Hep kalemini satan gazeteciden bahsetmek adettendir; o yüzden gazeteciler radarıma girmiyorlar: zaten siyasi bir gazetede siyaset hakkında yazıyorsanız, meslektaşlarınız milyon dolarlar götürüyorsa ve hergün ayak kaydırma – kaygan zeminde ayakta kalma egzersizleri yapıyorsanız, “kalem satmak” da çok enteresan bir durum gibi gelmiyor bana.
Ancak 5posta’nın, Bono ile ilgili postaya gelince, benim de aklıma bir-iki şey geldi…
Bizim zamanımızda “cool adam” dedin mi, akla hemen iki isim gelirdi: Mickey Rourke ve Bruce Willis.
Bruce Willis herzaman “sağ cenahın” adamıydı. Ancak Rourke öyle değildi: adam zaten kişilik olarak herşeye karşıydı, kendini bile yıkan yokeden bir tavrı vardı, üstelik..İrlandalıydı. IRA’yı da desteklediği söyleniyordu.
Doğal olarak yaşlanan bu iki adam, zaman içinde çaptan düştüler.
Ama sonra ne oldu? Bush’un ikinci seçim kampanyası sırasında Willis ve Rourke, bir anda Bush’un en büyük destekçileri oluverdi! Üstelik Hollywood camiasında cumhuriyetçileri alenen desteklemek pek görülmemiş birşey olduğu halde! (Prodüktörlerin çoğu cumhuriyetçi değilse ben birşey bilmiyorum, o da ayrı)
Sonrası daha bilindik hikaye. Rourke, Güreşçi ile yeniden parlayıverdi. Şimdi Iron Man 2′de oynayacak ve kuvvetle muhtemel, birkaç milyon dolar cukkalayacak…
Willis ise cebini Surrogates ile doldurdu.
Maalesef sanatçının kolay para kazanma şansı yok ve sanatın finansmanı hep bir sorun olmuş. Medici ailesi olmasa, herhalde kıta Avrupası sanatı bugün hakim kültür olamazdı. Hatta kilise bile özellikle müzik ve resim konusunda ciddi finansman sağlamış. Bizde resim İslami bazı engellere takılmış ama, müziğin gelişmemiş olması belki de buna bağlanabilir: camiler, kiliselerin aksine sanatı (ve bilimi) finanse etmemişler. Belki fiziksel olarak düşünüldüğünde, medrese sisteminin bunu yaptığı düşünülebilir ama esasen bunlar maddi olarak devlete tabilerdi. Osmanlı ya da genel olarak İslam alemi, kilise gibi örgütlü ve ikinci bir iktidara izin vermemiştir.
Sanatçının işi zor. Üretme dürtüsü sahibi olan insan duygusal olarak taraf olmak zorunda. Ancak taraf olduğun cenah, herzaman müşterin olmayabilir. Eğer Fransa’da olduğu gibi devlet sanatçıya bir güvence vermiyorsa, sanatçı birgün kalemini, defterini, gitarını,tuvalini satmak durumunda kalacaktır.
Hele sinema gibi bir alanda iseniz, yani eser üretmek pahalı ve ekip gerektiren bir işse, illaki teklifler gelecektir.
Gazetenin biri, zamanında oldukça sükse yapmış ama senelerdir adını duymadığımız bir yönetmen hakkında haber yaptı: iddiaya göre, Genelkurmay, bu yönetmeni “film yaptırmak” üzere listesine almıştı.
Genelkurmay çatısı altında olanlar, tevatür olarak bildiklerimden ibaret; ancak gerçekten de, bu yönetmen çok kısa birsüre önce açıklama yapıp ordunun yıpratıldığını, amacında toryuma el koymak olduğunu söyledi. Anlaşılan borun modası geçiyor. Hemen söyleyip geçeyim; toryum öyle mucize bir element filan değil; toryum reaktörleri de temiz ve sonsuz enerji kaynağı değiller.
Diğer taraf da yoğun şekilde çalışıyor. İslami filmler birer ikişer vizyona girdi giriyor. “Cemaat” tarafından desteklendiği herkesçe bilinen filmler, oyuncular var. Hatta artık kendi eleştirmenleri, kendi yayınları da var. Eskiden “laik kesimin” yaptığı mastürbasyonu onlar da yapabilirler yani: Artık onların da “kendi çocukları” var.
