NEDEN İKTİSAT OKUMAMALISINIZ?

Ben Marmara İktisat mezunuyum; nedense herkes okuluyla gurur duyar ama İktisat okumuş olmak, benim için hayatımdaki en büyük pişmanlık.

Aslında bu konuda kendimi suçlu saymıyorum; çünkü kimse bana “Türkiye’de iktisat okuma, liseden farkı yok” demedi. Özel üniversitelerin iktisat bölümlerinde nasıl bir öğretim yapıldığını bilmiyorum. Açıkçası, Koç ya da Sabancı üniversitesinde “siz maaşlı köleler olarak açlık ve sefalete mahkumsunuz, çünkü ürettiğiniz artı değer, sahibiniz olan kapitaliste gider” diyeceklerini sanmıyorum. Doğrusunu isterseniz, Oxford’da filan bile durumun radikal derecede farklı olduğunu sanmam.

Eğer dünyada “gerçek” iktisat fakülteleri olsaydı, bunlar sadece devrimci ve anarşist yetiştirirdi!

Ben Marmara’da olduğum süre boyunca, Marx’ın, hatta Malthus’un “temelde” ne demek istediklerine değinildiğini hatırlamıyorum. Zaten darbelerle derbeder olmuş üniversitelerde doğal olarak sosyalist fikirler müfredata giremez.

anklet big 300x225 resmi Neden İktisat okumamalısınız? yazısı toplum  kategorisinde

Burkina Faso ve Mali gibi yerlerde hala kölelik var, 2 kiloluk bu ağırlık "malın" kaçmaması için ayağına takılmış.

Sosyalist eğilimli biriyim, “eğilimli” diyorum çünkü henüz konu hakkında tam bir karara varmış değilim. Sadece cahiller iki kelime bildikleri bir konu hakkında “inanç sahibi” olurlar. Araştırıyorum. Herhalde iktisat tarihini Türkiye’deki bir master öğrencisi düzeyinde öğrenmişimdir ama bu alandaki standartlar oldukça düşük olduğundan, bu elbette yeterli değil. İşin içine ideoloji girdiğinde, iki tarafta da sağlıklı, objektif bilgiye ulaşmak kolay değil. Üstelik Türkiye gibi ülkelerde bu bilgilere ulaşmak çok daha zor.

Örnek vermek gerekirse, Marx’ın 150 yıl önce teorileştirdiği gerçeklere ben okul yıllarında “yahu bu saçmalık” diyerek, kendi kendime, düşünmek zorunda kalarak ulaştım. Elbette düşünmek zorunda kalmak güzel birşey; ancak çok bilinen gerçeklere bile günlerce düşünerek ulaşmak zorunda kalıyorsunuz ve milletin 150 yıl önce düşündüğü şeyler üzerine kafa yorarak vakit kaybediyorsunuz. Okulda bunları öğretseler, o zamanlar çok daha önemli şeyleri düşünerek kendimi geliştirebilirdim.

OKULDA SÖYLENMEYENLER – 1: Emeğin fiyatı, kölenin maaşı

Derslere girmeyi ilk dönemden sonra bıraktım; çünkü okulda harcayacağınız zamanda hem daha fazlasını öğrenebiliyor hem de eğlenebiliyordunuz. Türk öğrencisi, en azından o yıllarda, liseye kadar geçirdiği hayatta zaten safsataları hızla öğrenecek yeteneğe kavuşuyordu. En belalı derslere bile 3 günden fazla çalışmadım. (Muhasebe tek ders sınavı hariç!) Onların da sayısı üçü dördü geçmez. Çoğu insan da aynı durumdaydı, hatta bir senede 36 ders veren tipler tanıdım(!).

Ara ara “neler oluyor acaba” diyerek, ayda 1-2 defa derslere girdiğim de oluyordu.

Kafama takılan şeylerden biri, işsizlik konusuydu. Sürüyle işsizlik tipi öğrenmiştik, ne menem şeydi ki bu işsizlik, birtürlü önüne geçilemiyordu.

Hayatta öğrendiğim pek az şeyden biri de, sizi aydınlanmaya götüren tek şeyin şüphe olduğudur. Şüphe duyuyorsanız, bir şekilde gerçeğe ulaşırsınız. Şüphe duymuyorsanız, birilerinin, birşeylerin, ideolojilerin, saplantıların oyuncağı olmaya mahkumsunuz.

