GENÇLİK NEREYE GİDİYOR?

öylesine | Etiketler:, — 15 Aralık 2009

Her kuşağın sorduğu gerzek sorudur bu; hayır, aslında soru filan değildir, kınamadır. Altında ister apırın, ister köpürün, bu lafın altında ayak uyduramamanın ezikliği yatar.

Ancak farkettiğim şey şu oldu: Günümüzün ortayaşlıları ya da yaşlıları, daha da az toleranslılar ve “gençlik nereye gidiyor” sanrısına daha erken kapılıyorlar. Bu da normal: büyük Aboriginal Elder Cedric Hand Up IMG 4408 225x300 resmi Gençlik Nereye Gidiyor? yazısı oylesine  kategorisindedeğişimlerin periyodları, insanlık tarihi ortalamasına göre azalıyor. Her yeni gelişme, kendinden sonraki gelişmelerin sayısını artırır ve gerçekleşme periyodunu kısaltır (elbette istisnalar mevcut, ancak yanlış bir genelleme olduğunu söyleyemeyiz)

Bu saçma soruyla bizden sonra doğanları yargılarken, kabul edelim ki, ahlak kuralları gibi soyut referanslar alır ve sağlıklı verilere sahip olmadan genellemeler yaparız. Çoğu zaman da, bu verileri çarpıtır, istediğimiz gibi yorumlar, ya da aksi kanıtların varlıklarını görmezden geliriz.

Çok değil, birkaç ay önce, ben de bu gerzek ruh haline kapıldım. İnsan zaman zaman kendi kendine “ben ne halt ediyorum?” sorusunu sormaz ve çok emin olduğu şeyleri bile sorgulamazsa, birsüre sonra abuk sabuk bir varlık haline geliyor. (bknz köşe yazarları, büyük kısmı). Aslında çok da önem vermediğim birkaç parametrede, benden 15 yaş kadar gençlerin gerisine düştüğümü farkettim. Mesela, cep telefonunu sadece telefon olarak kullanıyorum. Çok hızlı SMS yazamıyorum, oysa kuzenimin kızı aynı anda konuşup, SMS yazıp yemek yiyebiliyor. Kabul etmek gerekir ki, bu beynin belli bölümlerinin benim beynimden daha etkin ve üstün çalışabildiğini gösteriyor, zira ben bu üç işi aynı anda, en azından gayret gösterip çalışmadan yapamayacağımdan eminim. Normal şartlar altında, kızcağızı ahlaki referanslar bularak -bizim zamanımızda kızlar akrabalarına erkek arkadaşlarını anlatamazdı lan!- önce bir kınamam, ardından da benim bildiğim şeyleri bilmediği için aptal diye yaftalamam gerekirdi.

Yapılan yanlışlardan biri de budur: siz X ya da Y tipi birisinizdir. Diyelim ki, gençliğiniz spor yapmakla geçmiştir ama TV uzaktan kumandasını dahi kullanamazsınız. Tarih bilginiz ancak Çanakkale savaşını Kurtuluş Savaşı’nın parçası sanacak düzeydedir. Sonra 18 yaşında ve muhtemelen sizden çok daha şişman bir genç görürsünüz. Bir şekilde ondan hoşlanmazsınız, çünkü herif elektronik aletleri büyük bir beceriyle kullanır, derinliksiz tarih sohbetinizi sizi yalanlayarak bozar. Ne yaparsınız? Saygısız ve dejenere bir it olduğunu söylersiniz. Sonra tembel ve koca götlü olduğunu. Onun yaşında her gün 30 km koştuğunuzu söylersiniz. Ama boşkafanın teki olduğunuz aklınıza gelmez.

Doğru kıyaslamayı, hayatını spora vermiş bir gençle sizin gençliğinizi kıyaslayarak yapabilirsiniz. Korkarım bu çok da aptalca olur; hemen her alanda, benzer ilgi düzeyindeki gençleri incelersek, bizim kuşak fena halde çuvallar.

