ESKİDEN BEN DE FAŞİSTTİM! -1-

Şaka değil! Lise yıllarında Kürtleri toplu halde “ortadan kaldırmaktan” bahsederdik. Zenciler de, o zaman Türkiye’ye henüz pek gelmiyor olsalar da, hedefimizdeydi. Ancak hiçbir zaman Yahudi ya da Ermenilere düşman olmadım; çünkü onlar çevremde olup tanıdığım insanlardı. Kürtler gibi “kara ve kaba” değillerdi. Zenginlerdi; o zamanlar pek de meşru görünen işler yapıyorlardı; “Beyaz Türklere” layık görülen, “öbürlerinin” pek giremeyeceği işlerdi bunlar…

Özel bir okulda okuyordum ve çalışan herkesin zengin olabileceği gibi aptalca bir masala inanmıştım. Gördüğüm fascism 300x300 resmi Eskiden ben de faşisttim!  1  yazısı hatiratim  kategorisindeKürtler hep pis işler yapan adamlardı. Hatta çevredeki fakir semtlerin okullarından, o zamanlar tümünü sadece Kürt sandığımız kara çocuklar -Araplar, Çingeneler ve Kürtleri ayıramayacak kadar cahildik- bizi dövmeye gelirlerdi. Ama çok daha iyi beslenmiş, çok daha yapılı, çok daha fazla spor yapmış ve sandıklarının aksine en az onlar kadar kör ve bilenmiş olduğumuzdan, fena halde dayak yerlerdi.

İkiyüzlülüğün alemi yok. 10 kişinin arasında Kürtler kardeşimiz derdik, 3 kişi kalınca hepsini sallandırma planları yapardık.

Kürtler yapmıyor muydu? Onlarda yapıyordu. Yani hiç de öyle “sınıfsız ve kaynaşmış” bir toplum filan değildik. Aç adam, kaybedecek şeyi olmayan adam tehlikelidir. Bu yüzden şehirdeki Kürtler tehlikeliydi. Hırsızlık gibi, adam yaralama gibi adi suçlulardı. Daha nitelikli ve organize suçlar ise Beyaz Türklerin tekelindeydi. Ama ortalama bir insan, “organize suçun” etkisini direk üzerinde hissetmez. Büyük suç kartelleri arabanızın camını kırıp teybinizi çarpmaz. Yankesicilik yapmaz. Torbacılık da yapmaz; ama malı onlar dağıtır.

Neden ve nasıl değiştiğimi bilmiyorum; ama o filmlerde gördüğünüz gibi sarsıcı bir olay filan olmadı. Ben kendimi değiştirmek ve geliştirmek konusunda akranlarıma göre çok daha şanslıydım; bunun en büyük nedeni, hemen her türden insanla karşılaşmış ve diyalog kurmuş olmam. Aptallar, cahiller ve puştlar hariç, herkesi dinledim. Asla burnu büyük biri olmadım; sadece yanlış şeylere inandım.mud filled brain nazi.gif 205x300 resmi Eskiden ben de faşisttim!  1  yazısı hatiratim  kategorisinde

İnsanın normal gelişiminin onu faşist yapacağına inanıyorum. Tanımadığınız her varlık,tür,insan,ortam hatta eşyayı doğamız gereği tehdit olarak algılarız. Hayvanlar bu işi daha kolay hallediyor ve kesinlikle bizden daha etkililer: birbirini tanımayan iki hayvan karşılaştığında, dokunmaya çalışarak karşısındaki hayvanı anlamaya, onunla bir bağ kurmaya çalışır. Bizse kaçmayı, görmemeyi ve inkarı seçeriz. Aslında bu da öğretilmiş birşeydir; toplum, okul, aile, arkadaşlarımız daha doğduğumuz andan itibaren bizi hamur haline getirip çeşitli kalıplara dökmeye kalkar. İnsan, hayvana göre daha proaktiftir. Hayvanlar da avlanmak için tuzak kurarlar; ancak kendine zarar geleceği şüphesiyle bir hayvanı pusuya düşüren veya öldüren bir başka hayvan bilmiyorum. İnsanın bu eşsiz davranış kalıbı, bence faşizmin en büyük itici gücü; yani çoğu zaman sebepsiz olan bir zarar görme korkusu. (Faşist propaganda içinde naif öğeler yakalamak beni herzaman şaşırtmıştır; koca gözlü beyaz atlar, hinduların sevgi ve barış sembolleri, tatlı bebeler(!) bunlardan sadece bazıları. Hatta genelde “karşı tarafla” karşılaşmayan tipik bir faşist fazla insan canlısı, neşeli, canayakın tavırlar sergiler!)

