. Şehrin doğal tahliye yollarına bina dikerseniz olacağı budur. Bundan dolayı da kalkıp mevcut belediyeyi sonuna kadar suçlamak gereksiz. Elbette suçlular, ama herkes kadar suçlular.
Bu arada, her kurtarma faaliyetinde rastladığım olaylara, sel ve barınak felaketinde de sık sık rastladım.
İşte, “barınak operasyonu” sırasında yaşanan “o alışık olduğumuz görüntüler” (Oğuz Haksever’i uzun zamandır görmüyorum ama galiba üstümde etkisi büyük!)
1.Bir klasik olarak, farklı kaynaklardan gelen çok farklı bilgilerle karşılaştık. Bunların önemli bir kısmı, “ben böyle olduğunu tahmin ediyorum, demekki bu doğru, öyleyse herkese yaymalı” türünden çöptü. (Köpekler havlamıyor, demekki hepsi öldü)
2.Çöp bilgiler meydanı doldurunca, bırakın hayvan barınağını, Haytap derneğinden gelen bilgiler bile doğru kabul edilmedi. Bu arada, haberlerin yarısını okuyan çok sayıda insan, okudukları yarım habere göre kin, nefret ve engin hayat görüşlerini kustular.
3.Gelen mesajların %90′dan fazlası bir krizi çözmekten ziyade küfür edip rahatlamak, memleket ve insanımız hakkındaki derinlikli sosyolojik tespitleri nakletmek şeklindeydi.
4.Bu gibi durumlarda herzaman olduğu üzere, en az konuşanlar en çok işi yaptılar. En çok konuşanların büyük kısmı İstanbul sınırları içinde olmayan “meraklı kalabalıktı”.
5.İnsanlar sorumluları değil, sorumlulardan “hoşuna gitmeyenleri” suçlama geleneklerini sürdürdüler. Eleştirilerin odağı genelde Topbaş oldu; ancak Vali ve belediye başkanları, barınaktan sorumlu personel epeyce unutuldu. Hatta o barınağı inşa eden mühendisler de.
6.Gerçekten faydalı birşeyler yapan %2-3′lük gibi bir kalabalık, bence örnek bir başarı ve insanlık örneği sergiledi.
Kurtarma faaliyetlerine yeni katılacak arkadaşlara ise tavsiyem şunlar:
1.Sahadayken genelde ilk tepkiniz, size “bunları yapma” diyen gedikli birine “ne anlar o salak” demek oluyor. Ancak çoğu durumda, iki-üç farklı gedikliden aynı şeyi duyuyorsanız, o
kurala riayet edin. Genelde sahada tecrübeli insanlar zaten sizden önce intikal etmiş ve yorgun oluyorlar, haklı olarak da çok fazla konuşup sizi ikna etmekle uğraşmıyorlar. Ancak, bazen bunun tersi de geçerli olabiliyor; mesela Değirmendere’de iki kişi bir yağma olayını engellemiştik. Eline megafon tutuşturulan avanak kızın dünyadan haberi yoktu.
2.”Cool” kadınlar, kriz durumlarında erkeklerden daha iyi organize olur ve daha efektif çalışırlar; özellikle de organizasyon ve koordinasyon gerektiren konularda. Eğer çok fazla vırvır eden bir kadın varsa o eyyamcıdır ve hiçbir iş de yapmıyordur. Bu kısmen erkekler için de geçerli ama erkeklerde bu yüzde daha az. Böyle ortamlarda panik yaratan, çok konuşan (kriz ortamında çok konuşan biri boş konuşuyordur zaten) birini susturmak gerekir; çünkü çalışan insanların hem sinirini bozar, hem de dezenformasyon yaparak insanları yanıltır.
3.Eğer ne yapacağınızı bilmiyorsanız, karşı cinsten genç ve güzel gönüllülerin kıçına takılmak yerine, orta yaşlı ve sakin kadına “ne yapayım?” diye sormalısınız. Birincisi, başınızı belaya sokar ve kriz ortamları kaynaşmak için iyi yerler olsa da, bu mantıkla hareket etmek hafif tabirle öküzlük olacaktır.