İşsizlik bende şüphe yarattı. Çok zengin, nufusu az ülkelerde bile (Lüksemburg, İsviçre mesela) işsizlik vardı. Burada işsizliği açalım; sadece çalışmak isteyen ama iş bulamayan kişi işsizdir; iktisatta bunu böyle kabul eder.

slavery and slave trade.AfricanSlaveTradePoster 267x300 resmi Neden İktisat okumamalısınız? yazısı toplum  kategorisinde

Roma'dan ABD'ye kadar çoğu ülke kalkınmasını köleliğe borçlu. "Sağlıklı Zenci" satışıyla ilgili bir ilan.

Neden dedim kendi kendime, nufusu zaten 3-5 milyon olan ülkede, devlet, işsiz olan birkaç bin kişiye iş imkanı yaratmıyor? Öyle ya, hepsine cepten para verse bile devlet batacak değil!

Sorunun cevabı, “piyasa” kavramının içinde gizlidir. Eğer bir üretici cep telefonu üretiyorsa, onun istediği fiyatı ödemek zorunda kalırsınız (tekel). Eğer iki üretici varsa ve birbirleriyle anlaşıp size istedikleri fiyatı çekemiyorlarsa, daha ucuz bir fiyat ödersiniz. Eğer 20 üretici varsa, cep telefonunu neredeyse bedavaya alırsınız.

Yine çok temel bir “gerçeğe” göre, emek, yani insan da, piyasada “maldır”.

Aynı iş için başvuru yaptığınızda, yetenekleriniz, tecrübeniz, eğitiminiz eşitse, diğer işçilerle fiyat rekabetine girersiniz. Aynı cep telefonu üreticisinin sattığı telefon gibi. Doğal olarak, bir işe başvuran ne kadar çok işçi varsa, emeğiniz için biçtiğiniz fiyat o kadar düşecektir.

Yüksek nufusun yakın zamanlara dek çoğu ülkede teşvik edilmesi bu yüzdendir. Örneğin, “dinibütün bir başbakan” size bol bol üremenizi söyler, siz de zannedersiniz ki, o nufusla ordular kuracak, Viyana’yı kuşatıp bu kez alacak(!), elin Avrupalısından çok daha refah içinde yaşayacaksınız!

Tam tersine. Üredikçe sefaletle boğuşacaksınız. Size biçilen fiyat düşecek. Ama ülke kapitalisti şahlanacak, vatan sağolsun.

Bütün bu “çoğalın!” tavsiyeleri milliyetçi ve dini maskelerle karşımıza çıkar.

Oysa bunları 150 sene önce Karl Marx, sürüyle teoriyle anlatmış. Yukarıda anlattığım şeyi, “yedek emek ordusu” kavramıyla zaten açıklamış.

Muhtemelen çoğunuz bunları biliyorsunuz, değil mi?

Biraz da rakamlardan bahsedelim. Şu krizi de geçelim; dünyada işsizlik ve sefalet artıyor.

“Artı değer” denen şey, çalışanın cebinden kapitaliste giden paradır. Bu yüzden, zenginle (kapitalist) fakir (emekçi) arasındaki uçurum sürekli olarak artacaktır; tarih boyunca bu böyle olmuştur. Son 10 yılda, işsizlik %25 arttı. Krizin de etkisiyle bu rakam %30′ları rahatlıkla geçecek.

İşsizlik de bir yana, çalışanlar çok iyi durumda mı sanki?

ILO verilerine göre, dünyada 1.5 milyar insan, günde 2 dolardan az parayla geçinmek zorunda. Bunların ise üçte birinden fazlası, günde 1 dolardan azına talim ediyor.

Sonraki yazımda insanların bu sisteme neden baş kaldırmadıklarına cevap aramaya çalışacağım.

BİR İNSAN ÇOK ŞEYİ DEĞİŞTİREBİLİR: ÇAYI TÜRKİYE'YE GETİREN ADAM ZİHNİ DERİN!

keyif | Etiketler:, — 9 Şubat 2009

zihni derin resmi Bir insan çok şeyi değiştirebilir: çayı Türkiyeye getiren adam Zihni Derin! yazısı keyif  kategorisindeTürk insanının kültüründe derin bir etkisi var çayın. Bazı millet ve kültürleri popüler kültürde yerine oturtan tipik klişeler vardır; örneğin Fransızlar aşırı sigara içer, İskoçlar cimri, ayyaş ve gevezedir. Güney İtalyalılar pejmurde, geveze ve ataerkildir. Türk deyince aklıma ilk gelen şeylerden biri de ince belli bardaktan çay içen biri.