Bunları yazma ihtiyacı hissetmemin nedeni, Türk insanının, özellikle de hoşgörülü olacağını sandığımız kesimin, giderek daha yobaz ve faşist olması.

Bu beni şaşırttı mı? Elbette hayır. Çünkü yıllardır medya eliyle servis edilen nefret ve ayrımcılığı fark etmemek için kör olmak gerek.

Yalnız şunu da anladım ki, faşistler de pekala yola gelebilirler. Çünkü faşistlik maalesef -eğer bundan maddi bir kazanç sağlamayı düşünmüyorsanız, silah satmak, bu yolla ülkeyi istediğiniz gibi sömürmek vs gibi- bir aptallık durumudur. Aptallığın da çeşitli türleri var. Gerizekalılıktan bahsetmiyorum, onlara yapacak birşey yok. Ama zaten insanımızın beyni fazlasıyla yıkanıyor ve biz onları dışlayarak, dalga geçerek faşist gruplarına daha sıkı kenetlenmelerine neden oluyoruz.

Elbette herkesi kurtarma şansımız yok. Bazı insanların beyinleri kendi iç sorgulama rutinlerini harekete geçiremeyecek kadar yıkanmış olabiliyor. İnsanı insan yapan temel özelliklerden biri de şüphedir. Faşiste sürekli hazır kalıplar yüklenir. Bir faşist, çok sayıda soruna sizden çok daha hızlı cevap verebilir; buna şaşırmayın. Mesela siz ekonomik krizi aşmak için akılcı çözümler ararken, faşist, “Yahudi, Ermeni ve Kürtleri öldürüp mallarına el koyalım, o olmazsa varlık vergisi çıkaralım” tarzı kalıplarla karşınıza çıkacaktır. Tabi ki bu bir akıl yürütme değildir; beynine dizdiği ideoloji kartlarından uygun olanı seçmekten ibarettir. Aydınlanma süreci bu insanlar için çok zor ve acılı olur. Uzun tartışmalara giren, her cümlesinde daha da batan, bunun içinde sinirlenen bir faşist, işte muhtemelen bu sorgulama sürecinin ilk aşamasındadır: şüphe. Bu şüphe bilinçaltı bir şüphedir aslında, çünkü kişi henüz akıl yürütme yetisini kazanmamıştır. Kızgınlığının nedeni, kendi yetersizliğine duyduğu ama anlam veremediği öfkedir.

Günümüzde “okuyan” kesimin, “cahil ve bidon kafalı köylüden” daha faşizan tavırlar içinde olması bana çok doğal geliyor; çünkü uzunca bir süredir medyada her Kürdü terörist olarak gösteren adamlarla karşılaşıyoruz. Elbette bu durum medyanın da istediği şey; çünkü kaos ve kavga, insanların medyayı daha çok takip etmesine neden olur. “Okumuş” diye lanse edilen yarı cahil kitlenin (ki yarı cahil olmak, kör cahil olmaktan çok daha tehlikeli) çok kolay yönlendirilmesi bir sürpriz değil; çünkü onlar “Truman Show” içinde yaşıyorlar.

İNDİGO ÇOCUKLAR

toplum | Etiketler:, , — 12 Şubat 2009

avatar by arriku resmi İndigo Çocuklar yazısı toplum  kategorisindeEkonomi, çok da uzun olmayan birsüre önce, anne babaları söğüşlemenin yeni bir yolunu keşfetti. Temel metod, herkesi çocuğunun özel olduğuna inandırmak. Bu, zaten her çocuk sahibi insanın inandığı, inanmak ve duymak istediği bir şey.

