KREDİ KARTLARI DEVLETİ PENÇESİNE ALIYOR

güncel | Etiketler:, — 16 Mart 2009

evilcreditor resmi Kredi kartları devleti pençesine alıyor yazısı guncel  kategorisindeUzun süredir kredi kartı denen illetin ne kadar “şeytan icadı” bir şey olduğunu farketmiş bulunuyorum. Tandığım çoğu insana kredi kartlarını bırakmalarını önermedim; çünkü cebinizde nakit olsa bile, kredi kartı olmadan yaşamak güçleşiyor. ZATEN AMAÇ DA BU!

Yaklaşık 2 senedir kredi kartı kullanmıyorum. Kredi kartım yok.

Son zamanlarda, kredi kartları ile ilgili çok rahatsız edici gelişmeler var.

Bunlardan biri, DEVLETİN KREDİ KARTINI DESTEKLEMESİ. İşin ardındaki mantık şu: eğer alışverişlerde kredi kartı kullanımını yaygınlaştırırsak, kayıtdışı ekonomi azalacaktır.

Dün, kitap almak için Taksim’deki bir kitapevine (Mephisto) girdim. Yıllardır Mephisto’dan alışveriş yaparım ve birkaç gün önce, online alışveriş yapabileceğim bir siteleri olduğunu öğrendim. Online alışveriş sitelerinde alacağım kitap 16 TL idi. Mağazada ise 21 TL!

Kitabı almaktan vazgeçip mağaza yöneticisi ile görüşmek istedim. Mağazanın masrafının çok olduğunu, birsürü eleman çalıştırıp maaş ve kira ödediklerini, dolayısıyla %35′lik fiyat farkının normal olduğunu söyledi! Doğal olarak bu açıklamadan tatmin olmadım; o zaman mağazanızı kapatıp müşterileri web sitesini yönlendirin dedim. Çünkü bu mantıkta mağazadan alışveriş yapan cezalandırılıyor. Üstelik, “hizmet” dedikleri şey, kitabı rafa dizip mağazada ödeme yapmak için size sıra bekletmekten ibaret. Çay ikramı gibi bir şey yok. Demekki ek bir hizmet de yok. Kitapları mağazaya yığmak bana verilen bir hizmet değil; mağazacılığın olmazsa olmaz fonksiyonlarından..

Bu işte bir mantıksızlık var diyerek devam ettim; ben bu kitabı nakit alacağım, eğer siteden kredi kartıyla alırsam bir de üstüne bankaya komisyon ödeyeceksiniz…

“Bankayla anlaşmamız var” dedi.

Bu cümleyi 3.kez duyuyorum. Bu nasıl bir anlaşma ki, komisyon bedeli kesildikten sonra bile, satıcı daha karlı oluyor? Üstelik, normalde parayı bankadan almanız içinde belli bir süre geçiyor.

Sistemin nasıl çalıştığını bilmiyorum; ama VERGİ KAÇIRMAYA YARDIM EDEN BİR “KOLAYLIK” OLMADIĞI SÜRECE, SATICININ KREDİ KARTIYLA SATIŞ YAPMASI NAKİT SATMASINDAN ÇOK DAHA DEZAVANTAJLI. Bunun da mantıklı bir açıklaması var: banka, kredi kartı şebekesini kurmak için para harcıyor (kart basmak, bedava POS makinesi vermek, lojistik, call center personeli vs). Üstelik, bu harcamanın üstüne bir miktar da kar etmek zorundaki, amme hizmeti yapmamış olsun.

Biri, tercihan bir bankacı, bana bunun mantığını açıklasın!

Geçenlerde, hangi gazete hatırlamıyorum, online satışlarda KDV’nin kalkacağı yolunda bir haber yaptı.

Açıkçası, böyle bir yasa, zaten fiyaskodan ibaret olan ekonomik sistemi daha da yıkıcı hale getirir.