Ben çayın Osmanlı döneminden beri bilindiğini varsaydığımdan, zaman zaman düşündüğümde çayla ilgili kültürel bir boşluğumuz olduğunu düşünürdüm ve bazı şeyler garibime giderdi. Örneğin, çayın bizde cam bardakla içilmesi gibi. Bilindiği gibi, cam porselen ve toprak bardaklara göre çok yenidir ve en azından 100 sene önce, çok daha pahalı ve lüks bir malzemeydi. Osmanlı kadar eski olsaydı, çayı da porselenle içerdik diye düşünmüşümdür; İngilizler gibi. Zaman zaman birkaç saniyeliğine aklıma takılan, ama unutup araştırmadığım bu tuhaflığı, 2 sene önce Rize’ye gittiğimde tesadüfen çözdüm.

Çayı Türkiye’ye getiren kişi, Zihni Derin adında bir bürokrat. Rize’de ÇayKur’un binasına giderseniz, az ilerisinde heykelini görürsünüz. (Üstelik, bizde meydanlara dikilen heykeller genelde son derece amatördür; bizim standartlara göre düzgün yapılmış bir heykel bu!).

Zihni Derin, benim delisi olduğum çayı Rize bölgesinde yetiştirebilmek için gerçekten çok uğraşmış. Sadece 50 senede, çayın kültürümüzde ne kadar derin bir etki bıraktığı gözönüne alınacak olursa, Zihni Derin’in yaptığı iş çok büyük. Dünya tarihinde nadiren böyle büyük ve etkili “kültür devrimlerine” rastlarsınız. Burada kayda değer olan şu: çok kısa bir sürede milli içecek haline geliyor çay; üstelik yüzyıllardır süre gelen kahveyi tahtından ederek (gerçi kahve pahalıdır ve Türkiye’de yetişmez; şimdi nispeten ucuz olmasına rağmen, benim çocukluğumda bile anormal derecede pahalıydı). Bir başka enteresan nokta, Türk çayının, ki tarihçesi çok kısadır, kendine has bir özellik kazanabilmiş olması. Meyve çayları hariç, dünyadaki tüm çayları denedim denebilir. Hatta, buna yöresel yeşil Çin ve Japon çayları da dahil. Hiçbirinde Türk çayının kendine has tad ve kokusunu bulamadım. Çaykur’un Filiz çayı,bazen Turist çayı ve Lipton’un çaylarını beğeniyorum. Maalesef, Lipton dışında Çaykur ürünlerinin bir standart sorunu var. Kimisi harika, kimisi berbat çıkıyor ama son yıllarda onlar da bir standart tutturmaya başladılar. (Ki iyi Çaykur’u herzaman Lipton’a tercih ederim).

Zamanında hem bölgede, hem de çayla ilgili insanlarla biraz konuştum neden bir standart oluşmuyor diye; aslında sorun yine bürokrasi kaynaklı. Devlet politikası, çayın sapına da köküne de, en kıymetli olan ilk sürgüne de aynı parayı veriyor. Doğal olarak çiftçi, çayı keserken ve yetiştirirken özen göstermiyor.

Aslında burada dikkat çekmek istediğim şey, çayın Türkiye’ye nasıl geldiğinden ziyade, tek bir adamın çabasının yaşamlar,kültürler üzerinde bıraktığı etki.

Ancak bireyler hala kendilerinin ne kadar önemli olabileceklerinin farkında değiller. Bu da “modern çağın” insanları uyutmasından kaynaklanıyor. İnsanlar işçi karıncaya indirgendiler.

ABD SEÇİMLERİNİN SONUCU NE OLACAK, BARACK OBAMA KAZANACAK MI?

güncel | Etiketler:, — 17 Ekim 2008

obama borat parody 201x300 resmi ABD seçimlerinin sonucu ne olacak, Barack Obama kazanacak mı? yazısı guncel  kategorisindeAçıkçası son 1 aya kadar, Barack Obama’ya şans vermiyordum.

ABD; dünyanın en demokratik anayasasına sahip olan ülke. Ancak, onlar da bizim gibi “derin devlet” etkisi altında kaldılar. ABD anayasası bugün yazılsa, herhalde Çin’i, Kazakistan’ı bile kıskanırdı ABD vatandaşları.