Bildiğim kadarıyla Bono’nun para pul sıkıntısı yok; dolayısıyla üç kuruş daha kazanayım diye itibarını satması hoş karşılanır birşey değil. Öte yandan “piyasaya” yeni giren insanların şeytana ruhunu satmasından doğal birşey de yok. Çünkü karınlarını doyurmak zorundalar ve çoğu da bu şekilde dünyalığını yaparak kendi bağımsız eserini ortaya çıkarmayı hayal ediyor. Oysa genelde bir yola giren genelde o yoldan bir daha çıkamıyor kolay kolay. Ekonomik endişeler, yamanılan çevrenin beklentilerini karşılarken kendi hayallerini unutmak zorunda kalmanın acısı, genelde bu insanları yolun biryerinde hayata tamamen küsmeye kadar itiyor.
Nefes filmi çıktığında ve özellikle militarist görüşlü birçok tanıdığım filme gitmeyi amme hizmeti sayınca, açıkçası filmin uyduruk ve militarist bir film olduğunu düşünmüştüm. Hatta çoğu anti-militaristin düştüğü tuzağa ben de düşüp “faşistler tırt bir film yapmıştır” diye üfürdüm.
Doğal olarak, filmi izleyip çok beğendiğini ballandıra ballandıra anlatan bir genelkurmay başkanı görünce de, bu görüşlerim pekişti. Siz ne beklerdiniz ki? Genelkurmay başkanının anti militarist bir filmi övecek hali yoktu ya!
Tam aksine, Başbuğ filmi anlamamış. Sadece o olsa iyi; sinema eleştirmenleri, sosyologlar, gazeteciler, şovenistler, sosyalistler, nasyonal sosyalistler, dinciler…filmi anlayan bir kişiye rastladım henüz.
“Nasıl bir film” konusuna girmeden önce, filmin temasından bahsetmek farz oldu: belki çoğu insan farkında değil ama Türkiye’nin güneydoğusunda yıllardır bir iç savaş var. Sürekli insanlar ölüyor. Köyler boşaltılıyor, yakılıyor. Eğitime, sağlığa harcanması gereken paralar Avrupalı ve ABD’li silah şirketlerinin kasasına doluyor. Üstelik şimdiye kadar alınan yol gerçekten çok az ve o da biraz bu yerin dibine sokulan Kürt açılımı sayesinde oldu.
Bir kere, filme “militarist” diyenlere gülemeyecek kadar kızıyorum. Bu nasıl militarist bir film ki, filmdeki en sıkı asker çatışmada paniğe kapılıp paralize oluyor, yatakhanede asteğmene “oğlum ben gerizekalı mıyım, ben de bu meselenin böyle çözülmeyeceğini biliyorum” (gerizekalılıkla itham ettiği şey, Türkiye’nin resmi terörle mücadele planı) diyor, ölmekte olan bir PKK militanına işkence ediyor? Militarist bir filmde düzenli bir ordu neden pusuya yatarak 2 militanı uyarmadan -yasal prosedür gereği teslim ol çağrısı yapılmak zorunda- öldürür? Aynı askerler nasıl kendilerinden sayıca çok daha az bir gruba yenilirler? Bu mu militarist film? Finaldeki iki klişeyi hemen herkes yemiş. (Atatürk büstü ve militanı öldürmeyen Türk askeri). Eh; herhalde Levent Semerci “ulan çok ileri gittik, biraz da yağlayalım” demiş. Herhalde yazılanları okuduktan sonra bol bol gülmüş sonra da ülkenin entelektüel seviyesine ağlamıştır…
Militaristler de, sağcılar da kendilerince bir pay çıkarıyor Nefes filminden; “dağlarda askerlerimiz şehit oluyorlar” diyerek. Oysa filmde de açıkça söylendiği gibi, savaşta ya kurban ya da katil oluyorsun. Haklı haksız filan yok.
Yani uğraşıp duruyorum ama, filmi “militarist” diye yaftalayabileceğim birşey bulamıyorum.
Klişelere gelirsek; aslında kolayca yakalanmasını beklediğim bazı klişe sembolizm örnekleri de vardı; ama onlar bile yakalanmamış. Örneğin, “vatan” başlıklı bir gazete yazısına damlayan kırmızı boya, en büyük kıyımın yaşandığı anda gözümüze sokulan, çatıdaki “Güçlüyüz, Hazırız” yazısı gibi. Hele bir tane varki ondan bahsetmek istemiyorum, kurnaz bir savcı olsa Semerci’yi ipe kadar götürür.Gerçi Erke dönergecini “ülkemizin enerji bağımlılığını ortadan kaldıracak bir buluş” olarak lanse eden Vural Savaş’ı da gördük biz.