Daha fazla insan işsiz kalır, mağazalar kapanır, mağazacılık sistemini destekleyen yan sektörler -kırtasiyeden camcılığa, aydınlatmadan catering hizmetine kadar birsürü sektör sayabiliriz- büyük sekteye uğrar.

ABD’de online satış fikri patlama yaptığında, büyük bir kriz olmuştu. Ben devlette herkesin bu krizi bilmediğini varsayabilecek kadar saf değilim. Kaldı ki, bilmeseler bile, bunun dediğim gibi olacağını düşünebilmek için 90 IQ’ya sahip olmak yeterli. İnsanlar bu kadar aptal olmadıklarına göre, ben bunda artniyet ararım!

Ekonomiyi kredi kartı şirketlerine ve bankalara teslim edip, oh daha çok vergi alacağız diye seviniyorlarsa, artniyetten öte, feci derecede bir kumpasa gelip kilitlendiklerini, ya da açık açık birşeyleri sattıklarını düşünürüm!

Hemen hemen tüm devletlerin anayasalarında ya da ticaret kanunlarında, “emisyon (para basma,daha doğrusu tedavüle para çıkarma) yetkisi yalnızca devlete aittir” ifadesi bulunur. Bunun yazılmasında amaç, “devlet parayı kendi matbaasında basar” demek değil elbette. Sözgelimi, siz X devleti olarak emisyon yetkisini Y devletine bırakırsanız, Y devleti emisyonu istediği gibi ayarlayarak ekonominizi 1 günde çökertir.

Şimdi hukukçular benle tartışmaya girsin: Mantık olarak, elinizde bir hak varsa, aksi söylenmediği takdirde bu hakkı devretme,kiralama,hibe etme ya da satma hakkına da sahip olursunuz. En azından, ticarette bu böyledir. Ancak, devlet soyut bir kurumdur ve aslında temsil ettiği şey, daha doğrusu bize öyle söylenir, halktır. Dolayısıyla, devleti yöneten bir avuç adamın, “biz egemenlik hakkımızı X devletine ya da Y şirketine satalım” diyemez. Çünkü bir avuç adam, tüm halkın doğuştan sahip olduğu ve gelecek nesillere devredilecek haklar üzerinde tasarrufa sahip olamaz. O zaman anayasanın da bir değeri kalmaz. Hadi biraz daha geniş düşünelim: bugün, reşit olan ve oy verme hakkı akli yetersizlik gibi nedenlerle zedelenmemiş tüm insanlar, ki dünyadaki tüm insanlardan bahsediyorum, “elimizdeki tüm demiri Zoltron gezegenine satalım,çünkü bizim artık demire ihtiyacımız yok” diyemez. Çünkü onlardan sonra gelen nesillerin de demiri kullanma hakkı vardır.

Peki, bir devlet, nasıl olurda televizyonlara reklam vererek, tedavüldeki kendi parasına rakip bir başka “sanal paranın” reklamını yapar? Üstelik, kendini kuran ve egemen hale getiren, kendi yaptığı yasaları hiçe sayarak?

Evet; kredi kartı sanal paradır ve dolaşımdaki parayla bir ilgisi yoktur! Ne demek istediğimi anlamadıysanız, Zeitgeist: Addendum‘u mutlaka izleyin.

Ekonomik egemenlik de ulusal egemenliğin vazgeçilmez şartıdır. Ekonomik egemenlik olmadan ulusal egemenlikten bahsetmek komik olur.

ZEİTGEİST : ADDENDUM (ZEİTGEİST 2)

güncel | Etiketler: — 14 Mart 2009

Zeitgeist‘ın çok önemli bir belgesel olduğunu söylemiş ancak bazı eleştirilerde bulunmuştum. Zeitgeist 2, ya da Zeitgeist:Addendum, bu sefer asıl konuyla, yani parayla ilgileniyor. Para ve “gönüllü kölelik” sistemi çok çarpıcı şekilde bağlanarak, gerçekten “zamanın ruhuna” derinlemesine inen harika bir belgesel yapılmış.