Diyebilirsiniz ki, gençler kitap okumuyor, zırt zurt…

Şu an çocuğum olsa kitap yerine bir e-reader alırım; ansiklopedi filan da almam. Sadece 2 metre ileride cilt cilt ansiklopedi duruyor, en son ne zaman onlara uzandığımı unuttum bile. Wikipedia olan bir dünyada ansiklopedi kullanmak delilik. Üstelik Wikipedia sadece kolay erişilir değil, aynı zamanda çok daha verimli bir araç; çünkü konular arasında akılalmaz dallanma imkanı sağlıyor. 2. Dünya Savaşı’nı araştırırken Helyum 3 maddesini okurken buluyorsunuz kendinizi, bir de bakıyorsunuz Marilyn Monroe maddesine çıkmışsınız.

Sorun şu ki, yetişkinlerin karakterleri gençlerden daha bozuk. Doğu kültürü olsun, batı kültürü olsun, çocuk ve gençleri itaat etme ve izlemeye zorluyor. Saygıya karşı değilim; ama işe yaramaz bir ihtiyarı gösterip “bu adama saygı duy” diye çocukları zorlamak, onun aptallıklarını izlemeye zorlamak doğru birşey değil. Yaşlı birinin bir gence verebileceği tek şey, tecrübesiyle yol göstermek. Öğretmek filan da değil, onun öğrenmek istediği konularda ona bir pencere açmak, bazı kritik bilgileri vermek. Alıp kalas gibi yontmaya çalışmak değil.

İşin güzel tarafı, genç ya da yaşlı olsun, farklı fikirleri olan insanlarla çalışmak, konuşmak ya da kaynaşmak güzel ve verimli bir çaba. (Elbette Neo Nazilerle kaynaşmaktan bahsetmiyorum:) Gençlerin hormon seviyeleri ve paylaşma, onaylanma açlıkları küstahlaşmalarına sebep olabilse de, zaten “yaşlı” olmanın bilgeliği de burada önem kazanıyor. Sanıldığının aksine sabırlı olması gereken gençler değil, yaşlılar.

GÜÇ DELİLİĞİ

toplum | Etiketler:, , — 13 Aralık 2009

caligula resmi Güç Deliliği yazısı toplum  kategorisindeÖnemli bir çıkartma sırasında uyandırılmaya cesaret edilemediği için emir-komuta zinciri aksayan, bu yüzden de o bölgenin kaybedilmesine neden olan Hitler. Seks skandalları ile Roma’nın hem halkında hem de yönetici kademesinde derin bir nefret uyandıran Caligula, Lenin devrimini yozlaştırarak 5 milyon muhalifi katleden Stalin…İlk baktığımızda, bu adamlarla özdeşleşen bazı davranışların gerizekalılıkla delilik arasında biryerde olduğunu görüyoruz. Oysa, iktidarlarının ilk zamanlarında, hepsi son derece zekice işler yapan adamlar. Peki neden zaman içinde psikopat delilere dönüşüyorlar?

Cevap basit. Sınırsız güç, iktidar ve yargılanmama bu adamları delirtiyor. Bunda çok garip bir durum filan yok; yeterince yaşayan ve en azından kendi alanında diktatör olan her insan bunu yaşayacaktır. Hatta bilimadamı, sanatçılık filan gibi akla dayanan işlerle uğraşmanız dahi buna engel değil.

Garip olan, bu insanların aptallarla aynı belirtileri göstermesi. Ben, delilik ile aptallık arasında ince bir çizgi olduğu iddiasına gülüyorum. Hayır, delilik ile aptallık tamamen farklı şeyler. Tam tersine, ben bu adamların cidden aptallaştıklarını düşünüyorum: beyin yapıları hala tam teşekküllü olarak yerinde duruyor, tecrübelerini unutmuyorlar, muhakeme yetenekleri zayıflamıyor. Sadece makul ve mantıklı insanların ihtiyaç duyacağı düzeyde beyin faaliyeti içinde değiller. Tam aksine, hayvanlaşıyorlar: çok güçlü ve doğal düşmanları olmayan, kolay avlanabilen hayvanların zekaya ihtiyacı yoktur.

