INHERİT THE WİND, EVRİM TEORİSİ VE ABD'DE YOBAZLIK

sinema | Etiketler:, , — 18 Ekim 2009

Daha önce anayasasında laiklik ilkesine yer veren, ama bundan “laiklik” olarak bahsetmeyen ABD ile ilgili birşeyler karalamıştım.  Bugün TV’de “Inherit the Wind” adında gerçekten seyredilmesi gereken bir film vardı. 1960 yapımı olduğundan seyri pek keyifli gelmeyebilir; ancak ben filmin sadece konusundan değil, yönetmeninden de etkilendim. Spencer Tracy de, bence kariyerinin en iyi işini çıkarmış (bütün filmlerini seyretmedim ama seyrettiğim filmleri tırıvırı filmlerdi).

Film 1925′de geçiyor ve konusu gerçek bir olaydan alınmış: Okulda Evrim Teorisini anlatan bir öğretmen hapse atılıyor ve bir anda dava ülkenin en yobaz Hıristiyanları ile Agnostik veinherit the wind resmi Inherit The Wind, Evrim Teorisi ve ABDde Yobazlık yazısı sinema  kategorisindeAteistleri karşı karşıya getiriyor. Genç öğretmeni savunmak üzere yine agnostik bir avukat olan Spencer Tracy (filmdeki adını unuttum) ve bir de gazeteci geliyor davaya katılmak için. Tipik bir mahkeme filmi değil. Hatta film, sadece bir yobazlık karşıtı film olarak da seyredilmemeli.

Filmde gerçek isimler kullanılmamış, ancak sonradan araştırdığımda gerek olaylara, gerekse kişilere oldukça sadık kalındığını gördüm. Meşhur avukatımız Clarence Seward Darrow. Kendisi hem agnostik, hem de büyük şirketlerin davalarını yürütürken bir anda sendikaların davalarına bakmaya başlayan birisi. Avukatlık kariyeri başarılı olduğu kadar skandallarla da dolu. Aslında başlı başına incelenmesi gereken bir karakter ama, konumuz bu değil…

Olayımız literatüre Scopes “Maymun davası” olarak geçmiş. Asıl korkunç diyebileceğimiz olay, 1925′de Tennessee eyaletinde insanın evrimleştiğini bir okulda öğretmenin -ki okul kavramı üniversiteyi de kapsıyor- suç olması! İlginçtir ki, yasa “yaradılışın” öğretilmesini zorunlu kılmıyor, hatta evrimin söylediği çoğu şeyi de yasaklamıyor. Adamların hedef aldığı şey, Tanrının direk olarak insanı yarattığını inkar etmek. Yani İncil’den sapmak. Böyle bir yasanın nasıl yapılabildiğini de merak ediyorum, çünkü anayasa ile direk çelişiyor gibi görünüyor – tabi o dönemde bir değişiklik olmadıysa. “Butler Act” olarak bilinen yasa, ancak 1967′de yürürlükten kaldırılmış. Nitekim, 1967′de dava açmayı planlayan öğretmen de, yasanın First Amendment ve ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu ileri sürmüş. Açıkçası neden bu tarihe kadar beklendiğini de merak ediyorum ama, benim teorim, o tarihlerde “komünizm paranoyasının”, yobazlığa karşı duran ve direk “faili meçhul” olan sosyalistlerin bu tür yasaları protesto edememiş olması. Liberaller ise o dönemde derin uykudalar; çünkü muhalif olmanın komünist olmakla eşit sayıldığı bir istibdat dönemi.