İnsanları bunun için suçlamıyorum; üstelik her çocuğun da özel olduğuna inanıyorum. Gelgelelim, bunu birtakım kriterlere bağladığınızda, işler boka sarıyor. Bizi “biz yapan” parametrelerin sayısı inanılmaz derecede fazla ve bunları sadece elimizdeki ölçüm metodlarına göre yapabiliriz. Örneğin, çocuğun hiçbir müzik aletini çalma yeteneği olmayabilir; ancak atıyorum, Zortifon isimli özel yapılmış bir müzik aletini dünyadaki herkesten iyi çalabilir. Ya da, bazı şeyleri diğerlerinden iyi yapması gerekmiyor. Herkes, eşsiz bir kombinasyon (eşsizi “ooo şahane” anlamında kullanmıyorum). “Kelebek etkisini” safsatalaştırmadan söyleyeyim; bir randevuya geç kalmak, ona yetişemediğimiz için klasik müzik konserine gitmek, orada bir viyola virtüözü ile tanışıp aleti denemek ve viyola çalma konusunda eşi benzeri olmayan bir yeteneğimiz olduğunu keşfetmek gibi bir örnek hayal edin. Yani, burada biraz da şans faktörü giriyor devreye…

Ancak anne ve babalar, dürtüsel olarak çocuklarının, ölçülebilir olarak daha iyi, en iyi olduklarını görmek istiyor. Hayatta ikinci bir şansımız olmadığı için, bence hayatımızdaki hatalarımızı değerlendirip, onları çocuklarımıza yaşatmazsak bizi geçeceklerine inanıyoruz. Bu iyiniyetli, ancak yüzeysel ve bencil bir çaba. Çünkü şekillenmemizde, doğrulardan çok yanlışların, zevklerden çok acıların, doyumdan çok pişmanlığın etkisi var.

Peki mevcut testler, yarışmalar, “kulvarlar”, çocuğunuzun aslında oldukça “standart”, “ortalama” olduğunu söylüyorsa ne yapacaksınız?

“Doğaüstü”, “fizikötesi” şeylere inanmanın temelinde çaresizlik yatıyor ve inanç, dış dünyaya “nedensellik ilkesi” kullanılarak aktarılıyor. Bilim daha çok basit doğa olaylarını bile açıklayacak düzeyde değilken, güneş tutulması gibi olaylar bile doğaüstü olarak değerlendirilmişti. Zaman içinde bilimin gelişmesiyle doğaüstü inançların alanı ve sayısı dağıldı; ancak insanın çaresizlik hissi hep içinde kaldı. “Teknoloji ve bilimden bahsederken”, şu cümlenin gelmesi neredeyse kaçınılmaz: “artık doğayı çok daha kolay şekillendirebiliyoruz, refaha sahibiz, dolayısıyla insan doğanın efendisi olmuştur”.

Evet; artık basit hastalıklardan ölmüyoruz, korunaklı evlerimiz var, vahşi hayvanlar tarafından öldürülme riskimiz, en azından şehirlerde, yok. Doğanın (bazı) zararlı etkilerinden kendimizi korusak da, kendimize ya da başkalarına karşı hala zayıfız. Size zarar veren birine aşık olmanın, ölenin arkasından acı çekmenin, hayalkırıklığının bilimsel çözümü yok (uyuşturucular dışında!)

Dolayısıyla, duygusal yapı açısından, 10.000 yıl önceki varlıktan neredeyse hiçbir farkımız yok.

Şimdilerde son derece tehlikeli ve yobaz bir akımın tehdidi altında insanlık. Bilim, doğaüstü olayları “normal” gösteriyor, yeni “doğaüstü safsatalar” yaratıyor ve araya birkaç süslü laf serpiştirince, insanlar bu safsataların bilimsel olduğunu sanıp kabul ediyorlar. Bu akım, klasik dinsel yobazlıktan çok daha tehlikeli çünkü sosyoekonomik durumu çok daha iyi olan kesimleri etkiliyor. Medya tarafından destekleniyor. “Bilimselmiş hissi veren” safsatalara inanmak insanları küçük düşürmüyor.

Aslında bu girizgah, kendi başına bir post olmalıydı; hızımı alamadım.

The Secret’la zirve yaptığına inandığım “masum görünümlü tehlike”, artık aklın sınırlarını zorlayan noktalara gelmeye başladı.

Bunlardan bence en önemlisi, Indigo Çocuklar (Indigo Children) vakıası.

İddiaya göre, 1995′den sonra doğan çocuklar, “bizden” çok daha üstün yeteneklere sahip. Buraya kadar sorun yok; ama tehlikeli olan, bu “yeteneklerin” bir kısmının “doğaüstü yetenekler” olması!

Örnek? Telepati. Indigo çocuklar geç ve az konuşuyorlarmış (ki çocuklarda bu durum, bir travma yoksa, zeka geriliğinden kaynaklanır) çünkü telepati güçleri sayesinde zaten beynimizi okuyorlarmış!