Belgesel, kağıt para sisteminin neden sürekli borçlanma yaratacağı, Merkez Bankalarının neden şer odakları olduğu gibi son derece çarpıcı, sürekli gözümüzün önünde olan bir gerçekle başlıyor.

Daha yarım saat geçmeden, Merkez Bankası ve bankacılık sisteminin neden modern köleliği yarattığını kolayca kavrıyorsunuz.

Bunun ardından, “economic hitman” kavramına giriyor. Bu konu, özellikle Türkiye’nin gerek Cumhuriyet, gerekse Osmanlı dönemi için çok ama çok önemli konu. O yüzden, bu topraklarda olan bitenler hakkında söz söyleyecek olanlar, belgeseli izlemeden ağızlarını açmasınlar!

Guatemala,İran,Bolivya gibi ülkelerde, IMF, Dünya Bankası,gizli servisler, ekonomik ajanlar ile yapılanlar anlatılıyor. Türkiye’nin belgesele girmemiş olması çok ciddi eksiklerden biri; zira biz sayısız darbe görmüş, savaş içine çekilmiş, ekonomisi çökertilip kaynakları sömürülmüş bir ülkeyiz. Belgeselde anlatılan 3 ayrı safhayı defalarca yaşamışız. Eğer Türkiye’nin son 150 yıllık tarihini biliyorsanız, belgeseli izleyince “gerçek düşmanın” kimler olduğunu anlayacak ve nefretle dolacaksınız.

Daha sonra, birinci belgeselde yapılan şey tekrar yapılıyor ve Venüs projesi diye birşeyden bahsediliyor. Yapımcı yine kendi ayağına kurşun sıkıyor.

Ama bu bölümü de izlemelisiniz. Jacque Fresco adında bir adam, aslında mevcut ekonomik kepazelik düzeni hakkında çok önemli şeyler söylüyor ve kaynak tabanlı ekonomiden bahsediyor. Kaynak tabanlı ekonomiyi bir kenara yazın! Buraya kadar herşey çok güzel…

Maalesef, alternatif enerji kaynağı olarak gösterilen enerji kaynaklarının verimi hakkında izleyiciye gerçekler söylenmiyor. Bu “yenilenebilir enerji kaynakları” konusunun da başka bir endüstri doğuyor, buna karşı dikkatli olmak gerek.Bundan daha sonra bahsetmeyi düşünüyorum; zira hibrid arabaları “dünyayı kurtaracak mucizelermiş” gibi gösteren yaklaşımlar da aslında tamamen başka bir reklam ve pazarlama politikası…Ancak şunu söyleyeyim; Venus Project websitesinde oldukça fazla şey okudum ve anlatılanlar gerçekçilikten uzak, ütopik fikirler değiller. Şu an Florida’da, en azından, enerji tasarruflu ve doğa uyumlu evlerin olduğu bu tip bir proje hayata geçirilmiş durumda. Ulaşım gibi çözümler de gayet doyurucu.

Venüs projesi ile ilgili en büyük sıkıntılardan biri, kapitalist sistem içinde hayata geçirilmesinin mümkün olmaması. Projenin web sitesinde değinilen çok önemli bir konu var: rekabet, makro bakıldığında, Adam Smith’in iddia ettiğinin aksine verimsizlik getiriyor (örneğin çaydanlık yapan sayısız şirket var; bu da kalıp maliyeti, makinalar, tesisler,işgücü, hatta kağıt israfına sebep oluyor global ölçekte). Belgeselde bu anlamda söylenmeyen şey, şirketlerin faaliyetlerine ve bireylerin / kurumların gelirlerine bir sınırlama getirilmesi zorunluluğu. Mevcut politik yapılanmalarla bunun nasıl aşılabileceği ise çok ciddi bir sıkıntı.