Aslında, “hah, Türkiye’de böyle yobazlaşıyor” diyenlere güzel bir malzeme de verdim! Doğru; Türkiye yobazlaşıyor. Ama ancak dünya ile aynı hızda yobazlaşıyor. İşin doğrusu, Türkiye zaten oldukça yobaz. Osmanlı döneminde de yobazdı, “çok büyük kazanımlar” diye öve öve bitirilemeyen Cumhuriyetin ilk yıllarında da yobazdı, hala da yobaz. Maalesef bu yobazlık uzun süre de devam edecek. Çünkü bu yobazlığı ortadan kaldırmak asla devletin gündeminde olmadı. Aksine, üstüste yapılan darbeler, sürekli olarak öldürülen, hapislerde çürüyen ve toplum, devlet dışına itilen sosyalistler ve “gerçek” aydınlar, bu ülkede yobazlığın köklenmesini ve serpilmesini sağladı. “Bu kış komünizm gelecek” safsataları, Rus salatasına Amerikan salatası demeye kadar varan ahmaklıklar, bu ülkeyi evrimi inkar edenler listesinde ABD’nin de önüne koydu. Evet; Türkiye İran’ı filan saymazsak, evrimi en az idrak eden ülke. Keza, en berbat eğitime sahip ülkeler listesinde de tablo bahsettiğim istatistikle hemen hemen aynı. Türkiye, Afrika’da kabile savaşları veren dandik ülkeleri saymazsak, en kötü eğitim kalitesine sahip ülkelerden biri. Şimdi biri bana “yüzünü batıya dönmüş bu çağdaş ülkenin” çağdaşlık ölçülerini anlatsın. Çağdaşlık, rant, avanta, vurgun ve devlet ihalesiyle palazlanan hödük bir kesimin Armani giymesi midir? Kafatası ölçerek Türklük kanıtlama “araştırmaları” peşinde olan “çağdaş Türk kadını” modelleri mi yetiştirmektir? ABD’nin kevaşelerinin ve labunyalarının yerli versiyonlarını mı üretmektir?

O zaman soruyu şöyle de sorabiliriz; “ABD, İran olur mu?”

SCOPE2 300x230 resmi Inherit The Wind, Evrim Teorisi ve ABDde Yobazlık yazısı sinema  kategorisinde

Hikayenin "gerçek" tarafları.

İlginçtir ki, bu sorunun cevabı konusunda endişeye kapılanlar zaten genelde Türkiye’de yaşamıyorlar, ya da “molla darbesi” olursa kolayca topuklayıp gidebilecek tipler. Oysa ben aylardır işsizim, sadece kendime ait bir evim ve eşyalarım var, zaten onları satıp savıp gitmeye yeltenene kadar yurtdışı yasağı gelir. İlk kellesi gidecekler arasında da ben olurum herhalde; çünkü evrim teorisini savunuyorum ve sosyalist görüşlerim var (O arkadaşların neredeyse tümünün aksine!). Oysa “vatan elden gidiyor” yaygarası yapan “milliyetçi-muhafazakar” tayfa, mollalarla da anlaşır kapitalizm ve “konjonktür icabı”; ihale alır sonra Dubai de, Paris de tatil filan da yapar.

Ama bunlar da fantezidir. ABD, İsrail ve Türkiye, en azından önümüzdeki 5 yıl “mevcut toplumsal cehalet ve yobazlık” düzeylerini korur; çünkü işsizlikten anası ağlayacak, toplumsal güvenceleri teker teker ellerinden alınacak halkın sütliman kalmasını temin etmek için “herşeyin harika olacağı öbür dünya” idefixine, “devletten ve kapitalizmden yana”, “ayarlanmış” bir din anlayışına luzum vardır.

Bu arada, “evrim ispatlanmadı, o daha bir teori” ya da “hani ara formlar?” gibi cevabı yüzlerce kez verilmiş soruları sorup yorum yazmayın. Bu yorumları yayınlamayacağım.

İNDİGO ÇOCUKLAR

toplum | Etiketler:, , — 12 Şubat 2009

avatar by arriku resmi İndigo Çocuklar yazısı toplum  kategorisindeEkonomi, çok da uzun olmayan birsüre önce, anne babaları söğüşlemenin yeni bir yolunu keşfetti. Temel metod, herkesi çocuğunun özel olduğuna inandırmak. Bu, zaten her çocuk sahibi insanın inandığı, inanmak ve duymak istediği bir şey.