Gerizekalı bir anne-baba, bu safsataya inanıyorsa, olacağı düşünün: belki erken müdahale ile kolayca aşılabilecek bir zeka sorunu, o salak anne-babanın “aa ne güzel,çocuğumu indigo” demesiyle müdahalesiz kalacak, çocuk gerizekalı bir yetişkin olacaktır.

Bu gerzeklikleri topluma aşılayan tipler, bir insanlık suçu işliyorlar. Şeriattan bile çok daha ciddi bir tehlikeden bahsediyorum. Sadece Indigo çocuk olayı değil, sayısız safsata ile insanların beyinleri yıkanıyor. Bu duruma müdahale etmesi gereken kurum ve kişilerin de, tehlikeyi farkedecek kadar zeki ve akıllı olmadıklarını düşünüyorum. Alternatif tıp’tan örnek vereyim: alternatif tıp, teşhis koymadığı sürece zararlı değil. (izin verilen ölçüler içinde kaldığı sürece). Ama alternatif tıp teşhis koymaya başlarsa, tıbbın önünü kesecektir. Buradaki meselenin vehameti de buna benziyor. Birileri, normalde alarm verilmesine neden olacak sinyalleri kesip, yanlış yorumlanmasına neden oluyor. İlk doğduğum zamanlar, çok sakin bir çocuk olduğumdan anneannem paniğe kapılıp doktora götürmüş. Üstelik, tek bir doktorla da tatmin olmamış. 6 aylıkken konuşuna kadar da, içinde hep küçük bir şüphe kalmış. Anneannem, yeni nesil salaklardan biri olsaydı, “oh bu çocuk Indigo” diye sevinir, doktora filan da götürmezdi ve belki de basit bir norölojik ya da fiziksel eksiklikten (bazı fiziksel kusur, eksiklik ya da fonksiyon bozukluklarının nörolojik etkileri şaşırtıcı olabiliyor) dolayı hayatımı bir otistik olarak geçirmek durumunda kalabilirdim.

Indigo çocukların özellikleri nelerdir gibi aptalca detaylara girmiyorum. Şımarıklığı “otoriteye başkaldırma”, saygısızlığı “zeka”, tepkisizliği “empati”, dikkatsizlik ve umursamazlığı “deha” gibi gösteren bir zibidilik ile karşı karşıyayız.

Bir siteden kopyaladığım “Indigo özelliklerine” bir bakalım. Son anda kopyalama kararı aldım; çünkü okudukça dehşete düştüm:

Sırada beklemeyi sevmezler (Saygısızlık, empati geliştirememe)
2. ‘İndigo Çocuklar’ terimi bu çocukların çevresindeki ‘aura’ renginden geliyor. (What the fuck is aura?)
3. Başkalarının kendileri gibi düşünmediklerini görünce çok şaşırılar. (Şizofrenler de böyle değilmi?
4. Kendi değerleri vardır ve asla taviz vermezler. (Sosyopati?)
5. Otoriteye karşı çok zorlanırlar (Bilinçli anarşist tavra evet, şımarıksa?)
6. Kalıplara bağlı kalamazlar ve yaratıcıklarını sergileyemezlerse çok zorlanırlar.
7. Asil bir görüntü sergilerler ve öyle davranırlar. (Asalet? Caligula gibimi, Shaolin rahipleri gibi mi?)
8. İhtiyaçlarını bildirmekten çekinmezler.
9. İşleri yoluna koymada kendilerine has yöntemleri vardır. Bu genellikle yerleşmiş sistemlerden farklı olur.
10. Suçluluk duygusu verilerek disipline sokulamazlar. (Psikopatlar da aynen öyledirler!)

Parantez içindeki yorumlar bana aittir. Dikkat ederseniz, burç ve fal gibi, “özellikler” son derece “muallakta kalmış”. Örneğin, “İhtiyaçlarını bildirmekten çekinmezler”. Çişini söylemek normal ve sağlıklı bir tepki, ama 3 yaşında çocuk iPhone almadığınız için dünyayı başınıza yıkıyorsa, bunun pozitif bir davranış olduğunu söyleyebilir misiniz?

Aslında, yeni nesil zevzek ana babaların oraya buraya para dağıtıp çocuklarıyla ilgilenme sorumluluğundan kurtulduklarını sanmalarıyla, abuk sabuk hezeyanlara inanmalarıyla gelişen sorunlar dizisi, “gerçekten” anne baba olmalarıyla büyük ölçüde kendiliğinden düzelecektir.