Gariptir ki, modern dünyada bu hayvanların sayısı oldukça fazla. Aslında gururlandığımız uygarlığımız çok da ahım şahım birşey değil. Belli periyotlarla bahsettiğim tür insanlığın kapıldığı sanrılara ve iktidar sarhoşluğuna medeniyetimiz de iştirak ediyor. İki zıt vaka gibi görünmesine rağmen, Caligula dönemi ile Engizisyon dönemi arasında “sapkınlık düzeyi” açısından anlamlı bir fark yok. Her ikisi de aslında aynı tip marazlara sahip insanların kolayca girebileceği farklı yollar.

Aslında bana göre bir uygarlığın “uygarlık” seviyesi, ya da bir insanın “insan olma” seviyesi, çılgınlık ve hayvansı güce teslim olma noktasını kontrol edebilmesiyle alakalı. Modern demokrasiler, hala askeri darbelere mukavim değiller örneğin; silahı olan, seçilmiş iktidara biat etmek zorunda değil. (Dünyanın kalanıyla entegre olma zorunluluğu, çok şükür askeri darbeleri frenliyor modern ülkelerde. Türkiye’deki AB karşıtı taraflardan birinin endişesi de tamamen artık limitsiz güce sahip olamayacağı gerçeğinden kaynaklanıyor) Belli delilikler, kapitalizmin dişlilerini yağladığı için makul kabul edilirken (çok pahalı bir ürünü satın alabilmek için 12 saat ayazda sıra beklemek, polisin dövdüğü grubu polisle beraber dövmek), normal insan tepkileri çok şiddetle cezalandırılabiliyor (Otoriteye isyan eden çocukların narkotik haplarla kontrol edilmesi)

Bu yüzden, bazı gelişmeleri akıl yürüterek anlamak olası ya da makul değil.

Uzun zamandır düşündüğüm şeylerden biriydi; DTP’de kapatılınca yazayım dedim!

ESKİDEN BEN DE FAŞİSTTİM! -1-

Şaka değil! Lise yıllarında Kürtleri toplu halde “ortadan kaldırmaktan” bahsederdik. Zenciler de, o zaman Türkiye’ye henüz pek gelmiyor olsalar da, hedefimizdeydi. Ancak hiçbir zaman Yahudi ya da Ermenilere düşman olmadım; çünkü onlar çevremde olup tanıdığım insanlardı. Kürtler gibi “kara ve kaba” değillerdi. Zenginlerdi; o zamanlar pek de meşru görünen işler yapıyorlardı; “Beyaz Türklere” layık görülen, “öbürlerinin” pek giremeyeceği işlerdi bunlar…

Özel bir okulda okuyordum ve çalışan herkesin zengin olabileceği gibi aptalca bir masala inanmıştım. Gördüğüm fascism 300x300 resmi Eskiden ben de faşisttim!  1  yazısı hatiratim  kategorisindeKürtler hep pis işler yapan adamlardı. Hatta çevredeki fakir semtlerin okullarından, o zamanlar tümünü sadece Kürt sandığımız kara çocuklar -Araplar, Çingeneler ve Kürtleri ayıramayacak kadar cahildik- bizi dövmeye gelirlerdi. Ama çok daha iyi beslenmiş, çok daha yapılı, çok daha fazla spor yapmış ve sandıklarının aksine en az onlar kadar kör ve bilenmiş olduğumuzdan, fena halde dayak yerlerdi.

İkiyüzlülüğün alemi yok. 10 kişinin arasında Kürtler kardeşimiz derdik, 3 kişi kalınca hepsini sallandırma planları yapardık.

Kürtler yapmıyor muydu? Onlarda yapıyordu. Yani hiç de öyle “sınıfsız ve kaynaşmış” bir toplum filan değildik. Aç adam, kaybedecek şeyi olmayan adam tehlikelidir. Bu yüzden şehirdeki Kürtler tehlikeliydi. Hırsızlık gibi, adam yaralama gibi adi suçlulardı. Daha nitelikli ve organize suçlar ise Beyaz Türklerin tekelindeydi. Ama ortalama bir insan, “organize suçun” etkisini direk üzerinde hissetmez. Büyük suç kartelleri arabanızın camını kırıp teybinizi çarpmaz. Yankesicilik yapmaz. Torbacılık da yapmaz; ama malı onlar dağıtır.