İnsanları bunun için suçlamıyorum; üstelik her çocuğun da özel olduğuna inanıyorum. Gelgelelim, bunu birtakım kriterlere bağladığınızda, işler boka sarıyor. Bizi “biz yapan” parametrelerin sayısı inanılmaz derecede fazla ve bunları sadece elimizdeki ölçüm metodlarına göre yapabiliriz. Örneğin, çocuğun hiçbir müzik aletini çalma yeteneği olmayabilir; ancak atıyorum, Zortifon isimli özel yapılmış bir müzik aletini dünyadaki herkesten iyi çalabilir. Ya da, bazı şeyleri diğerlerinden iyi yapması gerekmiyor. Herkes, eşsiz bir kombinasyon (eşsizi “ooo şahane” anlamında kullanmıyorum). “Kelebek etkisini” safsatalaştırmadan söyleyeyim; bir randevuya geç kalmak, ona yetişemediğimiz için klasik müzik konserine gitmek, orada bir viyola virtüözü ile tanışıp aleti denemek ve viyola çalma konusunda eşi benzeri olmayan bir yeteneğimiz olduğunu keşfetmek gibi bir örnek hayal edin. Yani, burada biraz da şans faktörü giriyor devreye…

Ancak anne ve babalar, dürtüsel olarak çocuklarının, ölçülebilir olarak daha iyi, en iyi olduklarını görmek istiyor. Hayatta ikinci bir şansımız olmadığı için, bence hayatımızdaki hatalarımızı değerlendirip, onları çocuklarımıza yaşatmazsak bizi geçeceklerine inanıyoruz. Bu iyiniyetli, ancak yüzeysel ve bencil bir çaba. Çünkü şekillenmemizde, doğrulardan çok yanlışların, zevklerden çok acıların, doyumdan çok pişmanlığın etkisi var.

Peki mevcut testler, yarışmalar, “kulvarlar”, çocuğunuzun aslında oldukça “standart”, “ortalama” olduğunu söylüyorsa ne yapacaksınız?

“Doğaüstü”, “fizikötesi” şeylere inanmanın temelinde çaresizlik yatıyor ve inanç, dış dünyaya “nedensellik ilkesi” kullanılarak aktarılıyor. Bilim daha çok basit doğa olaylarını bile açıklayacak düzeyde değilken, güneş tutulması gibi olaylar bile doğaüstü olarak değerlendirilmişti. Zaman içinde bilimin gelişmesiyle doğaüstü inançların alanı ve sayısı dağıldı; ancak insanın çaresizlik hissi hep içinde kaldı. “Teknoloji ve bilimden bahsederken”, şu cümlenin gelmesi neredeyse kaçınılmaz: “artık doğayı çok daha kolay şekillendirebiliyoruz, refaha sahibiz, dolayısıyla insan doğanın efendisi olmuştur”.

Evet; artık basit hastalıklardan ölmüyoruz, korunaklı evlerimiz var, vahşi hayvanlar tarafından öldürülme riskimiz, en azından şehirlerde, yok. Doğanın (bazı) zararlı etkilerinden kendimizi korusak da, kendimize ya da başkalarına karşı hala zayıfız. Size zarar veren birine aşık olmanın, ölenin arkasından acı çekmenin, hayalkırıklığının bilimsel çözümü yok (uyuşturucular dışında!)

Dolayısıyla, duygusal yapı açısından, 10.000 yıl önceki varlıktan neredeyse hiçbir farkımız yok.

Şimdilerde son derece tehlikeli ve yobaz bir akımın tehdidi altında insanlık. Bilim, doğaüstü olayları “normal” gösteriyor, yeni “doğaüstü safsatalar” yaratıyor ve araya birkaç süslü laf serpiştirince, insanlar bu safsataların bilimsel olduğunu sanıp kabul ediyorlar. Bu akım, klasik dinsel yobazlıktan çok daha tehlikeli çünkü sosyoekonomik durumu çok daha iyi olan kesimleri etkiliyor. Medya tarafından destekleniyor. “Bilimselmiş hissi veren” safsatalara inanmak insanları küçük düşürmüyor.

Aslında bu girizgah, kendi başına bir post olmalıydı; hızımı alamadım.

The Secret’la zirve yaptığına inandığım “masum görünümlü tehlike”, artık aklın sınırlarını zorlayan noktalara gelmeye başladı.

Bunlardan bence en önemlisi, Indigo Çocuklar (Indigo Children) vakıası.

İddiaya göre, 1995′den sonra doğan çocuklar, “bizden” çok daha üstün yeteneklere sahip. Buraya kadar sorun yok; ama tehlikeli olan, bu “yeteneklerin” bir kısmının “doğaüstü yetenekler” olması!