Bakın, İngilizce Wikipedia da bu konuda benim düşündüğüm şeyi adamakıllı söylemiş:( Indigo children are often diagnosed with certain psychological disorders such as Attention Deficit Hyperactive Disorder (ADHD), Attention Deficit Disorder (ADD), Obsessive-Compulsive Disorder (OCD), Dyslexia, and also Autism. They often feel misunderstood, and have a tendency to become unsociable or introverted when they are not around like-minded people. )

İngilizce bilenlerin şu wikipedia girdisini okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum:

http://en.wikipedia.org/wiki/Indigo_children

THE SECRET'I HAYATA GEÇİRDİM

bilim,öylesine,toplum | Etiketler:, , , — 28 Kasım 2007

flying man resmi The Secretı hayata geçirdim yazısı bilim  kategorisindeAz önce The Secret’ta yazan şeyleri bir tatbik edeyim dedim.

Çok eşekmişim. Gerçekten de, birkaç cahil cühela tarafından yazılan kitap gerçekmiş! “Çekim yasası” işliyormuş!

Bu şahane kitaptan istifade etmek isteyen arkadaşlar için bazı notlar aldım:

-Kütle çekim kuvveti bildiğiniz gibi uzaklığın karesiyle orantılı olarak azalıyor. Az önce dışarı çıktım, üç tane hatunu gözüme kestirdim. Heroes’daki Hiro Nakamuro gibi gözümü yumup ikisini hemen çektim. Üçüncüyü çekerken bir çığlık işittim, ne oluyor diye gözlerimi açtım, baktımki hatun havada duruyor! Anladım ki, apartmanın penceresindeki bir kıllı ayı -halkın göbeğini kaşıyan kısmından biri- hatunu The Secret’ta öğrendiği teknikle çekmeye çalışıyor. Kızcağız ikimizin de çekim alanında olunca ortada kalmış, biraz daha yüklensek ikiye ayrılacak! Lakin kıllı ayının fizik bilgisi çok iyi değildi anlaşılan. Çekme düşüncem sabit olduğu halde, hatuna yaklaşınca hemen kendime çektim.

-Çekim olayına girmeden evvel, basit fizik kurallarını hatırlamakta fayda var. Örneğin az önce bir Porsche 911 çekeyim dedim; yaklaşık 1.5 ton olduğunu unuttuğum için, bir anda camdan uçup arabanın kaputuna yapıştım.

-Gayrimenkullerde de çeşitli sorunlar yaşanabiliyor. Yürürken, üst katta bir daireyi çekmeye çalışan bir kadının kendinden ağır bir kütleyi çekmeye çalışması sonucu uçtuğunu gördüm; yalnız rotası üzerinde yüksek gerilim hatları olduğundan takılıp piliç gibi kızardı zavallı. Aslında bu da onun hatası. Herhalde bir ara, tavuk gibi kızarmayı geçiriyordu kafasından; çünkü aklımızdan ne geçerse o olur.

-Çekme olayı tek taraflı değil; itme olarak da kullanabiliyorsunuz. Yani istediğinizi çekip, istemediğinizi itebiliyorsunuz. Mesela az önce mahallede sevmediğim insanları “bunlar başka yerde yaşasın” diye düşünerek başka yerlere gönderdim.

-PKK sorununu çözdüm. PKK, biz onun var olduğunu düşündüğümüz için var aslında. The Secret öyle diyor. Facebook’da “PKK’nın olmadığını düşün” diye bir grup açtım; 5.000 kişi toplayınca hep birlikte “PKK yok” diye düşüneceğiz, o artık olmayacak.

-Çekim yasası siyasi amaçlara alet edilebiliyor. CHP, MHP ile düşünce koalisyonu kurarak AKP’yi iktidardan düşürebilir. Yalnız bunu sessiz sedasız yapmaları gerek; malum, henüz kış aylarındayız ve AKP odun-kömür dağıtarak onları silmek için birilerini yanına çekebilir (Bekir Coşkun’un tabiriyle göbeğini kaşıyan ayılar)

-Küresel ısınma, biz onu düşündüğümüz için oluyor, bence hemen unutmak gerek. Hatta, yazın heryerde bol bol klima kullanmalıyız ki, sıcaktan çağrışım yapıp -çok sıcak, küresel ısınma mı var yahu?- bu gibi kötü ve yanlış fikirler hiç aklımıza gelmesin.

