Uzay Yolu (Star Trek) benim çocukluğumda TRT’de izlediğim en iyi dizilerden biriydi. “Devletin mikrofonu” ve propaganda aygıtı olan TRT, o yıllarda daha ziyade Sovyetlerin televizyon kanallarını andırıyordu. Ancak, o yılları yaşamış insanların kültürel birikimlerini zenginleştirmiş olduğunu asla inkar etmeyelim. Benim nedense ıskaladığım Cosmos belgeseli, Star Trek gibi kaliteli diziler, “lakırdı” kısmı çoğu zaman sıkıcı olsa da pazar günleri yayınlanan klasik müzik programı (adı neydi yahu?) TRT’nin önemli programlarındandı. TRT 2′de ise ilk dönemlerde harika filmler olurdu; “ulusal kanalların” uyduruk filmlerinden sıkılanlar için vaha gibi biryerdi. (Bir de bunlar “Televizyonda ilk defa” yazısı eşliğinde izleyiciye dayanan “Delta Force 8″, “Kan Banyosu”, “Cehennem Kliması 29″ tarzı çok uyduruk filmler olurdu. Rambo 4 çıksa başyapıt diye izleyecektik, o derece berbattı filmler!)
Star Trek ile Star Wars hayranları bir dönem adeta “klik” haline gelmişti. Star Trek’çiler, Spock gibi daha bir ciddi ve kuru adamlardı. Biri dizi öbürü sinema filmi olmasına, Star Trek’in sonradan sürüyle sinema filmi çıkmasına rağmen, bunlar aynı kategorideki ayrı ayrı rakip gibi algılanırdı. Allah için Star Wars’u da severdim -Darth Wader yeter; o olmasa at filmi zaten!- ama hep Star Trek’çi oldum.
Uzay Yolu’nun yaklaşımı, bu zamanda göze alınamayacak kadar bilimseldir. Sanki biz bunu dizi yapalım diye değil de, gelecekbilim tezi yazalım diye ortaya çıkmıştır. 1966′nın imkanlarına göre arada “uyduruk duran” şeyler olsa da, herşey titizlikle planlanmıştır. Spock’ın “evi” Vulcan gezegeni bile hoşluklar içerir; teknokrasi ile sosyalizm karışımı garip bir düzene sahiptir ki, Spock’ın arasıra yaptığı vurgulardan “o düzene” bu “evrilmişlik düzeyimizle” asla ulaşamayacağımızı idrak ederiz. Spock’ın soğuk ve taviz vermez rasyonelliği ile Kirk’ün zaman zaman çocuksulaşan duygusallığı hoş bir kontrast oluşturur ve zaman zaman “bazen duygunun akla üstün gelebileceği” mesajı verilir. Ancak asla “kalbinin götürdüğü yere git” gibi zırvalara da girilmez. Aksine, bazı duygularında aklın bir fonksiyonu olduğu havası verilirki bu da dizideki sevdiğim hoşluklardan biridir.
Zaman içinde “Enterprise” gibi, zamanın büyük imkanlarına sahip olmayan, ancak yine de severek izlediğim Star Trek dizileri ortaya çıktı. Enterprise, sadece T’pol için bile izlenebilir.
5 Ağustos’da yeni bir Star Trek filmi geliyor ve bu sefer çok iddialılar(mış). Yönetmen J.J Abrams; kim bu adam diye IMDB’de kısa bir araştırma yaptım. Önemli bir çalışması yok; kapı baca yıkan Lost’un yazarlarından biri ve yönetmenliğini de yapmış. Ancak müzikten senaryoya, aktörlükten yönetmenliğe kadar her alanda çalışmış. Bir ümit, bu zeki bir adam ve doğru dürüst gibi bir Star Trek filmi çekebilir diye ümitlenmek durumundayız. Cast’da da Winona Ryder sürprizi dışında “aaa” dediğim biri yok. Muhtemelen önemsiz bir rolde izleyeceğiz ve kariyeri bitmiş oyuncuyu ilgi uyandırmak adına davet etmişler gibi bir izlenim edindim nedense.
William Shatner’ın koltuğuna oturacak isim Chris Pine. Kirk’in oğlu olacak ve muhtemelen babasının gölgesinde kalacak!
Zachary Quinto ise sürpriz oldu. Heroes’un Sylar’ı Quinto, aslında “gizli başrolü” kapmış: Spock. Donuk ifadesi işine yarayacaktır, ama o sertliği de verebilirse bu filmden sonra sinemada yoluna devam edebilir.
Açıkçası fragmanını izlediğim Star Trek, bende bir Star Trek filminden çok Armageddon’un devamı izlenimi yarattı. Star Trek filmlerinin durağan geriliminden eser yok; bol bol patlama, gereksiz hoplama zıplama dolu bir fragman yapmışlar. Yine de, “mecburen” filmi izleyeceğiz. Umarım film beni yanıltır.