Örnek? Telepati. Indigo çocuklar geç ve az konuşuyorlarmış (ki çocuklarda bu durum, bir travma yoksa, zeka geriliğinden kaynaklanır) çünkü telepati güçleri sayesinde zaten beynimizi okuyorlarmış!

Gerizekalı bir anne-baba, bu safsataya inanıyorsa, olacağı düşünün: belki erken müdahale ile kolayca aşılabilecek bir zeka sorunu, o salak anne-babanın “aa ne güzel,çocuğumu indigo” demesiyle müdahalesiz kalacak, çocuk gerizekalı bir yetişkin olacaktır.

Bu gerzeklikleri topluma aşılayan tipler, bir insanlık suçu işliyorlar. Şeriattan bile çok daha ciddi bir tehlikeden bahsediyorum. Sadece Indigo çocuk olayı değil, sayısız safsata ile insanların beyinleri yıkanıyor. Bu duruma müdahale etmesi gereken kurum ve kişilerin de, tehlikeyi farkedecek kadar zeki ve akıllı olmadıklarını düşünüyorum. Alternatif tıp’tan örnek vereyim: alternatif tıp, teşhis koymadığı sürece zararlı değil. (izin verilen ölçüler içinde kaldığı sürece). Ama alternatif tıp teşhis koymaya başlarsa, tıbbın önünü kesecektir. Buradaki meselenin vehameti de buna benziyor. Birileri, normalde alarm verilmesine neden olacak sinyalleri kesip, yanlış yorumlanmasına neden oluyor. İlk doğduğum zamanlar, çok sakin bir çocuk olduğumdan anneannem paniğe kapılıp doktora götürmüş. Üstelik, tek bir doktorla da tatmin olmamış. 6 aylıkken konuşuna kadar da, içinde hep küçük bir şüphe kalmış. Anneannem, yeni nesil salaklardan biri olsaydı, “oh bu çocuk Indigo” diye sevinir, doktora filan da götürmezdi ve belki de basit bir norölojik ya da fiziksel eksiklikten (bazı fiziksel kusur, eksiklik ya da fonksiyon bozukluklarının nörolojik etkileri şaşırtıcı olabiliyor) dolayı hayatımı bir otistik olarak geçirmek durumunda kalabilirdim.

Indigo çocukların özellikleri nelerdir gibi aptalca detaylara girmiyorum. Şımarıklığı “otoriteye başkaldırma”, saygısızlığı “zeka”, tepkisizliği “empati”, dikkatsizlik ve umursamazlığı “deha” gibi gösteren bir zibidilik ile karşı karşıyayız.

Bir siteden kopyaladığım “Indigo özelliklerine” bir bakalım. Son anda kopyalama kararı aldım; çünkü okudukça dehşete düştüm:

Sırada beklemeyi sevmezler (Saygısızlık, empati geliştirememe)
2. ‘İndigo Çocuklar’ terimi bu çocukların çevresindeki ‘aura’ renginden geliyor. (What the fuck is aura?)
3. Başkalarının kendileri gibi düşünmediklerini görünce çok şaşırılar. (Şizofrenler de böyle değilmi?
4. Kendi değerleri vardır ve asla taviz vermezler. (Sosyopati?)
5. Otoriteye karşı çok zorlanırlar (Bilinçli anarşist tavra evet, şımarıksa?)
6. Kalıplara bağlı kalamazlar ve yaratıcıklarını sergileyemezlerse çok zorlanırlar.
7. Asil bir görüntü sergilerler ve öyle davranırlar. (Asalet? Caligula gibimi, Shaolin rahipleri gibi mi?)
8. İhtiyaçlarını bildirmekten çekinmezler.
9. İşleri yoluna koymada kendilerine has yöntemleri vardır. Bu genellikle yerleşmiş sistemlerden farklı olur.
10. Suçluluk duygusu verilerek disipline sokulamazlar. (Psikopatlar da aynen öyledirler!)

Parantez içindeki yorumlar bana aittir. Dikkat ederseniz, burç ve fal gibi, “özellikler” son derece “muallakta kalmış”. Örneğin, “İhtiyaçlarını bildirmekten çekinmezler”. Çişini söylemek normal ve sağlıklı bir tepki, ama 3 yaşında çocuk iPhone almadığınız için dünyayı başınıza yıkıyorsa, bunun pozitif bir davranış olduğunu söyleyebilir misiniz?