{democracy:2}

THE SECRET'A RAKİBİM: EMME TEORİSİ, "YÜCE GERÇEK"

bilim,toplum | Etiketler:, ,

Aslında ne yapmaya çalıştığımı anlamanız için, The Secret hakkında yazdığım yazıyı okumanızı tavsiye ederim.

Düşünün ki, sadece erkeklere hitap eden “bilimsel” bir kitap yazacaksınız; kitabın konusu da “güzel kadınları 10 dakikada yatağa atıp üstüne paralarını yemek” olsun. Çok riskli bir konudur; zira erkeklerden daha fazla okuyan kadınları direk pas geçmiştir! Asıl parayı verecek kitleyi görmezden gelmiştir, ama olsun.

Kitabın satması için yapmamız gereken bazı basit şeyler var: bir teori ortaya atacağız. Teori, görünürde kolay tatbik edilebilir olmalı; ama işe yaramadığı deneysel olarak ispat edilememeli. (Sosyal konularda; yoksa The Secret’in kullandığı kütle çekim kolayca ispatlanır). Mesela, benim teorim, osmosis. Türkçesi ozmos sanırım; Serkan okuyorsa düzeltir nasıl olsa;)

Osmosis’i açıklamıyorum; ilkokulda öğretiyorlar.

Teorim şudur:

Günlük yaşamda sık sık karşılaştığımız, sıradan gibi görünen, ama derin anlamları olan bazı deyimler vardır: “sululuk yapma” mesela. Hiç düşündünüz mü? Ne demek sululuk? Neden biri size “sululuk yapma” der?

Ya da, kadınların sarhoş erkeklerden neden hoşlanmadığını hiç düşündünüz mü? Sorun, erkeklerin içince daha rahat davranması mı? Oysa biraz alkol, daha yaratıcı ve akıcı konuşmamızı, daha nazik ve duygulu davranmamızı sağlamaz mı? O zaman neden kadınlar sarhoş erkeklerden hoşlanmazlar?

Sıkı durun; sorun sarhoş olmanız değil. Sorun, sadece “içmeniz”!

Yıllardır, birsürü güzel kadınla takılan sayısız erkeği inceledim. Çoğundan daha eğitimli, daha yakışıklı, daha hassas, daha gençtim. O zaman, kadınlar neden beni değil de, onları tercih ediyordu?

Etrafıma baktığımda, çoğu erkeğin benim durumumda olduğunu gördüm. Birçok harika erkek, yanlız ve mutsuzdu. Çirkin, kaba ve aptal erkekler, en güzel kadınlarla birlikteydiler.

Tarihe baktım. Onlar gerçeği biliyordu: Casanova, Woody Allen, Okan Bayülgen. Hepsi çirkin erkeklerdi. Ama onlar “yüce bilgiye” vakıftı. Hepsi güzel kadınlarla, sayısız güzel kadınla birlikte olmuştu.

Bunun üzerine “yüce bilgiye vakıf” erkekleri aradım Internette.

Bu bilgiyi, tüm dünya erkekleri ile paylaşmak istedim.

Yüce bilgi, çok basittir. İspatı kolaydır. Her yerdedir. Elinizdeki kağıt mendili, içtiğiniz kahveye batırın. Mendilin kahveyi hızla çekip, mendil boyunca ilerlediğini göreceksiniz. Bu kadar basittir ve her yerdedir. İsteseniz de, istemeseniz de, bu kanun sürekli işler.

Herkes aslında bunun farkındadır, ama ne olduğunu bir türlü çıkaramaz. Kız arkadaşınız bilir, size “sululuk yapma” der.

İnsan vucudunun %70′inden fazlası sudur. Beyninizin de öyle. Suyun yoğun toplandığı yerlerden biri de genital organlardır. Kadın göğüslerinden, özellikle dolgun ve yuvarlak olanlardan neden hoşlandığınızı düşündünüz mü? Çünkü size süt dolu, bol sıvılı şeyler çağrıştırır! Gerçek şu ki, sıvı bizi çeker.

Eğer bir kadın, sizin yerine arkadaşınızı, hatta çirkin ve başarısız arkadaşınızı istiyorsa, bunun nedeni siz değilsiniz. Tek neden, arkadaşınızın daha az su içmesidir!