4.Bilgi akışı son derece önemli. Felaket ortamlarında büyük bir hızla, bolca şehir efsanesi türer. Bunları insanlara yaymak için duyduğunuz iştahı bastırın. Gelen her haber kaynağını bire bir sorgulayın. Eğer haber kaynakları ilk anda sorgulanırsa, yanlış haberin miktar ve şiddeti de azalacaktır.
Aslında, bu fotografa bakınca, sanırım kestirme cevaba ulaşabiliyoruz.
Fanatik’in iğrenç başlıkları bilinmedik birşey değil; hatta bu önsayfa, Fanatik standartlarında epeyce edepli bile sayılabilir. Ben bir gazeteye, siteye reklam versem, reklam verdiğim mecranın imajını, ne halt ettiğini araştırır ve takip ederim.
Başlık diplomatik kriz çıkaracak cinsten: Bunlara bir çakmak lazım. Hırvatistan büyükelçisi, “ne lan bu?” dese, gel de açıkla. 
Allah için “çakmak” dememişler, fotografını koymuşlar.
Bence o başlığı atanı tutup (prize takılı fiş resmi) lazım. Kötü bir niyetim yok. Elektriği hiç kesilmesin demek istiyorum. Ya da, şarj etmek filan. Şarj olsun ki, böyle şahane manşetlere imza atıp dursun.
Oldu mu?
Şimdi gazete dedikleri şeyin en tepesine bakın. Türk milli takım ana sponsoru TTnet. Diyeceksiniz ki, başlığı TTnet içinmi atmışlar (TTnet ile ilgili bu tip hislere sahip abone çok). Yok değil. TTnet, reklam vermiş. Bir bakıma, o başlığın atılmasına sponsor olmuş. Bundan bir kriz çıktı mı? Öyle ya, TTnet, “bu nasıl başlık ulan” der, reklamı çeker, ona lafımız yok. Benim bildiğim, bu “haberden” sonra da TTnet reklamları yayınlandı.
Elbette, bu tip başlıklarla gururu okşanan geniş bir hödük kitlesi var memleketimizde. Bu hödüklerden dünyada da çok var. Ama mesela Telia Sonera, tutup Norveç’te böyle bir reklam vermez. Reklam verdiği yayın organı böyle bir saçmalık yaparsa da tazminat davası açar. Kaldı ki, bahsettiğim ülkelerdeki reklamları abdestiniz bozulmadan zor seyredersiniz!
Gazeteler kıytırık haber yapmaya alışıktır; o yüzden asıl “mevzuyu” kaçırmışlar. Hoş kaçırmasalar da nasıl olsa kimse ilgilenmeyecek. Demekki asıl mesele neymiş? Yabancı gelin Maria, 109 Maria fuhuş yapmış! Vay pis bilmemne,rus gelin,zırt zurt! Bağrımıza basıp damadımıza gelin edeydik az kala, konu komşuya irrezil olcaydık.
Ben böyle kıytırık şeyler ve televizyonlar izlemediğim için doğal olarak bu “yarışmayı” kaçırmışım. Hoş “yarışmak” başka anlamda da(!) kullanıldığından, yarışmanın anlam ve önemine uygun düşüyor yarışma kelimesi. Ekranda birileri yarışıp evleniyor ya da evlenemiyor, birileri de bunları izliyor. Sosyoloji ilminin açıklama sınırlarını aşacak vakalarla karşı karşıyayız; ancak doğal olarak kimsenin alakası yok.
Maria Krapivina’ya bakayım dedim; fena hatun değil. Biraz etlice butluca ve ablak yüzlü ama olsun, allah için güzel. Hoş Moskova’ya filan gitseniz bakmazsınız ayrı.
Şimdi birinci soru geliyor; ekrana çıkıp evlenmeye çalışan biri “escort kız” olmayacaktı da, ne olacaktı?
Sanki daha “masum” nedenlerle çıkıp üç kuruş için kendini rezil eden, hayatını rönte açanlar daha namuslu oluyorlar. Escort kızla evleneceksem niye televizyona çıkıp konu komşuya rezil olmuşunu alayım, Laleli’de daha edeplileri var. Parayı veriyorsun ama o anda sadece sen kullanıyorsun, 70 milyon röntlemiyor!