Maalesef, ABD’nin “derin devlet” etkisinde kalması çok hızlı olmuştur. Maalesef diyorum; zira ABD bu etkinin altına girmese, dünya politikasını şekillendiren ülke olduğundan, bugün daha iyi bir dünyada yaşıyor olurduk. Hoş o yola girmeseler, dünyanın jandarması olmaya soyunurlar mıydı, o da tartışılır.

Ben, Lincoln suikastıyla başlayan sürecin, “ayrılıkçı ve muzaffer” ABD’ye bir Tory kazığı olduğunu düşünürüm. (ABD’nin, kurtuluş savaşları sırasında savaştığı konfederasyon ordusuna taktığı isim buydu; aslında anlamı daha geniştir). Hala da, ABD’nin “çaktırmadan” İngiltere tarafından yönetildiğini düşünürüm. Elbette, söylediğim şey ABD’nin İngiliz başbakanından emir aldığı filan değildir; sadece neredeyse 200 yıldır İngiliz muhafakarları tarafından “formüle edilen” politikaların galip geldiğini söylüyorum.

ABD’nin bugüne kadar tek bir zenci başkanı olmamıştır; mücir sebeplerden ötürü başkanlık koltuğuna kısa süre oturan Lyndon Johnson’ı saymazsak…

Yazılmamış bir kural olarak, ABD başkanları WASP olmak zorundadır. Yani, beyaz, Anglo Sakson ve Protestan.

O zaman Barack Obama da neyin nesi?

Adam zenci ve müslüman olduğu söyleniyor.

ABD’de başkanlar pek de öyle iktidar sahibi filan değiller. Hiçbir ABD başkanı, bugün Türkiye’de başbakanlarında yaşadığı gibi, bazı “kırmızı çizgileri” geçemez. Dış politika ve iç güvenlik gibi konularda mesela.

Demokrat ve cumhuriyetçiler arasında sadece nüans farkları vardır. Demokratlar vergi oranlarını artırır, eğitime biraz daha önem verir, dış politikada daha sempatik davranır (ama amaçlar değişmez).

Demokratlar, aynı zamanda, “derin devletin” can simidi olarak işlev görürler! Derin devletle ilişkilendirilen cumhuriyetçiler fazla yıprandığında, cumhuriyetçiler silik bir adayla ortaya çıkıp demokratların kazanmasına göz yumarlar. Böylece, derin devlet konusu bir sonraki seçime kadar rafa kalkar.

Üstelik, cumhuriyetçilerin iktidarları dönemlerinde ellerine yüzlerine bulaştırdıkları sorunlar demokratların kucağına düşer. Kennedy’nin uğraşmak zorunda kaldığı Küba krizi gibi. Clinton’a miras kalan ekonomik sorunlar ve ortadoğu meseleleri gibi.

Barack Obama kesinlikle seçilecektir!

Çünkü, “her ne olursa olsun, ABD bir zenciyi başkan yapacak kadar da demokrattır” mesajı verilmek istenmektedir. Bu mesaj dünyaya mı veriliyor? Hayır! ABD’nin diğer ülkelere açıklama yapmak gibi bir kaygısı hiç olmadı, onlar kendi halkını ikna etmek zorundalar.
Obama, koltuğa oturur oturmaz Ortadoğu meselesi, dünyayı da sarsan ekonomik kriz gibi ciddi meseleleri kucağında bulacak!

Bazı salaklar, “Obama müslüman ve zenci olduğu için ezilmenin ne olduğunu bilen çocuktur, din kardeşlerine iltimas geçer” rüyaları görmeye başladılar bile. Elbette, Obama bol bol “hepimiz kardeşiz” nutukları atacaktır ve minik Bush gibi sevimsiz tavırlara girmeyecektir. Gelgelelim, değişen bir şey de olmayacaktır. ABD, Ortadoğu’daki baskıyı kaldırmayacak, dünya geneli ve ülke içinde bir demokratikleşme ya da insan hakları reformuna izin vermeyecek. Türkiye düzeyindeki eğitim sisteminde gerçek bir yeniden yapılanmaya gitmeyecek. Askeri harcamaları kısmayacak; ama eğitim,sağlık gibi alanlarda bazı iyileştirmeler yapacak; onları da daha fazla vergi koyarak!

Bana kalsa, McCain’in seçilmesini isterdim. Seçilsinki, ABD’deki muhalifler çok daha fazla rahatsız olsunlar, ekonomik krizden bunalan cumhuriyetçilerin de bir kısmı onlara katılsın ve ABD’de çıkacak ciddi krizler bazı reformlar getirsin!

Çünkü, Stalin’in sürdüğü ve birsüre Türkiye’de de kalan kızılordu komutanı Troçki’nin dediği gibi, lider ülkelerde bir sarsıntı olmadıkça, bu düzen aynen bu şekilde devam edecektir.

Yani, ABD sarsılırsa sosyalizm mi gelir diyorum?

Hayır, onu ancak salaklar söyler. Sosyalizm birgün gelecektir ama bizim ömrümüz,hatta torunlarımızın ömürleri o günleri görmeye yetmez.

Sosyalizmi seviyorum, ama illa gelsin diye diretecek kadar fanatik değilim. Benim istediğim, özgürlük,demokrasi,insan hakları ve adam gibi bir eğitim ve sosyal güvenlik sistemi görmek. Bunu liberaller yapacaksa,yapabiliyorsa, başımın üzerinde yerleri var!

CUMHURİYET TARİHİNİ ANLAMAK

tarih | Etiketler:, , — 11 Ağustos 2008

Türkiye’nin başına ne geliyorsa tarih bilmemekten geliyor,çünkü tarih gerçekten tekerrür edip duruyor bu topraklarda…

Eminim, “tabi canım” diyen, “benim lisede tarih 10′du zaten” diyen bazı şaşkınlar vardır.

Ben gerçek tarihten bahsediyoum,lisede okuduğunuz palavralardan değil. Söyleyin bakayım Fatih Sultan Mehmet’in atının kuyruğunun bağı ne renkti? Adı neydi? (Ay,Bukephalos muydu neydi ayol dilimin ucunda valla!)

Maalesef yakın tarihi anlamak,CHP’nin neden iktidar olamayacağını idrak etmek, darbelere anlam verebilmek, neden birbirimizin gözünü oymak için yanıp tutuştuğumuzu kestirmek için çok fazla okumak gerek. Üstelik, Osmanlı’dan başlayacaksınız…”Aaa aa dinci,geri Osmanlı’da meclis varmış yahu” deyip yamulacaksınız önce…

Önce Hakkı Uzunçarşılı’nın Büyük Osmanlı Tarihi’ni okuyacaksınız. 3500 sayfa filan, ben yarısını ancak okuyabildim. Okuyunca padişah olmayacaksınız, Bağdat Caddesindeki Paris Hilton kılıklı yosma da “aa bu çocuk amma tarih biliyor,dur şuna hemen vereyim..kalbimi” demeyecek.

Yavaş yavaş belli bir zaman sonra gelen padişahların vatan haini ve beceriksiz olmadıklarını değil, sadece dünyaya ayak uyduramadıklarını,bürokrasi altında ezildiklerini,hatta saray önünde yeniçeriler tarafından sürüklendiklerini öğreneceksiniz.

Büyük Ortadoğu Projesi denen şeyin nasıl başladığını bilmek için David Fromkin’in “Bütün barışı bitiren barış”ını okuyacaksınız; ben salak gibi Bodrum’da okudum, yaş daha 25 filandı, o yüzden hatmedemedim, zira diğer göz İngiliz hatunları tetkikle meşguldü. Olsun; Irak’ın nasıl cetvelle çizildiğini de öğrendik, Filistin’in nasıl sorun olduğunu da. Şimdi aradım bulamadım,bulsam da bir daha okusam…

İdris Küçükömer’e geçmeden tercihan yaşlı,çok yaşlı birinin anılarını dinleyin. Ben dedemi dinledim; yaş yaklaşık 110, kafa da vucutta benden sağlam. Onun gözüyle gördüklerini burada anlatsam hapse girerim; 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan rezaletleri,karaborsayı filan…

Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sını mutlaka okuyun, filmini izlemedim,belki o da yeter.

Arada Şerafettin Turan’da patlatabilirsiniz; neden adam gibi sanatımız olmadığını,ama neden asla şeriatında burada tutmayacağını idrak eder de boşu boşuna meydanlarda miting çilesi çekmez, onun yerine azıcık ilim irfan filan edinirsiniz…Belki Abdülaziz bey’in Osmanlı adet,merasim ve tabirlerini de okursunuz da, eski yazıları okurken “ayy ne dio bu fanfinfon Berkecan?” demezsiniz.