Arkadaşınızı mendil, kadını kahve yerine koyun verdiğim örnekte. Arkadaşınızın düşük sıvı konsantreli ve tuz dolu vucudu, kadının sıvılarını, sıvı dolu beynini bir mıknatıs gibi çekmektedir!

Bir kadınla oturduğunuzda, içtiğiniz içkiyle birlikte, hoşlandığınız kadının sizden soğuması tamamen bununla alakalıdır! Çünkü, vucudunuzu suyla doldurarak, bedeninizin kadının beyin ve vucudundaki suyu emmesini engelliyorsunuz!

İşte herşey bu kadar basittir.

Tatmin olmadınız mı? Olabilir; sadece 15 dakikadır yazıyorum. Özellikle de absürd bir örnek seçtim; azıcık eğlenceli olsun diye! Bir senede 15 teori uydurup 10 tane kitap yazabilirim. Elbet bir tanesi de tutar! Tabi, azıcık medya pompası şart!

Şimdi bunun filmini hayal edin. Kahveye batırıyorum selpağı, biraz hareketli görüntü filan; su molekülleri selüloz içinde ilerliyor, arka plana hareketli bir müzik filan döşerim. Gazı düşünmeyin!

Üç beş tane sıkı hatun, sonra iki zibidi çıkıp konuşur. Altına prof mrof yazarım.

Sokakta 25 tane hatun çevirip “sulu erkeklerden hoşlanır mısınız?” derim; en az 24′ü hayır diyecektir zaten! Sonra “bakın gördünüz mü, sulu erkek sevmiyorlar, demekki su içmemek lazım!” gibi “bilimsel” bir açıklama yaparım. Palavramı, bilimsel “osmosis” gerçeğine cart diye dayandırıveririm.

15 dakikada bu kadar oluyor; bu işten ekmek yemeyi kafayı koysam ne hokkabazlıklar düşünür ve yaparım düşünmeyin!

{democracy:2}

“UZAKDOĞU FELSEFESİ” DEDİĞİNİZ ŞEY, SAFSATA DEĞİLDİR

bilim,tarih,toplum | Etiketler:, ,

shaolin resmi “Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir yazısı bilim  kategorisindeYıllardır sinirlerimi bozan ama sürekli hakkında konuşmayı ve yazmayı unuttuğum, çok önem verdiğim bir konuya değinmeyi istiyorum.

Modern Batı, yetiştirdiği yarı-cahil kitleleri, “Doğu mistisizmi” ile uyutuyor. İstedikleri kadar uyutsunlar ama, kimse kalkıp Doğu’nun bilgisinin kaynağının “mistisizm” olduğunu filan iddia etmesin!

Yarı cahil insanların tipik davranışıdır; farklı bir kültür gördüler mi, herşey çok “gizemli” gelir.

Birkaç örnek vermek istiyorum.

Zamanında, “Japon felsefesi ile doğru yolu bul, osurur gibi para kazan” tarzı bir kitap almıştım. Manipülasyon sanatını öğrenmek adına, arasıra bu tip kitapları alırım. Burada yapmanız gereken, kendinizi “hedef kitle” yerine değil, “yazar” yerine koymak! Böylece, para kazanmakla ilgili gerçekten işe yarar bir-iki şey öğrenmeniz mümkündür! Aksi taktirde, koyun gibi okur ve verdiğiniz para, harcadığınız zamanla kalırsınız!

Yazar, pek sevdiğim bir konu olan Katana’ya girmiş, yapımını anlatmış. Ama öyle bir anlatımı var ki, sanırsınız yüzyılların tecrübe ve bilgisini son derece ağır bir eğitim sonu kazanmış katana ustası, esasen meditasyon ve ibadetten başka bir şey bilmeyen dangalağın tekidir!

Sürekli bir mistisizm, meditasyon ve inanç övgüsü.

Halbuki gerçek çok farklı. Meditasyon, bilimden uzak mistik bir saçmalık filan da değil. Hatta, Japon kılıç ustasının ibadet etmesi, ritüelleri bile sadece yaptığı işi “güçlendiriyor”. Elbette, “ruhumu bu kılıca veriyorum” dediğinde, içinden kılıca bir ruh filan gitmediği bilmeyecek kadar salak değil! Doğu kültüründe imgeler çok önemli bir role sahip.