Aslında, yeni nesil zevzek ana babaların oraya buraya para dağıtıp çocuklarıyla ilgilenme sorumluluğundan kurtulduklarını sanmalarıyla, abuk sabuk hezeyanlara inanmalarıyla gelişen sorunlar dizisi, “gerçekten” anne baba olmalarıyla büyük ölçüde kendiliğinden düzelecektir.

Bakın, İngilizce Wikipedia da bu konuda benim düşündüğüm şeyi adamakıllı söylemiş:( Indigo children are often diagnosed with certain psychological disorders such as Attention Deficit Hyperactive Disorder (ADHD), Attention Deficit Disorder (ADD), Obsessive-Compulsive Disorder (OCD), Dyslexia, and also Autism. They often feel misunderstood, and have a tendency to become unsociable or introverted when they are not around like-minded people. )

İngilizce bilenlerin şu wikipedia girdisini okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum:

http://en.wikipedia.org/wiki/Indigo_children

YENİ DALGA YOBAZLIĞA SAVAŞ AÇTIM

bilim,öylesine,toplum | Etiketler:, , , , , — 28 Kasım 2007

“The Secret” olayı çok kafamı bozdu.

Saçmalık olmasını filan zaten geçtim. O kadar çok saçmasapan şey var ki…

Benim kafamı bozan, bilimi kullanarak, daha doğrusu bilimi kullandığını ileri sürerek, abuk sabuk fikirlerle insanların aptal yerine konması. Bu aynı zamanda çok büyük bir tehlike. Yarın, aynı tarzda bir kitap yazıp, belli bir ırkı tamamen ortadan kaldırmanın bilimsel olarak bizi ve insanlığı mutlu edeceğini, tarihteki en önemli insanların bunu başarmak için çaba harcadıklarını söylesem, birsürü inanan çıkar. Aslında, bunu Adolf Hitler’de, Mein Kampf (Kavgam) ile yaptı. Bugün hala Töton ırkının üstünlüğünün bilimsel olarak ispatlandığına inanan gerizekalılar var. Üstelik, bu kitap Türkiye’de yakın dönemde bestseller oldu. Mein Kampf’ı elbette okudum, hem de iki kere. Okunması da gerekir. Örneğin, anarko-kapitalizmi bile savunan birinin, karşıt tez olan Das Kapital’i okuması gerektiği gibi. Gelgelelim, özellikle de “Türk ırkı üstün ırktır” diyen kafatasçıların, Hitler’e sempati beslemesi, büyük bir tarihsel şaşkınlık gösterisinden başka bir şey değildir. Zira, onların en anladığı dille, Hitler’in katlettiği Yahudilerin hemen hepsi Türktü! İnsani tarafını filan geçtim; sadece tarih konusundaki cehaletlerini yüzlerine vuruyorum.

Günümüzde “yeni dalga” yobazlık tehdidinin dini kaynaklı değil, tam aksine “aydınlanmanın” kaynağı olarak gördüğümüz bazı yozlaşmış bilim camiasından gelmesi en büyük problem. Buradaki en büyük sorun şu: yoz bir bilim adamı -ki o artık bilim adamı değildir!- saçmasapan bir görüş ortaya attığında, eğer ortaya attığı görüş, dine aykırı değilse, hem bilimi reddeden kitle tarafından, hem de bilimle ilgilenmediği halde “bilime inanan” kitle tarafından kabul görmektedir!

Burada “bilime inanan” kelimelerini bilinçli olarak kullandım. “Bilime inanmak”, dogmaların en tehlikelisini ve aynı zamanda en kolay teslim olunanını ifade eden bir sorun.

Bilimsel gerçekler idrak edilir,ispatlanır; “inanılmaz”. Elbette, bilimi hayatı algılamasının merkezine yerleştiren her insanın sayısız bilim dalında bilgi sahibi ya da uzman olmasını bekleyemeyiz. Örneğin gittiğiniz tıp doktorunun doğru teşhis ve tedavi uyguladığını bilemezsiniz; zaten “diploma” gibi belgeler bu yüzden varlar!