Hem eskort filansa ne olmuş yahu; iPhone almak için “çalışan” liseli hiç mi görmedik? Evlenmek için ona buna bakire ayağı çekip 25 kere kızlık zarı (himen, teknik dursun!) diktiren mahalle karılarını bilmiyor muyduk? Hadi bizde her bok yasak,günah,ayıp olduğu için ahlaksızlık, rezillik dizboyu da, bunlardan Japonya’da bile bol bol yokmu?
Asıl rezalet, benim yıllardır bildiğim rezalet, hatunun “medikalci” tayfası ile basılması…
Şöyleki, medikal şirketleri mal satmak için, alıcılara “Rus ikram ediyor”. “Rus ikramı”, artık ticari örf ve adetlerimize yerleşmiş bir alışkanlık zaten. Şimdi fuhuş operasyonunda ebelenen arkadaşlara soralım; be medikal şirket sahipleri, usulüyle cebine para koymayı beceremedinizmi de, artık “mekan tuttuğunuz” evde bu olaya girip kek gibi basılıyorsunuz? Hem ya adam ne bileyim, huri değil de gılman tercih ediyorsa! Ey alıcı, sen ne halt etmeye işini görmeye öyle evlere gidersin? “Karı” yerine “para” istesene! Ne malum adamların seni videoya filan çekmeyip şantaj yapmayacakları? Madem satın almacısın, usülüyle avantanı indir cebe, sonra artık huri mi istersin, gılman mı istersin, karınla tatile mi çıkarsın, ne halt edersen et!
İster misiniz, bu “medikal” dedikleri şirketler arasında koskoca ilaç şirketleri filanda olsun! Vallahi ben orasını bilmem; zaten azıcık safımdır da, öyle kuruntu yapar dururum.
İşin kötü yanı, bu “gider kalemleri”, “medikal” ürün fiyatlarına bir şekilde yansıyor. Artık bilançoda nasıl gider gösteriyorlar orasını bilemem; ama ben fahişe vergisinin en azından sağlık ürünlerinde kalkmasından yanayım!
Az önce The Secret’ta yazan şeyleri bir tatbik edeyim dedim.
Çok eşekmişim. Gerçekten de, birkaç cahil cühela tarafından yazılan kitap gerçekmiş! “Çekim yasası” işliyormuş!
Bu şahane kitaptan istifade etmek isteyen arkadaşlar için bazı notlar aldım:
-Kütle çekim kuvveti bildiğiniz gibi uzaklığın karesiyle orantılı olarak azalıyor. Az önce dışarı çıktım, üç tane hatunu gözüme kestirdim. Heroes’daki Hiro Nakamuro gibi gözümü yumup ikisini hemen çektim. Üçüncüyü çekerken bir çığlık işittim, ne oluyor diye gözlerimi açtım, baktımki hatun havada duruyor! Anladım ki, apartmanın penceresindeki bir kıllı ayı -halkın göbeğini kaşıyan kısmından biri- hatunu The Secret’ta öğrendiği teknikle çekmeye çalışıyor. Kızcağız ikimizin de çekim alanında olunca ortada kalmış, biraz daha yüklensek ikiye ayrılacak! Lakin kıllı ayının fizik bilgisi çok iyi değildi anlaşılan. Çekme düşüncem sabit olduğu halde, hatuna yaklaşınca hemen kendime çektim.
-Çekim olayına girmeden evvel, basit fizik kurallarını hatırlamakta fayda var. Örneğin az önce bir Porsche 911 çekeyim dedim; yaklaşık 1.5 ton olduğunu unuttuğum için, bir anda camdan uçup arabanın kaputuna yapıştım.