Zeitgeist:Addendum, mevcut düzenin yıkılması için 4 öneri getiriyor. Tadını kaçırmamak adına bu önerileri söylemeyeceğim; zira belgeseli Google Video sitesinden Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz. Bu önerilerin birisi dikkat çekici: büyük bankalarla çalışmayın! Ama küçük ya da büyük, yanlış bir mekanizmaya hizmet etmeyi de beraberinde getirdiğinden, bu akılcı bir öneri değil. Diğer önerileri değerlendirdiğimizde ise, Troçki’nin söylediğine geleceğiz: bu düzene karşı yapılacak bir devrim, sanayileşmiş, zengin ve büyük ülkelerin vatandaşlarının birleşmesi ise, bir anda yapılmalı. Ve tahmin edersiniz ki, bu “milletleri” ve “devletleri” aşan, enternasyonalist bir devrim olmalı.

Öte yandan, belgeselin kurulacak düzenin sosyalist, komünist ya da kapitalist olmasının bir önemi olmadığını da vurgulaması iyi bir tespit.

Fresco’nun bahsettiği çok önemli konulardan biri de, otomasyonun gerekliliği. Modern dünyada otomasyon, insanlara refah sağlamak için değil, işgücünü ortadan kaldırıp maliyetleri azaltmak için kullanılıyor. Ucuz işgücü gerekliliği, kapitalizmin de, sosyalizmin de devamlılığı için şart. Kar ve para sistemi bunu gerektiriyor. Roma’da, hatta ABD’nin ilk zamanlarında köleliğin adeta kutsallaştırılmış olması da bu yüzden. Fresco, insanların çalışmak zorunda olmadığı bir sistem öneriyor; ancak maalesef Venus Project websitesi de, alternatif sistemin altını pek doldurmuyor. Hazırladıkları web sitesi, böylesine iddialı bir değişim projesini ortaya koymaktan çok, tanıtım broşürü etkisi bırakıyor.

ZEİTGEİST THE MOVİE (ZEİTGEİST 1)

güncel | Etiketler:

Zeitgeist’ı, yaklaşık 6 ay kadar önce Murat’ın itelemesi sonucu izledim. Neredeyse hergün düzenli olarak mail atıp “abi izledinmi?” diye sordu. Artık sonunda utanıp izledim.

Neden bu kadar geciktim?

Kime Zeitgeist’dan bahsetsem, tepkisi çok benzer oluyor: “BEN BUNLARI ZATEN BİLİYORUM”.

Doğru. Dünyayı şirketlerin yönettiğini, aslında pekala Jesus Christ diye birinin olmayabileceğini, 11 Eylül’ün düzmece olduğunu hepimiz biliyoruz.

Emin misiniz? Bildiğinizi sandığınız şey, sadece komplo teorilerinden ibaret. Ciddi ciddi, İngiltere kraliçesinin aslında kertenkele olduğunu iddia edip, bu konularda yazan çizen adamlar da var! Onlar da, İngiltere kraliçesinin aslında kertenkele olduğunu “biliyorlar”! Kaldı ki, herşeyi gerçekten bilseniz bile, Zeitgeist’ı yeniden izlemelisiniz. Eğer içinizde birşeyler uyanmıyorsa, bu rezil sisteme nefret duymuyorsanız, asıl sorunun farkına varmanıza belki de yardımı olabilir.

Komplo teorileri gerçekten çok tehlikeli; gerçekle bağlantımızı koparmaya hizmet etmekten başka bir işe yaramıyorlar. Belki bu da komplo teorisi ama, komplo teorilerinden gerçekte fayda sağlayanlar, o teorilerin hedefi gibi gözükenler!

Zeitgeist, sürüyle eksiğine rağmen MUTLAKA İZLENMESİ gereken bir belgesel. Burada bahsettiğim ilk Zeitgeist; sonra çıkan ve ayakları daha yere basan Zeitgeist: Addendum değil.