Midhat Sertoğlu’nun Osmanlı Tarih Lugatı da elinizin altında bulunsun; “Hadi yarim,bilad-ı selase turu yapalım” der belki manitanız,açıp bakar,Eyüp,Galata ve Üsküdar’ı kastettiğini şıp diye anlarsınız(!)

En son İdris Küçükömer okursunuz, o zaman neden birtürlü demokrasiyi hazmedemediğimizi, neden Türkiye’de sol olmadığını ve uzun süre olamayacağını, neden Atatürk’ün ilerici ama CHP’nin gerici olduğunu anlarsınız.

Tabi boşlukları doldurmak için bilen abilere sormanız gerekecek; mesela 1974′de Kıbrıs’a çıktığımızda başta neden bütün dünya bizi destekledi,sonra da irrite oldular…

1977′deki 1 Mayıs’ı soracaksınız…

Sonra bir daha düşünürsünüz Ergenekon varmı yokmu…

AKP'DEN VE ÖZAL'DAN ÖNCE HERŞEY ÇOK GÜZELDİ

tarih,toplum | Etiketler:, , — 9 Ağustos 2008

Hatırlıyorum da, eskiden ne kadar özgürdük,hayat ne güzeldi…

Mesela,hiçkimse evinde “yasadışı sol yayın” olduğu için hapse girmemiş,işkence görmemişti.

İstediğimiz her filmi alır,çatır çatır seyrederdik. “Yol” örneğin; senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı, Cannes’da ödül alan şu film…Hatta ödül aldı diye okulda filan bile seyrettirirlerdi; gerici Özal hükümeti gelince filmi yasakladı. Daha nicelerini sayabilirim…Değil mi Zülfü Livanelli?

Mesela okulda “sakıncalı kitaplar” diye bir şey yoktu; edebiyat dersinde boyuna Aziz Nesin, Kemal Tahir, Yaşar Kemal okurduk. Dünyaca ünlü, dünyadada ödüller almış bu yazarların okutulması ayrı bir gurur kaynağıydı. Onlar ne zaman yasaklandı bilmiyorum; ya Özal’ın, ya da AKP’nin işidir.

Özal ve AKP’den önce huzursuzluk nedir bilmezdik; 1 Mayıs’lar neşeyle kutlanırdı. 1977′de 37 kişi öldüğünde kim vardı acaba; ben o zaman küçüktüm, ya AKP’dir ya Özal…

Evvelden düşünce suçlusu olarak mapus damları altında çürümek filan da yoktu, eski köye yeni adet getirdiler.

Benim çocukluğumda çarşaflı kadın da yoktu; Özal zamanında çıktılar. Ben onları ninja sanıyordum.

Türbanı da AKP icat etti.

Fukaralık filan da yoktu eskiden.

1960 ve 70 olaylarında da Özal ve AKP iş başındaydı.

Yine aynı ekip, 3 darbe yapmış ve sayısız genci asmıştır. Besleyecek halleri yoktu ya.

5 Nisan’da %100 devalüasyon yapıp insanların kendilerini yakmasına neden olacak kadar çileden çıkaranlar da Özal ve AKP’ydi.

Menderes’i filan da onlar astı; “cahil halk yobazlara oy verir, asalımda yerine biz geçelim” diye…

Sendikal haklarını anayasayla yasaklayan, verdiklerinde de karşısına lokavtı çıkaran yine Özal ve AKP’ydi.

Şekerpancarını söküp ABD’den şeker ithal eden de yine aynı ekiptir; Bülent Ecevit’in şiddetli itirazlarına rağmen…

Uğur Mumcu’nun abisine “ne oldu,bulundu mu katiller?” diye soran da Tayyip Erdoğan,Erdal İnönü değil. Zaten o zaman dışişleri bakanıydı, o işlere iç işleri bakanı bakar…

Eskiden anayasalar konsensusla yapılırdı; 1961 ve 1982 anayasası mesela.O zaman halka sormuşlardı,bunlar kafasına göre anayasa yapıyor.

Cumhurbaşkanları da konsensusla seçilir,hatta halka bile sorulurdu.

15-16 Haziran 1970 olaylarına neden olan, sendikal hakların kısıtlanması yasasını ortak hazırlayan elbette AP ve ilerici CHP değil, gerici AKP ve ANAP’tır…
İlericiler hep demokrasi ve serbest seçimler istemiş, AKP ve Özal “halk daha hazır değil” diyerek karşı koymuştur.

Bunları bilmeyenler de hala AKP’ye filan oy verir. Kıllı göbekler ne olacak…

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

123