Japon kılıçları, daha doğrusu Samuraylar için üretilen yüksek kaliteli japon kılıçları, zaman içinde, deneysel metodlarla o kadar “doğru” bir metalurji bilgisi ve teknikle üretiliyorlar ki, bugün Victorinox 5-10 sene AR-GE yapsa, milyonlarca dolar harcasa, yine aynı metali ve teknikleri kullanacaktır. Bunu ben değil, bilim adamları söylüyor.

Japon kılıç ustaları da aptal değiller. Gözlemle,deneyle en doğru yöntemi ve metali bulmuşlar. Üstelik, bunu öğrenmek için inanılmaz bir eğitimden geçiyorlar. Yani olayın hiçbir mistik tarafı yok! Her önemli iş yapan, bundan da gurur duyan insan gibi, onlar da işlerine bir parça ritüel katıyorlar. Ritüel çok boş bir şey değil; biraz düşünürseniz, yapılan işe disiplin ve saygı getirdiğini tahmin edebilirsiniz.

Keza, akupunktur gibi “doğu bilimleri” de, sanat, mistik saçmalık filan değil, bilimdir. Bilim olması için illaki üniversite oturmuş profesörler tarafından ortaya atılması070511171601 p8obaph90 un moine du temple de shaolin le 17 octobre 2004 b resmi “Uzakdoğu felsefesi” dediğiniz şey, safsata değildir yazısı bilim  kategorisinde gerekmiyor. Yüzlerce yıl süren deneyler sonucu ortaya çıkmış, “süzme”, tecrübi bilgi bunlar.

En azından tarihe bakan biri, Çin’den, Hindistan’dan, Japonya’dan çıkan, “öğreti” denilerek değeri küçümsenip mistikleştirilen birçok zanaatin, çok kuvvetli bir bilimsel arka planı olduğunu anlayabilir. Nitekim, saydığım medeniyetler, zamanın askeri ve bilimsel süper güçleridir.

Üstelik, bu ritüeller batı toplumlarında da vardır. Aklı yere göğe koyamayan masonlarda da vardır, üniversite mezuniyet törenlerinde de vardır.

Doğu medeniyetlerinin bilimsel temelini inkar edip, “huşu içinde birtakım bilgilerin kendilerine malum olduğunu” sanmak, düpedüz gerizekalılıktır, cahilliktir!

Gelgelelim, birçok doğu “öğretisi”, onu meydana getiren bilimsel arka plandan “ayıklanarak”, saf mistik bir şeymiş gibi sunulmakta; çünkü maalesef insanların bilim, emek ve çalışma gibi şeylere saygısı yok. Feng Shui mesela. İncelemedim ama, içinde önemli bilimsel tesbitler olduğuna inanıyorum. Mesela, binanın baktığı cephe, onun içindeyken mutlu olup olmayacağınızı belirleyebilir ve bu gayet de bilimsel bir gerçektir! Sözgelimi, ev hiç güneş almıyorsa, doğal olarak içinde kendinizi depresif hissedersiniz. Keza, kapıdan çıkarken yılın önemli bir kısmında fırtına ile karşılaşıyorsanız, evin yeri sürekli alçak-yüksek basınç alanlarının değiştiği bir yerde ise, yine depresif hissedeceksiniz. Üstelik, Feng Shui’nin ne yapmaya çalıştığını anlayan bir “modern bilim adamı”, hatta teknisyen, bu etkileri sayısal olarak ölçecek cihazlarla, o evin sizi mutlu edip edemeyeceğini söyleyebilir! (Mutlu edeceğini söyleyemez tabi(!), ama bahsettiğim etkilerden dolayı, bunun pek de makbul bir ev olmadığını ya da tersini ispatlayabilir).

Ha, bu gerçeklere vakıf olmuş, vucudu “sensör gibi çalışan” -örneğin rutubet oranını tahmin etmek konusunda bile duyularını geliştirebilir insan- bir Feng Shui uzmanının görüşlerini ciddiye alırım. Ama Çin yerel giysileri içinde, yamuk ağızla “burada negatif enerji alıyorum” diye saçmalayan bir gerizekalıyı da döverim!

“Uzakdoğu felsefesi” kelimelerini de kullanmamaya azami dikkat gösterelim! Zira, kılıç yapımından ahşap işçiliğine, Taocu seksten Mao’nun faşist fikirlerine kadar herşeyin “uzakdoğu felsefesi” kelimeleri ile ifade edilmeye çalışılmasına fena halde sinir oluyorum!

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

1234