Zeitgeist’ın önemli farklarından biri, varsayımlardan değil belgelerden hareket etmesi. Maalesef, 9/11 saldırılarının düzmece olduğu konusunda fena halde çuvallıyor. Neden derseniz, bu konuyla ilgili sayısız komplo teorisi üretildi, sürüyle belgesel çekildi, TV programı yapıldı. Bugün, 9/11′in “çok büyük ihtimalle düzmece” olduğunu söyleyebileceğimiz halde, elimizde bunun kesin düzmece olduğuna dair birinci derece deliller yok.Böylece, Zeistgeist, popülarite uğruna, 2. bölümde güvenilirlik kaybına uğruyor.

1.bölüm ise İsa’nın diğer “güneş tanrıları” ile ilgili benzerliğine değiniyor ve fazla ileri gidemiyor. Addendum’da ise din kurumunun sakıncaları konusuna “sonuna kadar” girilmiş. Belgeselin benim asıl ilgimi çeken bölümü ise 3., yani son bölüm. Bu bölümde para sisteminin aldatmacasına, şirketlerin devletler ve insanlar üzerindeki hegemonyasına ve meşhur RFID çiplerine giriliyor. Doğrusunu isterseniz, sadece üçüncü bölümü izlemeniz yeterli. Zaten üçüncü bölüm, diğer iki bölümde anlatılanları adeta tetikleyen “asıl konuyu” ortaya koyuyor. Para ve güç.

Belgesel, eksiklerine rağmen çok önemli bir çalışma. Eksikliklere kabaca değinecek olursak;

1.1.bölümde İsa’nın varlığı-yokluğu, diğer mitlerle olan benzerliği üzerinde çok fazla durularak kilise ve din kurumunun insanlık tarihindeki kitlesel cinayetler, engizisyon, din savaşları, din adına insanların sömürülmesi gibi çok daha önemli konular kısaca ve son derece detaysız şekilde geçiştirilmiş. Oysa tarihsel kaynaklar son derece çarpıcı ve sinir bozucu örneklerle dolu.

2.Din konusu sosyolojik bir olgu olarak incelenmemiş. Daha doğrusu, bu kısmı önemsizmiş gibi atlanmış. Psikoloji kısmı da öyle. Ne kadar gerekliydi derseniz, orası tartışmalı. Benim için önemli değil; ama kafasında tabularla belgeseli izleyen için önemli. Hoş, tabularla gelen biri zaten çoğu gerçek veya iddiayı direk inkar edecektir ama, makul insanların bir sınırı olduğu gerçeğini de inkar edemeyiz.

3.9/11 komplosuna girilmesi belgeselin popüler olma kaygısını ortaya koyuyor ve asla ispatlayamayacağı konulara dalarak inandırıcılık kaybediyor. “Deliller”, çoğu zaman görgü tanığı olduğu varsayılan kişilerin gördüklerine,duyduklarına dayanıyor. Bazı belgeler “aşırı yorumlanıyor”.

4.İkinci filmde de ortaya atılan “tek dünya devleti” fikri bence Zeitgeist’da “tam bir saçmalık” denebilecek tek şey; zira Zeitgeist’ın eleştirdiği günümüz dünya düzeninin aslında sonu demek! Oysa, asıl tehlike, şimdi olduğu gibi, fiziksel olarak bağımsızmış gibi görünen kukla devletlerin, globalizm denen çokuluslu şirket sömürüsüyle idare edilmesi. Globalizm denen saçmalık etrafında, tüm dünya insanlarının beyinlerinin yıkanması. Tek dünya devleti ise çatışmaları imkansız kılacağından, silah ve ilaç gibi kritik kan emici sektörler için hiç de ideal bir durum değil.

5.Gerek Zeitgeist, gerek Zeitgeist:Addendum’da, medyanın gücü,yalanları ve etkisi geçiştirilmiş. Bu konu, başlı başına ayrı bir bölümü hak ediyor.