Bu ülkede sinema yazarları, 300 Spartalı filminin anlatımını “abartılı” bulmuşlardı; böyle bir zeka ve feraset seviyesinden bahsediyoruz! Sanattır filan deyip gözünüzde büyütmeyin; sanat ticareti yapan adamlar da pek öyle kültür, zevk ve zeka sahibi adamlar değiller. Piyasa bir şekilde birbirine kuyrukçuluk yaparak kendini idame ettiriyor. Levent Semerci gibi adamlar bizim sinema endüstrisinin ortalaması için çok üst düzey adamlar. Hatta sinemadan ve sanattan anladığını iddia edenlerin de fena halde çuvallayıp aptal durumuna düştüklerini de bu vesileyle bir kere daha gördük.
Eğer Levent Semerci’nin yaptığı iş anlaşılsaydı, bence bu Türk sineması adına çok büyük bir adım olurdu.
Filmde beni rahatsız eden bazı şeyler de vardı – 4, 5 yerde focus olamayan objektif, muhtemelen bozuk filmden kaynaklanan korkunç kötü bir yatakhanesi sahnesi, birbiriyle alakasız, video klip kıvamında bölümler. Film, kendi içinde çok alışık olduğumuz formatta akmıyor. Bu bende kısa bir kopma hissi yarattı ve başta bunu Semerci’nin video klip yönetmeni olmasına verdim. Ancak biraz düşününce, bu filmin ruhuna uygun da bir durum: medeniyetten uzak bir dağ başındasınız ve uğraştığınız hiçbir meşgale yok. Bütün gün tek yapmanız gereken ölmemeye dikkat etmek.
Ufak tefek 3-5 klişeyi de atın, zaten çok güzel olan çekimleri biraz daha elden geçirin, ufak tefek hataları halledin, alın size Full Metal Jacket tadında bir film. Ondan farklı olarak, Nefes daha “insana dair” bir film. Kimileri filmin “mesajlarını” yeterince güçlü bulmamış. Örneğin telsizdeki doktor, “dilimizi konuşturtmadınız” dışında Kürt meselesinin temellerine inen bir laf etmemiş. Doğru; birbirini öldürmeye çalışan iki insan telsizde genelde reel politik meseleleri tartışırlar. Araya bir mikro Siyaset Meydanı sıkıştırmak sanat adına çok şahane bir hareket olurdu.
Filmi askeri olarak gerçekçi bulmayanlar da varmış, onlara diyeceğimi burada yazamam…
Oyunculuk olarak Mete Horozoğlu doğal olarak çok ön plana çıktı ama bence herkes kusursuzdu. Abartmadan söylüyorum; kusurlarıyla bile, eğer yüksek dozda zeka içeren bir yerli film arıyorsak, Nefes şimdiye kadar çekilmiş en iyi Türk filmi.
Önemli bir çıkartma sırasında uyandırılmaya cesaret edilemediği için emir-komuta zinciri aksayan, bu yüzden de o bölgenin kaybedilmesine neden olan Hitler. Seks skandalları ile Roma’nın hem halkında hem de yönetici kademesinde derin bir nefret uyandıran Caligula, Lenin devrimini yozlaştırarak 5 milyon muhalifi katleden Stalin…İlk baktığımızda, bu adamlarla özdeşleşen bazı davranışların gerizekalılıkla delilik arasında biryerde olduğunu görüyoruz. Oysa, iktidarlarının ilk zamanlarında, hepsi son derece zekice işler yapan adamlar. Peki neden zaman içinde psikopat delilere dönüşüyorlar?
Cevap basit. Sınırsız güç, iktidar ve yargılanmama bu adamları delirtiyor. Bunda çok garip bir durum filan yok; yeterince yaşayan ve en azından kendi alanında diktatör olan her insan bunu yaşayacaktır. Hatta bilimadamı, sanatçılık filan gibi akla dayanan işlerle uğraşmanız dahi buna engel değil.
Garip olan, bu insanların aptallarla aynı belirtileri göstermesi. Ben, delilik ile aptallık arasında ince bir çizgi olduğu iddiasına gülüyorum. Hayır, delilik ile aptallık tamamen farklı şeyler. Tam tersine, ben bu adamların cidden aptallaştıklarını düşünüyorum: beyin yapıları hala tam teşekküllü olarak yerinde duruyor, tecrübelerini unutmuyorlar, muhakeme yetenekleri zayıflamıyor. Sadece makul ve mantıklı insanların ihtiyaç duyacağı düzeyde beyin faaliyeti içinde değiller. Tam aksine, hayvanlaşıyorlar: çok güçlü ve doğal düşmanları olmayan, kolay avlanabilen hayvanların zekaya ihtiyacı yoktur.
Gariptir ki, modern dünyada bu hayvanların sayısı oldukça fazla. Aslında gururlandığımız uygarlığımız çok da ahım şahım birşey değil. Belli periyotlarla bahsettiğim tür insanlığın kapıldığı sanrılara ve iktidar sarhoşluğuna medeniyetimiz de iştirak ediyor. İki zıt vaka gibi görünmesine rağmen, Caligula dönemi ile Engizisyon dönemi arasında “sapkınlık düzeyi” açısından anlamlı bir fark yok. Her ikisi de aslında aynı tip marazlara sahip insanların kolayca girebileceği farklı yollar.
Aslında bana göre bir uygarlığın “uygarlık” seviyesi, ya da bir insanın “insan olma” seviyesi, çılgınlık ve hayvansı güce teslim olma noktasını kontrol edebilmesiyle alakalı. Modern demokrasiler, hala askeri darbelere mukavim değiller örneğin; silahı olan, seçilmiş iktidara biat etmek zorunda değil. (Dünyanın kalanıyla entegre olma zorunluluğu, çok şükür askeri darbeleri frenliyor modern ülkelerde. Türkiye’deki AB karşıtı taraflardan birinin endişesi de tamamen artık limitsiz güce sahip olamayacağı gerçeğinden kaynaklanıyor) Belli delilikler, kapitalizmin dişlilerini yağladığı için makul kabul edilirken (çok pahalı bir ürünü satın alabilmek için 12 saat ayazda sıra beklemek, polisin dövdüğü grubu polisle beraber dövmek), normal insan tepkileri çok şiddetle cezalandırılabiliyor (Otoriteye isyan eden çocukların narkotik haplarla kontrol edilmesi)
Bu yüzden, bazı gelişmeleri akıl yürüterek anlamak olası ya da makul değil.
Uzun zamandır düşündüğüm şeylerden biriydi; DTP’de kapatılınca yazayım dedim!
Daha önce anayasasında laiklik ilkesine yer veren, ama bundan “laiklik” olarak bahsetmeyen ABD ile ilgili birşeyler karalamıştım. Bugün TV’de “Inherit the Wind” adında gerçekten seyredilmesi gereken bir film vardı. 1960 yapımı olduğundan seyri pek keyifli gelmeyebilir; ancak ben filmin sadece konusundan değil, yönetmeninden de etkilendim. Spencer Tracy de, bence kariyerinin en iyi işini çıkarmış (bütün filmlerini seyretmedim ama seyrettiğim filmleri tırıvırı filmlerdi).
Film 1925′de geçiyor ve konusu gerçek bir olaydan alınmış: Okulda Evrim Teorisini anlatan bir öğretmen hapse atılıyor ve bir anda dava ülkenin en yobaz Hıristiyanları ile Agnostik ve
Ateistleri karşı karşıya getiriyor. Genç öğretmeni savunmak üzere yine agnostik bir avukat olan Spencer Tracy (filmdeki adını unuttum) ve bir de gazeteci geliyor davaya katılmak için. Tipik bir mahkeme filmi değil. Hatta film, sadece bir yobazlık karşıtı film olarak da seyredilmemeli.
Filmde gerçek isimler kullanılmamış, ancak sonradan araştırdığımda gerek olaylara, gerekse kişilere oldukça sadık kalındığını gördüm. Meşhur avukatımız Clarence Seward Darrow. Kendisi hem agnostik, hem de büyük şirketlerin davalarını yürütürken bir anda sendikaların davalarına bakmaya başlayan birisi. Avukatlık kariyeri başarılı olduğu kadar skandallarla da dolu. Aslında başlı başına incelenmesi gereken bir karakter ama, konumuz bu değil…
Olayımız literatüre Scopes “Maymun davası” olarak geçmiş. Asıl korkunç diyebileceğimiz olay, 1925′de Tennessee eyaletinde insanın evrimleştiğini bir okulda öğretmenin -ki okul kavramı üniversiteyi de kapsıyor- suç olması! İlginçtir ki, yasa “yaradılışın” öğretilmesini zorunlu kılmıyor, hatta evrimin söylediği çoğu şeyi de yasaklamıyor. Adamların hedef aldığı şey, Tanrının direk olarak insanı yarattığını inkar etmek. Yani İncil’den sapmak. Böyle bir yasanın nasıl yapılabildiğini de merak ediyorum, çünkü anayasa ile direk çelişiyor gibi görünüyor – tabi o dönemde bir değişiklik olmadıysa. “Butler Act” olarak bilinen yasa, ancak 1967′de yürürlükten kaldırılmış. Nitekim, 1967′de dava açmayı planlayan öğretmen de, yasanın First Amendment ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu ileri sürmüş. Açıkçası neden bu tarihe kadar beklendiğini de merak ediyorum ama, benim teorim, o tarihlerde “komünizm paranoyasının”, yobazlığa karşı duran ve direk “faili meçhul” olan sosyalistlerin bu tür yasaları protesto edememiş olması. Liberaller ise o dönemde derin uykudalar; çünkü muhalif olmanın komünist olmakla eşit sayıldığı bir istibdat dönemi.
Aslında, “hah, Türkiye’de böyle yobazlaşıyor” diyenlere güzel bir malzeme de verdim! Doğru; Türkiye yobazlaşıyor. Ama ancak dünya ile aynı hızda yobazlaşıyor. İşin doğrusu, Türkiye zaten oldukça yobaz. Osmanlı döneminde de yobazdı, “çok büyük kazanımlar” diye öve öve bitirilemeyen Cumhuriyetin ilk yıllarında da yobazdı, hala da yobaz. Maalesef bu yobazlık uzun süre de devam edecek. Çünkü bu yobazlığı ortadan kaldırmak asla devletin gündeminde olmadı. Aksine, üstüste yapılan darbeler, sürekli olarak öldürülen, hapislerde çürüyen ve toplum, devlet dışına itilen sosyalistler ve “gerçek” aydınlar, bu ülkede yobazlığın köklenmesini ve serpilmesini sağladı. “Bu kış komünizm gelecek” safsataları, Rus salatasına Amerikan salatası demeye kadar varan ahmaklıklar, bu ülkeyi evrimi inkar edenler listesinde ABD’nin de önüne koydu. Evet; Türkiye İran’ı filan saymazsak, evrimi en az idrak eden ülke. Keza, en berbat eğitime sahip ülkeler listesinde de tablo bahsettiğim istatistikle hemen hemen aynı. Türkiye, Afrika’da kabile savaşları veren dandik ülkeleri saymazsak, en kötü eğitim kalitesine sahip ülkelerden biri. Şimdi biri bana “yüzünü batıya dönmüş bu çağdaş ülkenin” çağdaşlık ölçülerini anlatsın. Çağdaşlık, rant, avanta, vurgun ve devlet ihalesiyle palazlanan hödük bir kesimin Armani giymesi midir? Kafatası ölçerek Türklük kanıtlama “araştırmaları” peşinde olan “çağdaş Türk kadını” modelleri mi yetiştirmektir? ABD’nin kevaşelerinin ve labunyalarının yerli versiyonlarını mı üretmektir?
O zaman soruyu şöyle de sorabiliriz; “ABD, İran olur mu?”
İlginçtir ki, bu sorunun cevabı konusunda endişeye kapılanlar zaten genelde Türkiye’de yaşamıyorlar, ya da “molla darbesi” olursa kolayca topuklayıp gidebilecek tipler. Oysa ben aylardır işsizim, sadece kendime ait bir evim ve eşyalarım var, zaten onları satıp savıp gitmeye yeltenene kadar yurtdışı yasağı gelir. İlk kellesi gidecekler arasında da ben olurum herhalde; çünkü evrim teorisini savunuyorum ve sosyalist görüşlerim var (O arkadaşların neredeyse tümünün aksine!). Oysa “vatan elden gidiyor” yaygarası yapan “milliyetçi-muhafazakar” tayfa, mollalarla da anlaşır kapitalizm ve “konjonktür icabı”; ihale alır sonra Dubai de, Paris de tatil filan da yapar.
Ama bunlar da fantezidir. ABD, İsrail ve Türkiye, en azından önümüzdeki 5 yıl “mevcut toplumsal cehalet ve yobazlık” düzeylerini korur; çünkü işsizlikten anası ağlayacak, toplumsal güvenceleri teker teker ellerinden alınacak halkın sütliman kalmasını temin etmek için “herşeyin harika olacağı öbür dünya” idefixine, “devletten ve kapitalizmden yana”, “ayarlanmış” bir din anlayışına luzum vardır.
Bu arada, “evrim ispatlanmadı, o daha bir teori” ya da “hani ara formlar?” gibi cevabı yüzlerce kez verilmiş soruları sorup yorum yazmayın. Bu yorumları yayınlamayacağım.
Geçenlerde, çocukken seyrettiğim sayısız Charles Bronson filmini hatırladım. Onca filmden tek aklımda kalan, gece ıssız bir sokakta yürüyen Bronson ve onu takip eden (ve ölen) it kopuk. Bir de, hemen her filminde karşımıza çıkan, “gerçek hayatta” karısı olan Jill Ireland ve Telly Savalas.
Bronson’u hep Cüneyt Arkın’a benzetmişimdir. Eğer birini öldürmüyorsa hafif mütebessim bir ifade, çirkin surat ve iyi bir vucut, elbette kötü oyunculuk. Adamın seyrettiğim tüm filmleri intikam üzerine. Zaten Death Wish bile, 5 filmlik bir seri.
Bunu söylediğime inanmıyorum ama Death Wish aslında önemli bir film. Filmin gişe başarısından çıkarım yapmak anlamsız; 1974 yapımı film, sokaktaki şiddetin çok yükseldiği bir zamanda vizyona girdiğinden önemli gişe hasılatı yapmış. 3 milyon dolar gibi, hem zamanına hem de filmin “para yiyecek” birşeyi olmamasına göre oldukça pahalı sayılabilecek Death Wish, 22 milyon dolar hasılat yapmış. Bronson’un her serseriyi öldürdüğünde sinemada alkış kopması da bana o yılların Türkiyesini hatırlattı. Demekki eskiden sinemada film izlemek daha “sosyal” bir hadiseydi. Bu arada filmde Jeff Goldblum’un küçük bir rolü var (Freak #1!)
Kitabını okumadım, ama filmde Paul Kersey’in psikolojisi çok “geçiştirilmiş”. Yönetmenin mi, Bronson’un hatası mı bilmiyorum. Belki yönetmen daha iyi bir hikaye çıkacağını biliyordu ama Bronson’un oyunculuğuna güvenemedi ve intikam hikayesiyle yetinmekle kaldı (Bronson olmasa film muhtemelen yatardı). Veya Bronson, filme ağırlığını koydu. (Nitekim ikincisinde tekrar Winner’ı istemiş).
Aslında konu bu haliyle bile tipik intikam filminden biraz farklı. Mesela Paul Kersey, zaten feleğin sillesini yemiş, çemberinde de tur atmış biri filan değil. Aksine, Cartman’ın “gay” diyeceği türden, fazlasıyla liberal biri. Bir inşaat şirketin önemli mimarlarından. Muhtemelen yazar bile böyle birinin “gay davranmamasını” saçma bulmuş ve Paul Kersey’i eski bir Kore gazisi yapmış; iyi silah kullanmasını da orada Özel Tim’de görev almış olmasına bağlamış. Filmin konusu bu açıdan orjinal; “yumuşak” birinin de kaybedecek birşeyi kalmadığında zıvanadan çıkabileceğini ele alıyor. Ancak, filmde ya Bronson’un oyunculuğu, ya da yönetmenin kazmalığından, pek bir “death wish” durumuna rastlamıyoruz.(Filmin sonlarındaki bir sahne hariç) Aslında böyle birinin psikolojisinin en ilginç kısmını oluşturan detay geçiştirilmiş. Ölüm korkusu kalmayan, hatta bunu isteyen birinin ne kadar tehlikeli olabileceği konusunda sık sık film yapılır ama bunun normal birinin başına gelmesi çok nadirdir ve sanırım Death Wish’in başarısından sonra “yaygınca” kullanılmıştır. Filmdeki asıl “orjinallik”, aslında Kersey karakterinin “içindeki seri katilin uyanması” ve bundan aldığı haz. Film bunu vermekte biraz nötr kalıyor, aslında çok tartışma yaratabilecek bir film, gişe hasılatı uğruna öylesine bir film oluvermiş. (Kaldıki adam gibi senaryoyla çekilse yine büyük hasılat yapardı)
Sanki 70′li, 80′li yılların en enayi filmleri bile bugünün “iyi” filmlerinden daha iyi…