-Gayrimenkullerde de çeşitli sorunlar yaşanabiliyor. Yürürken, üst katta bir daireyi çekmeye çalışan bir kadının kendinden ağır bir kütleyi çekmeye çalışması sonucu uçtuğunu gördüm; yalnız rotası üzerinde yüksek gerilim hatları olduğundan takılıp piliç gibi kızardı zavallı. Aslında bu da onun hatası. Herhalde bir ara, tavuk gibi kızarmayı geçiriyordu kafasından; çünkü aklımızdan ne geçerse o olur.
-Çekme olayı tek taraflı değil; itme olarak da kullanabiliyorsunuz. Yani istediğinizi çekip, istemediğinizi itebiliyorsunuz. Mesela az önce mahallede sevmediğim insanları “bunlar başka yerde yaşasın” diye düşünerek başka yerlere gönderdim.
-PKK sorununu çözdüm. PKK, biz onun var olduğunu düşündüğümüz için var aslında. The Secret öyle diyor. Facebook’da “PKK’nın olmadığını düşün” diye bir grup açtım; 5.000 kişi toplayınca hep birlikte “PKK yok” diye düşüneceğiz, o artık olmayacak.
-Çekim yasası siyasi amaçlara alet edilebiliyor. CHP, MHP ile düşünce koalisyonu kurarak AKP’yi iktidardan düşürebilir. Yalnız bunu sessiz sedasız yapmaları gerek; malum, henüz kış aylarındayız ve AKP odun-kömür dağıtarak onları silmek için birilerini yanına çekebilir (Bekir Coşkun’un tabiriyle göbeğini kaşıyan ayılar)
-Küresel ısınma, biz onu düşündüğümüz için oluyor, bence hemen unutmak gerek. Hatta, yazın heryerde bol bol klima kullanmalıyız ki, sıcaktan çağrışım yapıp -çok sıcak, küresel ısınma mı var yahu?- bu gibi kötü ve yanlış fikirler hiç aklımıza gelmesin.
Yıllardır sinirlerimi bozan ama sürekli hakkında konuşmayı ve yazmayı unuttuğum, çok önem verdiğim bir konuya değinmeyi istiyorum.
Modern Batı, yetiştirdiği yarı-cahil kitleleri, “Doğu mistisizmi” ile uyutuyor. İstedikleri kadar uyutsunlar ama, kimse kalkıp Doğu’nun bilgisinin kaynağının “mistisizm” olduğunu filan iddia etmesin!
Yarı cahil insanların tipik davranışıdır; farklı bir kültür gördüler mi, herşey çok “gizemli” gelir.
Birkaç örnek vermek istiyorum.
Zamanında, “Japon felsefesi ile doğru yolu bul, osurur gibi para kazan” tarzı bir kitap almıştım. Manipülasyon sanatını öğrenmek adına, arasıra bu tip kitapları alırım. Burada yapmanız gereken, kendinizi “hedef kitle” yerine değil, “yazar” yerine koymak! Böylece, para kazanmakla ilgili gerçekten işe yarar bir-iki şey öğrenmeniz mümkündür! Aksi taktirde, koyun gibi okur ve verdiğiniz para, harcadığınız zamanla kalırsınız!
Yazar, pek sevdiğim bir konu olan Katana’ya girmiş, yapımını anlatmış. Ama öyle bir anlatımı var ki, sanırsınız yüzyılların tecrübe ve bilgisini son derece ağır bir eğitim sonu kazanmış katana ustası, esasen meditasyon ve ibadetten başka bir şey bilmeyen dangalağın tekidir!
Sürekli bir mistisizm, meditasyon ve inanç övgüsü.
Halbuki gerçek çok farklı. Meditasyon, bilimden uzak mistik bir saçmalık filan da değil. Hatta, Japon kılıç ustasının ibadet etmesi, ritüelleri bile sadece yaptığı işi “güçlendiriyor”. Elbette, “ruhumu bu kılıca veriyorum” dediğinde, içinden kılıca bir ruh filan gitmediği bilmeyecek kadar salak değil! Doğu kültüründe imgeler çok önemli bir role sahip.
Japon kılıçları, daha doğrusu Samuraylar için üretilen yüksek kaliteli japon kılıçları, zaman içinde, deneysel metodlarla o kadar “doğru” bir metalurji bilgisi ve teknikle üretiliyorlar ki, bugün Victorinox 5-10 sene AR-GE yapsa, milyonlarca dolar harcasa, yine aynı metali ve teknikleri kullanacaktır. Bunu ben değil, bilim adamları söylüyor.
Japon kılıç ustaları da aptal değiller. Gözlemle,deneyle en doğru yöntemi ve metali bulmuşlar. Üstelik, bunu öğrenmek için inanılmaz bir eğitimden geçiyorlar. Yani olayın hiçbir mistik tarafı yok! Her önemli iş yapan, bundan da gurur duyan insan gibi, onlar da işlerine bir parça ritüel katıyorlar. Ritüel çok boş bir şey değil; biraz düşünürseniz, yapılan işe disiplin ve saygı getirdiğini tahmin edebilirsiniz.
Keza, akupunktur gibi “doğu bilimleri” de, sanat, mistik saçmalık filan değil, bilimdir. Bilim olması için illaki üniversite oturmuş profesörler tarafından ortaya atılması
gerekmiyor. Yüzlerce yıl süren deneyler sonucu ortaya çıkmış, “süzme”, tecrübi bilgi bunlar.
En azından tarihe bakan biri, Çin’den, Hindistan’dan, Japonya’dan çıkan, “öğreti” denilerek değeri küçümsenip mistikleştirilen birçok zanaatin, çok kuvvetli bir bilimsel arka planı olduğunu anlayabilir. Nitekim, saydığım medeniyetler, zamanın askeri ve bilimsel süper güçleridir.
Üstelik, bu ritüeller batı toplumlarında da vardır. Aklı yere göğe koyamayan masonlarda da vardır, üniversite mezuniyet törenlerinde de vardır.
Doğu medeniyetlerinin bilimsel temelini inkar edip, “huşu içinde birtakım bilgilerin kendilerine malum olduğunu” sanmak, düpedüz gerizekalılıktır, cahilliktir!
Gelgelelim, birçok doğu “öğretisi”, onu meydana getiren bilimsel arka plandan “ayıklanarak”, saf mistik bir şeymiş gibi sunulmakta; çünkü maalesef insanların bilim, emek ve çalışma gibi şeylere saygısı yok. Feng Shui mesela. İncelemedim ama, içinde önemli bilimsel tesbitler olduğuna inanıyorum. Mesela, binanın baktığı cephe, onun içindeyken mutlu olup olmayacağınızı belirleyebilir ve bu gayet de bilimsel bir gerçektir! Sözgelimi, ev hiç güneş almıyorsa, doğal olarak içinde kendinizi depresif hissedersiniz. Keza, kapıdan çıkarken yılın önemli bir kısmında fırtına ile karşılaşıyorsanız, evin yeri sürekli alçak-yüksek basınç alanlarının değiştiği bir yerde ise, yine depresif hissedeceksiniz. Üstelik, Feng Shui’nin ne yapmaya çalıştığını anlayan bir “modern bilim adamı”, hatta teknisyen, bu etkileri sayısal olarak ölçecek cihazlarla, o evin sizi mutlu edip edemeyeceğini söyleyebilir! (Mutlu edeceğini söyleyemez tabi(!), ama bahsettiğim etkilerden dolayı, bunun pek de makbul bir ev olmadığını ya da tersini ispatlayabilir).
Ha, bu gerçeklere vakıf olmuş, vucudu “sensör gibi çalışan” -örneğin rutubet oranını tahmin etmek konusunda bile duyularını geliştirebilir insan- bir Feng Shui uzmanının görüşlerini ciddiye alırım. Ama Çin yerel giysileri içinde, yamuk ağızla “burada negatif enerji alıyorum” diye saçmalayan bir gerizekalıyı da döverim!
“Uzakdoğu felsefesi” kelimelerini de kullanmamaya azami dikkat gösterelim! Zira, kılıç yapımından ahşap işçiliğine, Taocu seksten Mao’nun faşist fikirlerine kadar herşeyin “uzakdoğu felsefesi” kelimeleri ile ifade edilmeye çalışılmasına fena halde sinir oluyorum!