ABRAHAM LİNCOLN, KENNEDY, ABD VE ZEİTGEİST

toplum | Etiketler:, — 11 Mart 2009

abraham lincoln resmi Abraham Lincoln, Kennedy, ABD ve Zeitgeist yazısı toplum  kategorisindeCumhuriyetçilerin “o kadar da kötü adamlar olmadıklarını”, ya da en azından demokratlar kadar iyi olabileceklerini(!) farketmem biraz da Zeitgeist sayesinde oldu.

Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve Thomas Paine gibi adamlar varken, açık söyleyeyim, Abraham Lincoln’ü hafife almıştım ki, tarihe meraklı biri için affedilmez bir şey bu. Daha önceki tavsiyemi yinelemek istiyorum: Son 200 yılı kapsayan bir tarih araştırması yapıyorsanız, işi gücü bırakıp ABD tarihini öğrenmelisiniz. ABD’nin süper güç olduğu 2.Dünya Savaşından sonra tescillenmiş olsa da, gerek fikirsel zemini, gerekse nelerle mücadele ettiklerini anlamak bakımından ABD’nin kuruluşu çok önemli bir tarihsel vaka.

Lincoln’ün suikaste uğrayıp öldüğünü biliyordum; ama nedenini araştırmak zahmetine girmemiştim.

Abraham Lincoln’ün sıkı bir cumhuriyetçi olduğunu, ama aynı zamanda dinsiz olduğunu da bilmiyordum. Bu durumu, mevcut ABD politikasında inanılmaz bir karşıtlık gibi duruyor. ABD’deki cumhuriyetçilerin nasıl Neo-con oluverdiklerini incelemek çok ilginç bir araştırma olabilir.

Aynı Lincoln, köleliği kaldırmak için büyük bir mücadele veriyor!

Oysa biz cumhuriyetçileri ırkçı eğilimli, insani değerleri çok arka plana atan, kapitalizmin çıkarları adına herşeyi hiçe sayacak adamlar olarak tanıdık; en azından son 50 yılın ABD’si (son 50 yılını az çok bildiğim için 50 yıl diyebiliyorum) böyle.

Bu bir komplo teorisi ama ben Lincoln’ün köleliği kaldırdığı için öldürüldüğünü düşünüyorum. 1957′de, henüz başkan değilken Civil Rights Act’e destek veren Kennedy’nin de öldürülmesi ilginçtir. Açıkçası John F. Kennedy’nin zencileri desteklediği için değil, Robert McNamara’nın iddia ettiği üzere, 1964 seçimlerinden sonra Vietnam’dan çıkmayı planladığı için “derin devlet” pususuna düştüğü ihtimali üzerinde duruyorum. Ama Küba konusunda sağduyulu bir politika izlemiş olması ve (Nikita’nın hakkını da yemeyelim!) zencilere en azından kağıt üstünde haklarını vermesi sonunun hazırlanmasında pekala etkili olmuş olabilir.

Bunlar ispatı olmayan iddialar; ancak 9/11 olayları üzerine bolca spekülasyon yapan Zeitgeist, bu ihtimali de değerlendirmeliydi. Böylece, Addendum’a da bir zemin hazırlamış olurdu. Çünkü köleliğin kalkması ve zencilere haklarının kazandırılması, önce bedava, sonra da ucuz işgücü olarak görülen zencilerin, “maliyetlerin artmasına” neden olmasıyla sonuçlanmıştır.

…eğer “corporatocracy” iddiası ortaya atılıyorsa, ki bu çok temelleri olan bir iddia, o zaman şirketler aleyhine kararlar alan başkanların öldürülmesi de akla uzak bir ihtimal değil. Başka ülkelerde darbeler, suikastlar düzenleyen, devlet başkanlarını öldüren, rüşvetler dağıtan bir düzenin kendi başkanını öldürmesi de çok şaşırtıcı olmasa gerek.

İSTATİSTİKLER

Blogumda toplam 6125 yorum ve 880 blog girdisi bulunuyor.

ARŞİV