Neden ve nasıl değiştiğimi bilmiyorum; ama o filmlerde gördüğünüz gibi sarsıcı bir olay filan olmadı. Ben kendimi değiştirmek ve geliştirmek konusunda akranlarıma göre çok daha şanslıydım; bunun en büyük nedeni, hemen her türden insanla karşılaşmış ve diyalog kurmuş olmam. Aptallar, cahiller ve puştlar hariç, herkesi dinledim. Asla burnu büyük biri olmadım; sadece yanlış şeylere inandım.mud filled brain nazi.gif 205x300 resmi Eskiden ben de faşisttim!  1  yazısı hatiratim  kategorisinde

İnsanın normal gelişiminin onu faşist yapacağına inanıyorum. Tanımadığınız her varlık,tür,insan,ortam hatta eşyayı doğamız gereği tehdit olarak algılarız. Hayvanlar bu işi daha kolay hallediyor ve kesinlikle bizden daha etkililer: birbirini tanımayan iki hayvan karşılaştığında, dokunmaya çalışarak karşısındaki hayvanı anlamaya, onunla bir bağ kurmaya çalışır. Bizse kaçmayı, görmemeyi ve inkarı seçeriz. Aslında bu da öğretilmiş birşeydir; toplum, okul, aile, arkadaşlarımız daha doğduğumuz andan itibaren bizi hamur haline getirip çeşitli kalıplara dökmeye kalkar. İnsan, hayvana göre daha proaktiftir. Hayvanlar da avlanmak için tuzak kurarlar; ancak kendine zarar geleceği şüphesiyle bir hayvanı pusuya düşüren veya öldüren bir başka hayvan bilmiyorum. İnsanın bu eşsiz davranış kalıbı, bence faşizmin en büyük itici gücü; yani çoğu zaman sebepsiz olan bir zarar görme korkusu. (Faşist propaganda içinde naif öğeler yakalamak beni herzaman şaşırtmıştır; koca gözlü beyaz atlar, hinduların sevgi ve barış sembolleri, tatlı bebeler(!) bunlardan sadece bazıları. Hatta genelde “karşı tarafla” karşılaşmayan tipik bir faşist fazla insan canlısı, neşeli, canayakın tavırlar sergiler!)

Bunları yazma ihtiyacı hissetmemin nedeni, Türk insanının, özellikle de hoşgörülü olacağını sandığımız kesimin, giderek daha yobaz ve faşist olması.

Bu beni şaşırttı mı? Elbette hayır. Çünkü yıllardır medya eliyle servis edilen nefret ve ayrımcılığı fark etmemek için kör olmak gerek.

Yalnız şunu da anladım ki, faşistler de pekala yola gelebilirler. Çünkü faşistlik maalesef -eğer bundan maddi bir kazanç sağlamayı düşünmüyorsanız, silah satmak, bu yolla ülkeyi istediğiniz gibi sömürmek vs gibi- bir aptallık durumudur. Aptallığın da çeşitli türleri var. Gerizekalılıktan bahsetmiyorum, onlara yapacak birşey yok. Ama zaten insanımızın beyni fazlasıyla yıkanıyor ve biz onları dışlayarak, dalga geçerek faşist gruplarına daha sıkı kenetlenmelerine neden oluyoruz.

Elbette herkesi kurtarma şansımız yok. Bazı insanların beyinleri kendi iç sorgulama rutinlerini harekete geçiremeyecek kadar yıkanmış olabiliyor. İnsanı insan yapan temel özelliklerden biri de şüphedir. Faşiste sürekli hazır kalıplar yüklenir. Bir faşist, çok sayıda soruna sizden çok daha hızlı cevap verebilir; buna şaşırmayın. Mesela siz ekonomik krizi aşmak için akılcı çözümler ararken, faşist, “Yahudi, Ermeni ve Kürtleri öldürüp mallarına el koyalım, o olmazsa varlık vergisi çıkaralım” tarzı kalıplarla karşınıza çıkacaktır. Tabi ki bu bir akıl yürütme değildir; beynine dizdiği ideoloji kartlarından uygun olanı seçmekten ibarettir. Aydınlanma süreci bu insanlar için çok zor ve acılı olur. Uzun tartışmalara giren, her cümlesinde daha da batan, bunun içinde sinirlenen bir faşist, işte muhtemelen bu sorgulama sürecinin ilk aşamasındadır: şüphe. Bu şüphe bilinçaltı bir şüphedir aslında, çünkü kişi henüz akıl yürütme yetisini kazanmamıştır. Kızgınlığının nedeni, kendi yetersizliğine duyduğu ama anlam veremediği öfkedir.