Bilimi “tehlikeli olarak” kullanan kesimlerden biri de ilüzyonistler. Bir ilüzyonist, diplomalı bir bilim adamı olmasa da, mesleği gereği belli bir alanda pratik olarak inkar edilemez bir ustalık kazanmış -örneğin optik,mekanik- kişidir. Pozitif bilimleri kullanarak, sizi “metafizik” güçleri olduğuna inandırır! Elbette bu işin “şov” kısmı; akıl hastası olmayan hiçbir ilüzyonist, sizinle konuşurken o numaraları “mucizeler yaratabilme, allahın sevgili kulu olma” gibi nedenler sayesinde becerebildiğini söylemeyecektir.

“Yeni nesil ilüzyonistler” ise, gözünüzü değil, beyninizi aldatmaya çalışıyorlar.

“Sanatlarını icra ederken” de son derece rahatlar. Çünkü, medya da arkalarında-tatlı reklam ve gelir pastasını paylaşmak amacıyla. Arkalarında olmasalar bile, medyadaki pozitif bilim bilgi düzeyi öylesine acınacak seviyede ki, çoğu “tersliği” farkedecek durumda değiller. Özellikle gazetelerin bilim haberlerine bir bakın. İnanılmaz hatalarla dolular.

Üstelik, “metafizik neşriyat” insanların çok ilgisini çekiyor. Bunun psikolojik nedenleri gayet açıktır; onun için girmeye bile ihtiyaç duymuyorum. Bugün Discovery Channel bile, ilgi çekmek adına “hayaletler”, “büyücüler”, “medyumlar” ile ilgili programlar yapıyor ve “gizemcilik” ateşini harlıyor. Zamanında ciddiye aldığım bir belgesel kanalının, maddi açgözlülük adına böyle yollara sapmış olması, tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor.

Bu durumun en büyük sorumlusu, üzülerek söylüyorum, yine bilim camiasıdır!

Bilim camiası, maalesef çok çabuk demoralize oldu ve “bilim halkın ilgisini çekmiyor” diyerek arka plana çekildi; meydanı soytarı ve üçkağıtçılara bıraktı.

Evet; cidden bilim ilgi çekmiyor. Ama burada tek suçlu camia dışındaki insanlar değildir. Bunun ispatı, aslında Nikola Tesla gibi bilim adamlarının hayatlarının içinde. Tesla, öylesine popüler olmuş ki, bugünkü pop-starların popülaritesine ulaşmış. “Bilimsel gösterilerini” izlemek, onunla tanışmak, hatta “yatağa girmek”(!) için, insanlar kuyruklar oluştururmuş.

Bugün üniversitelerin çoğunda, öğrenciler birçok profesörün dersine girmekten nefret ediyor. Gönüllü olarak öğrenmeye gittikleri halde. Bir de, Richard Feynman gibi adamlar var ki (vardı), öğrenciler okulun kapısında kuyruk olurmuş.

Bilim camiası, genel bir “kibir” ve “küçük görme” sorunu olduğunu kabul etmeli ve “insan içine çıkmalı”. Zira, bugün dogmalarını yaymak için “bilimin adını”, hatta kimisi meşru yollardan sağlanmış akademik ünvanlarını kullanan üçkağıtçılar, yarın gerçek bilim adamlarını “devirerek”, yerlerine geçecek ve bilim camiasını ortaçağ engizisyon mahkemesi gibi bir kurum haline getireceklerdir. İlk kurbanlar da, gerçek bilim adamları olacaktır.

Bazı üniversitelerin, çeşitli bağnaz kesimlerden gelen maddi kaynaklar dolayısıyla “ısmarlama” “teori” ürettikleri gerçektir. Bunlardan bir kısmı iyi niyetlidir; bu kaynaklarla “gerçek bilimsel araştırmaları” finanse etmek istemektedirler; ama en nihayetinde kaçınılmaz olarak özgürlüklerini kaybedecekleri kesindir.

Rönesans’da nasıl sanatçılar ve bilim adamları halka liderlik ettiyse, bugün de aynı şeyin olması gerekiyor. Kendine “entellektüel” sıfatını yakıştıran insanların, bunun ahlaki gereklerini yerini getirmeleri gerek. Bütün insanlığın silkinip aklın ve sağduyunun yoluna girmesini bekleyemeyiz ama zaten tarihte de asla böyle olmamıştır.

{democracy:2}

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV