Açıkçası, “bilgi çağı”, “uzay çağı” türünden tanımlamaları saçma buluyorum. Ancak şu da var ki, geçen yüzyılın özellikle sonuna doğru, bilgiye gereğinden fazla önem atfedildi. Hatta, bilgiye dair epistemolojik sorunlar neredeyse inkar edildi. Bugünse, bilgiyi işleme sorunumuz, bilgiyle dair sorunlarımızın başında geliyor. (Bu yazıyı Duran Duran’ın “Too Much Information” ı eşliğinde okuyabilirsiniz!)
Herhalde bu yüzyılın ortalarına doğru, “bilgi nedir? nerede bulunur?” gibi şeyleri tartışmaya başlayacağız! Eğer 20.yüzyılın son çeyreğini “enformasyon çağı” diye anıyorsak, bence 21. yüzyılın ilk çeyreği “fikir çağı” olmalıdır.
Burada “fikir” herhangi bir pozitif ya da negatif yargı ihtiva etmiyor. Demek istediğim şu: Herkesin çok fazla konuştuğu, konuşurken dinlemediği, öğrenmek için çaba göstermediği ve öğrenmeye de ihtiyaç olmayan bir çağda yaşıyoruz. Teknoloji, önce giderek daha az bedensel efor sarfetmemizi sağladı, şimdi de daha az zihni efor sarfetmemize neden oluyor? Bu iyi birşey mi? Kısmen iyi, kısmen kötü: problem çözmek güzel şey ama bertaraf edilebilir, “zorunlu” problemlerin çözümüyle gereksiz stres yaratmak pek de hoş sayılmaz.
Şimdilerde, sosyal medyanın yükselişini konuşuyoruz. Sosyal Medya dediğimiz kavram, bir yenilik yaratmadı, sadece mevcut olan eğilimden beslendi. Aslında, Andy Warhol, “herkes günün birinde 15 dakikalığına meşhur olacak” derken, muhtemelen bir kehanette bulunmuyordu. “Bilgi satış sektörünün”, medyanın, ayakta kalabilmesi için inşa etmesi gereken temelden bahsediyordu.
Etrafıma baktığımda, tamamen de anlamlandıramadığım bir değişimi fark edebiliyorum. Magazin dergilerindeki sinema oyuncularına iş geçiren kızlar yerine, günde bilmemkaç saat spor yapan ve onlara benzemek için 16 yaşında estetik operasyonlar geçiren genç kızlar (ve tabii erkekler!) görüyorum! İnsanlar TV izlemek yerine bilgisayar başındalar. Konuya dair “doğru” kabul edebildiğim tek yargım, insanların seyretmekten sıkılmış olduğu; artık onların da oynamak istediği. Belki arabalarımız, teknolojiyle donanmış evlerimiz, akıllı fotograf makinelerimiz bizleri giderek daha edilgen hale getirirken, görünürde memnun olduğumuz bu konfordan bilinç altımızda rahatsızız.
Aslında, yazıya başlarken, “fikir çağı” önermesinin medyaya yansımasını düşünüyordum. Gerçekten de, çevreme baktığımda, etrafımda gördüğüm “bilgi açı” insanların hiç de bilgi açlığı çekmediğini, aksine, duygu-durumu açlığı içinde olduklarını görüyorum. Gazete okuyanlara dikkat ediyorum; söyleniyorlar, ya da mimikleri değişiyor. Sosyal medya sitelerinde, haber başlığı kadar köşe yazısı linki paylaşılıyor. Zaten gazetelerin haber kalitesi / objektivite gibi kriterleri kaale bile almayıp, köşe yazarı transfer ederek öne geçmeleri başlı başına bir sorun. Ama sorun, her zaman olduğu gibi mevcut durumdan besleniyor ve bir süre sonra alışkanlık halini alıyor.
Kendimden küçük bolca insan tanımaya başladığımdan beri şunu görüyorum: okulda öğrenilen yalan-yanlış ıvır-zıvır konusundaki bilgileri bile bizim kuşaktan az. Enteresan olan, İngilizce başarısının da düşük olması.
Oysa, son 10 yıla baktığınızda, bilhassa özel okullarda, kolejlerde sanki bir “eğitim reformu” yapılmış havası veriliyor.
Ben en azından ortalama olarak,günümüz çocuklarının zekasının bizim kuşaktan daha yüksek olduğunu düşünüyorum; ama belli bir yaşa kadar! İnsanlar daha iyi besleniyorlar artık, National Geographic gibi belgesel kanalları var, Internetten herşeyin cevabını bulabiliyorsunuz ve çocukların ceplerine kadar giren kullanımı karmaşık elektronik cihazlar -mesela smartphone’lar- ister istemez zekayı geliştiriyor. Bugün bir blog açmaya yeltenen 14 yaşında biri, bizim zamanımızda çok az çocuğun karşılaştığı ciddi bir öğrenme ve analiz sürecine giriyor.
Peki ya sonra? Bunların çoğu aptallaştırılıyor! Çünkü bahsettiğimden ötesi genelde yok. Okul eğitimi son derece yetersiz ve bu çocukların sosyalleşme şekilleri aşırı derecede maddesel (materyalist demiyorum) öğeler etrafında dönüyor. Sözgelimi, bizim yaşlarda bir denizaltı oyununda -ki denizin dibinde görmeden ilerleyerek, karmaşık sonar görüntülerini değerlendirip denizdeki “piksellere” torpido gönderiyordunuz- en çok gemiyi batıran takdir toplarken, şimdi son çıkan telefonu cebe koyan ilgi görüyor. Ki bu da sadece aptallık ve tüketimi körüklüyor!
Günümüzde bir çocuğa aptal dediğinizde gülümsüyor; bizim çocukluğumuzda ise savaş nedeniydi!
Zeka ve bilginin bu kadar değersiz hale gelmesinde en etkili olan faktör ise medya. Aptallık adeta özendiriliyor.
Hayata zeki olarak başlayan çocukların aptallaştırılması kasıtlı bir iştir!
Herkes, dünyanın daha fazla zeki insana ihtiyacı olduğunu düşünse de, mevcut sosyal,ekonomik ve kültürel sistemin buna ihtiyacı yok. Bugün, eskiden çok fazla zeki insan gerektiren alanlarda vasat insanları istihdam edebiliyorsunuz. Programcılık örneğin. Eski programcılar, çok kısıtlı sistemler üzerinde, hemen herşeyi sıfırdan yapmak zorundaydı. Kaynaklar çok sınırlı olduğu için, herşeyi başından öngörmeniz, adımlarınızı düşünerek atmanız gerekiyordu. Oysa bugünkü programcıların RAM miktarı,CPU hızı,disk alanı gibi kısıtlamalarla karşı karşıya olduklarını söylemek gülünç olur! Yine, eskiden programcıya düşen pekçok iş, hazır bileşenler, güçlü diller, sürükle-bırak IDE’ler ile yapılabiliyor. Tabiki hala nitelikli insanlara gerek var; hala birileri kernel yazmak, simulatör algoritmaları oluşturmak, roket güdüm sistemleri üzerinde çalışmak zorunda. Ama bu işlerde ihtiyaç duyulacak insan sayısı çok az. Nufüsun yüzde yarımının siz istemesiniz bile dahi olduğunu düşünürsek, o insanları bulmak çok da zor değil! Ama, eskiden üstün zekalı insanların yapabildiği işleri bugün normal zekaya sahip biri kolaylıkla yapabiliyor.
Devletler,şirketler çok iyi eğitim almış,çok yüksek zekaya sahip insanları istemiyor,hatta onlardan nefret ediyorlar!
Üstün zekalı birini, yaşam ortalamasının emeklilik yaşından düşük olduğu bir ülkede yaşamaya nasıl ikna edersiniz?
Bir dahi, şirket sahibinin günlük puro masrafı kadar bir paraya nasıl 1 ay boyunca çalışır?
Dolayısıyla,günümüzün politikaları insanları aptallaştırmak üzerine kurulu.
ABD bile istisna değil, hatta başı çekiyor: Lise öğrencilerinin matematik, fizik gibi derslerdeki başarı düzeyi, neredeyse bize yakın! Peki, kim başı çekiyor? IQ ortalamaları dünya ortalamasının oldukça üzerinde olan İsveç,Finlandiya gibi kuzey Avrupa ülkeleri!
Bir araştırma büyük tartışma yaratmıştı; Türklerin IQ’sunun çok düşük çıktığı şu meşhur araştırma..
Zekanın ırk, millet ya da dine bağlı bir şey olduğunu söylemek faşistlik ve ahmaklıktır. Ama evet; kültür,yaşam tarzı, gelir düzeyi,yaşadığınız ülke zeka seviyenizi belirler!
Koyun gibi yönetilmek, inek gibi çalıştırılmak için insanlara daha çocukluklarında abuk sabuk oyuncaklar,içi boş hayaller veriliyor. Bu insanların çoğu zevkin dibine vurmuş, ama mutsuz ve anlamsız bir hayat yaşamış olarak ölecekler.
Cehalet, birini aptallaştırmanın en etkili yollarından biri. Eğer hiçbirşey düşünecek kadar bilginiz yoksa, beyniniz doğal olarak çalışmayacaktır. Zekanın gelişimi için binlerce kitap okumanız gerekmez; ama insanın düşünebilmesi için bazı kritik bilgilere ihtiyacı var. Bilginiz olmazsa analiz yapamazsınız. Analiz edemezseniz, senteze varamazsınız. Senteze varamıyorsanız, bir şey yaratmanız, bir konuda sonuca varmanız olası değildir.