Günümüzde “okuyan” kesimin, “cahil ve bidon kafalı köylüden” daha faşizan tavırlar içinde olması bana çok doğal geliyor; çünkü uzunca bir süredir medyada her Kürdü terörist olarak gösteren adamlarla karşılaşıyoruz. Elbette bu durum medyanın da istediği şey; çünkü kaos ve kavga, insanların medyayı daha çok takip etmesine neden olur. “Okumuş” diye lanse edilen yarı cahil kitlenin (ki yarı cahil olmak, kör cahil olmaktan çok daha tehlikeli) çok kolay yönlendirilmesi bir sürpriz değil; çünkü onlar “Truman Show” içinde yaşıyorlar.

DÖVLET YAHUT DEVLET 2.0

toplum | Etiketler:, , — 10 Eylül 2009

Türk insanı oldukça şanssız; çünkü ne kadar kötü durumda olacağını fark edecek durumda. Kullanmayı sevdiğim bir tabir vardır; “Ne kadar aptal olduğunu fark edemeyecek kadar aptal” diye. Türk insanı da, iletişim araçlarından ne kadar fakir, geri ve iptidai olduğunu anlayacak kadar yararlanabiliyor. 1980′lerde, TRT’de 60′ların filmlerini görür ve “sıradan” insanların evindeki eşyalara inanamazdık. Afrika’nın çöllerinde yaşayan insanların bu “şanssızlıkları” yok; dünyadan habersizler ve eminim bu daha kolay dayanabilme gücü veriyor. Çünkü insanı nefrete boğan şeyin yokluk değil adaletsizlik olduğunu çok iyi biliyorum. Belki de, “onlar” da bunu bildiklerinden, Türkiye’nin hep “çok fakir ama gururlu” bir ülke olduğunu beyinlerimize kazıdılar. Onlar, fakir halkın paralarını birilerinin kasalarına doğru itelerken -en basiti, ithal ikame saçmalığıdır-, Mao tarzı bir devletçiliğin solculuk,ilericilik, halkçılık olduğunu yuttururken, toplumun çok ama çok küçük bir kesimi İsviçre standartlarında yaşıyordu.

article 1201328 05CB3BC9000005DC 236 634x453 300x214 resmi Dövlet Yahut Devlet 2.0 yazısı toplum  kategorisinde

Teksas polisi, Nazileri durdurmak için hazırlık yapıyor.

Özal, bu çemberi biraz kırdı. Sermaye daha geniş bir kesime yayıldı, “Zengin olmak ayıp” gibi bazı inanışlar kırıldı, avam da olsa, yoz ve cahil de olsa, burjuva olmak özendirildi. Aslında “zihniyet” reformu ekonomik reformdan çok daha önemlidir; yine de bunları “reform” yerine “revizyon” olarak tanımlamak daha doğru olur. Özal,”bürokrasinin yaramaz çocuğu” olsa da, sonuçta armut dibine düşmüştü. Asla sonuna kadar gidecek cesareti bulamadı. Belki de, sırf bu yüzden bilinçaltımız onun öldürüldüğüne inanmak istiyor, öldürülmese reformlar yapacaktı sanıyoruz. (Ki ben öldürüldüğüne inanıyorum, çünkü inkar edilemez bazı olaylar oldu o dönemde)

Ancak değişen pek birşey yok: Türkiye Cumhuriyeti Devletinin modernlik seviyesi, köhne bir muhasebe bürosunda, yerde duran, kasası sararmış, fanı tozdan korkunç sesler çıkaran, ekranı su damanacası kadar bombeli bir PC kadar.

Devleti oluşturan da insanlar. Yani bir yandan bürokrat ve siyasilerin gerici olduklarını söylüyoruz ama, öte yandan bu adamlar uzaydan gelmiyorlar. Toplumun kaymak tabakası diyebileceğimiz Internet ortamının “en elit mekanlarında” bile onun façasını bozmaktan öbürünü yasaklamaya kadar çok sayıda tıpa muhabbeti dönüyor. Mevzu dönüp dolaşıp Türk insanının muhafazakar yapısında kilitleniyor. Bundan kastım dini bir muhafazakarlık değil. Neredeyse tamamen ateist sülalelerde bile, geleneklerden ve kültürden kaynaklanan bir baskıcılık, kapalılık, şüphe, yasakçılık var. Bunun kökleri de Osmanlıya kadar takip edilebiliyor. Belki cihanşümul bir imparatorluk kurmanın bedeli bu; devletin kendini gösterme ritüelleri insanları da biraz şekilci olmaya zorluyor. Türkler olarak din konusunda bir ayrıcalığımız olduğu kesin; bizden çok daha köklü bir kültürü olan İran bile İslam karşısında çok daha assimile olmuş durumda, bizse İslamı kendine uydurmuş tek Müslüman nüfus ağırlıklı devletiz.

Gelgelelim, Osmanlı’dan Türkiye’ye geçen bürokrasinin, yeni devlettede “idare eden” sınıf olduğunu görüyoruz; zira Osmanlı’nın da son döenmlerinde durum farklı değildi. (Kralı, askeri tarafından kraliyet sarayı bahçesinde sürüklenmiş bir ülke biliyor musunuz?) Ancak, yeni devlette bürokrat sınıfı kendini daha da ayrıcalıklı ve üstün görmeye başladı; üstüne üstlük imrenilen bir bürokrasiye sahip Osmanlı’dan sonra, dünyanın en verimsiz devlet yapısıyla başbaşa kaldık. Bu büyük ihtimalle, “milli” olma paranoyasıyla, “ırken daha saf” ama beceriksiz insanların devlet kadrolarına doldurulmasıyla oldu ve zaman içinde bu durum geleneksel hale geldi; bilgi, beceri ve zeka sahibi olmak, devlet hizmetinde aranan bir nitelik olmaktan çıktı.

Batılı gibi giyinen ve yazan yeni devletin insanları, kabul ettikleri milli devletin normu olan “devlet erki gücünü kutsallıktan almaz” olgusunu kavrayacak zaman bulamadı. Türklerde geleneksel olan devletin kudsiyeti inancı propaganda malzemesi olarak kullanılırken, dinin yerine başka kutsallar koyuldu. Sonuç olarak, cumhuriyet devletinin ideolojisi, Osmanlı’dan daha az dogmatik değildi ve hala da değildir.

obama nazi resmi Dövlet Yahut Devlet 2.0 yazısı toplum  kategorisinde

Değişim her zaman iyi birşey değil. Obama'nın yürürlüğe koymak istediği bazı yasalar, Cumhuriyetçileri aratacak türden.

Henüz dünyada da devletin meşruiyetini sorgulayan örgütlü ve kalabalık bir kitle yok; ancak inanın dünyanın başına gelen felaketlerin sayısı ve niteliği artınca, devlet kavramı da sorgulanmaya başlayacak. Ama bundan önce, insanımızın devleti dönüşüme zorlaması gerekiyor. “Muasır medeniyetler seviyesi” de demiyorum; çünkü Avrupa devletleri de, özellikle de K.Avrupa devletleri dışındakiler, hiç de ilerici sayılmazlar. Hatta, 2000 başından itibaren AB’nin daha baskıcı olmasına karşılık Türkiye’nin açılma çabası, AB’nin giderek daha baskıcı olmasıyla belki Türkiye’ye de kötü bir örnek -daha doğrusu destek!- oldu.

İlginçtir ki, artık önümüzde referans olarak gösterebileceğimiz bir devlet de, en azından hak ve özgürlükler alanında, pek yok. Şu an hala bizden (çok daha) iyi durumda olsalar da, giderek daha faşist ve baskıcı yasalar çıkarıyorlar. Ekonomisi karaya oturan AB’de, yabancı düşmanlığı artıyor ve ekonomiyi düzeltmekte beceriksiz kalan hükümet ve devletler, çareyi Xenofobia’yı fiştiklemekte buluyor. ABD, zaten uzun süredir OHAL bölgesi!

Artık halk olarak işimiz daha da zor; çünkü örgütlü olmamak gibi temel sorunlarımız bir yana, referans olarak ortaya koyabileceğimiz fazla iyi örnekler de yok. Sanırım çözüm, devlete direk bir çözümler paketi önermekten çok, statükonun karşımıza çıkardığı yönetime katılam engellerini -seçim kanunu gibi- aşacak adımları atmalarını sağlayıp -nasıl kandıracaksak!- ardından hızla bir “sivil darbe” yapmaktan geçiyor. Elbette, vahşileşen dünya koşulları, karşımızda aynı zamanda çok daha zalim bir bürokrasi bulmamıza da neden olacaktır. Sanırım Erbakan’ın o meşhur sorusu, sadece Türkiye’nin değil, tüm dünyanın siyasetle ilgili en önemli sorusu olacak önümüzdeki yıllarda…

6-7 EYLÜL OLAYLARI...VE 1934 TRAKYA OLAYLARI

toplum | Etiketler:, , — 8 Eylül 2009

Yabancılara “turist olarak” bayılırız ama nedense kendi içimizdeki farklı etnik gruplardan hoşlanmayız.

6-7 Eylül olayları elbette bir faciaydı. Ancak bundan bahsedecek halim yok. Filmi çekildi, herhalde dizisi de yapılmıştır, Türk halkının çoğu bu olayları filminden öğrendi.

“Bu filmin çekilmesi büyük cesaret” demişlerdi. Değildir efendim!

Şimdi iki farklı konuya değinelim: Menderes, o uyduruk mahkemede yargılanırken, “kasasından don çıktı” gibi rezilliklere başvurdular ama 6-7 Eylül olaylarının üzerinde pek de durmadılar (ama iddianamede vardı). Eğer mahkeme samimi olsa, bu olaylardan dolayı dönemin içişleri bakanı olan Ethem Menderes’i de yargılardı; oysa Ethem Menderes (soyadına bakmayın, Adnan Menderes ile akrabalığı yoktur) muhtemelen darbecilerle işbirliği içindeydi çünkü çeşitli söylentiler olmasına rağmen Adnan Menderes’i uyarmamıştı.

Demek istediğim şu: 6-7 Eylül olayları kesinlikle bir devlet tertibidir. Hem hükümet, hem de bürokrasi tarafından desteklenmiştir.

416 300 resmi 6 7 Eylül Olayları...ve 1934 Trakya Olayları yazısı toplum  kategorisinde

Dostlar alışverişte görsün: Yağma bittikten sonra tanklar meydana giriyor

Ancak bundan çok daha vahim bir olay var. 1934 Trakya Olayları. 1934 olayları da tamamen devlet tertibidir. Bu da, Trakya Yahudilerinin mallarına el koymak ve onları göçe zorlamak için planlanmış bir rezalettir. Olayların alevlenmesi, Nihal Atsız’ın Edirne’ye tayini ile başlar. O zaman lise öğretmeni olan Atsız’ın orada aleni şekilde öğrencileri örgütlemesine seyirci kalınır ve sonunda olan olur.

Tecavüz, hırsızlık, yağma, adam öldürme, her pislik var. Öyle ki, ayaktakımına müdahale eden bir jandarma erini öldürecek kadar zıvanadan çıkmışlar. Buna karşılık, Menemen olayındaki kararlılık gösterilmiyor “nedense”. Sonunda ne oluyor? Devlet 13.000 Yahudinin 24 saat içinde bölgeyi terk etmesini emrediyor. Çünkü bu sürede insanlar mallarını satamaz, satsa da ölü eşek fiyatına satar.

Bu konuda gayet iyi olduğu söylenen bir de kitap var; Rıfat Bali’nin 1934 Trakya Olayları. Bulsam da okusam!

Ha, 6-7 Eylül’e gelene kadar 20 sınıf askerlik ve varlık vergisi rezaletleri de var. Üstelik bu ikisi arka arkaya.

Peki bu olayların filmi ne zaman yapılacak? O biraz sıkabilir işte…

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV

123456