2 seneden bile uzun zaman önce karaladığım bir yazı, Özgür Uçkan’ın FriendFeed listesine girince, hem “bit pazarına nur yağdı”, hem de İlber Hoca’nın bazı eski öğrencilerinin boy hedefi haline geldim. Neyse ki, ilk mesajların ardından bana olan tepkiler dindi ve çok daha önemli bazı “gerçekler” su yüzüne çıktı.
Doğrusunu isterseniz, o yazıda İlber Ortaylı’yı “pek” eleştirmedim. İlber Ortaylı’yı popüler olmadan çok daha önce keşfettim, çoğu insanın aksine “ah yahu ardiye gibi beyin kardeşim, o kadar şeyi nasıl aklında tutuyor” gibi bence tuhaf nedenlerle tutmuyorum; benim İlber Ortaylı’yı tutmamın nedeni, sosyal bilimlerde nadir görülen “analitik adamlardan” olması. Mesela İlber Hoca’nın programlarını dinlerseniz, “X’in nedeni hakkında çeşitli görüşler vardır, ancak kesin kanıtlar yoktur. Ancak X olayının o zaman F ülkesinde de benzer sonuçları doğurmuş olduğunu düşünecek olursak, Z teorisi daha akla yatkın gibi durmaktadır ama elbette yine de kesin değildir”. Yani adam, “X hakkında böyle diyenler vardır ama bunlar külliyen yanlıştır” diye kestirip atmıyor (çoğu sosyal bilimci, sadece bizdekiler de değil, bunu yapar). Bizde çoğu tarihçi Kapıkule ötesini bilmediğinden -Osmanlı zamanında oralar sınır değildi ya neyse!- İlber Ortaylı’nın “ilminden sual olunmaz”. Çünkü, Ortaylı, “yahu ne güzel bütün dünyayı fethedip gidiyorduk, hep bu ahmak padişahlar yüzünden battık” diyen gerzeklerin aksine, dünyada da o sıralar ne olduğunu bilen nadir adamlardan.
Eleştirdiğim şuydu: İlber Hoca’ya, biraz da “modern, ılıman ve Batılıya benzer İslam” rüzgarları esmesiyle, bir “celebrity” rolü biçildi. Bunu da “Ah be hoca, sen Fthullahçıların ağına düşecek adammıydın” tarzı bir salaklık içinde söylediğim sanılmasın. Jakoben Cumhuriyetçilerin bile içinde bir Osmanlı özlemi vardır; zira biz adam olmanın almakla, fethetmekle
olduğunu öğrendik.(Kıbrıs refleksimizin nedeni budur; yoksa Kıbrıs’ın jeopolitik ve jeostratejik öenmi hakkında dişe dokunur iki cümle kurabilen adama rastlamanız çok düşük ihtimaldir) Nitekim, Osmanlı’yı reddeden ordu bile Cumhuriyetten yaşlıdır(!), keza polis bile 180 bilmemkaçıncı yılını kutlar. AK Parti iktidarıyla, biraz da ufak tefek şeylerden dolayı, tarihe ilgi tekrar canlandı. (Yaygın restorasyon faaliyetleri, Timaş gibi “popüler islamcı” yayınevlerinin arka arkaya piyasaya sürüp iyi de tanıttığı kitaplar, biraz da şans eseri Habertürk’ün alıp yürümesi ve bu vesileyle Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu, Pelin Batu, Fatih Altaylı ile popülerlik kazanan Osmanlı tarihi vs vs)
Doğal olarak, bu “furyada” İlber Ortaylı da hatırlandı. Şimdi gelelim asıl eleştirdiğim noktaya – hoca bilmelidir ki, ki muhtemelen de herşeyin farkında, bu bir “moda”. Nasıl ki, spor salonu kıyafetleriyle kadın programlarına çıkan Şener Üşümezsoy -ki çok kıymetli bir bilim adamı, hoca, ancak anlamsız siyasi hareketlerin içinde olmasıyla soru işaretleri oluşturan biri- deprem hadisesinin gazı kaçtıktan sonra unutulduysa, İlber hocanında başına gelecek odur. Ben bu “celebrity” kaftanını kabullenip giymiş olmasını yadırgadım; çünkü lafını hiç esirgemeyen, akademik namusu su götürmez bir adamın hani biraz da “çarka girmiş” gibi davranması beni rahatsız etti.
“Vay, bizim hocaya laf etti” tartışmasına vereceğim cevap bundan ibaret…
Ancak, bu vesileyle -Özgür Uçkan sayesinde farkettiğim- başka birşey oldu.
Tartışma esnasında, ne kadar iyi hoca olduğundan bahsedilip, arkasından “hoca Beşiktaşı bile severdi, beraber yürüdük biz bu yollarda” tarzında referanslar verilmesi, “iyi hocalığına” direk olarak verilen referanslar olmasa da, üniversite eğitiminde pek de medrese sisteminden çıkamadığımızı gösteriyor.
Nedir, aldığı not dışında, müderrisin kanaati de önemli. Tabi, bu tip bir anlayış, zamanla bunun “iki taraflılaşmasına” da yol açıyor; öğrencisini seven hocayı öğrenci de seviyor; ya da X tipi öğrenciyi seven hocayı Y tipi öğrenci dışlıyor, veya tersi. (Bunun doğurduğu kast sistemi, o kast sisteminde İslamcıların kenara itilmesi, bugün onların da iktidara ortak olması mücadelesinin “laik-İslam” savaşı olarak lanse edilmesi ayrı tartışma konusu olur)
Gariptir ki, uzun tartışmanın sonunda laf bir şekilde Abdüllatif Şener’e geliyor ve “karizmatik olmadığı” söyleniyor.
Doğru. Zerre kadar karizması yok. Ancak AKP içinde tanıdığımda, en lafı dinlenir,makul ve mantıklı adamdı Şener. Bana çok da güven telkin etmiştir ve neden uzaklaştırıldığını çok da merak ederim. Kuşkusuz çok da birikimli biridir. Gelgelelim, sadece AKP değil, içinden çıktığı kesime aldığı tavrı da kimse affetmeyecek; çünkü hareket ve konuşmaları o kadar samimiyetsizlik kokuyor ki. İnanılmaz bir “bana bunu yapmayacaktınız” hali var. Ne o tarafa, ne de saflarına katılmaya çalıştığı bu tarafa yaranabiliyor. Astsubaylıktan subaylığa geçenler gibi; onları da ne subaylar, ne de eski arkadaşları kabullenir.
Neden Şener’den bahsettim? Çünkü biz bu devirde, üstelik de Türkiye’nin kaymak tabakasının olduğu bir ortamda, liderde “karizma” arıyoruz. Eğer bütün koşullar eşitse, evet, karizma önemli. AKP’ye oy veren tanığım biri “Tayyip sırık gibi adam, ondan verdim” demişti. Haksız da değil; kimse kafasına uygun değildi, en azından artık ilk defa AB toplantısında bizim başbakanın kafasını görebiliyoruz:)
Farkında mısınız, aslında zerre kadar modernleştiğimiz filan yok. Sadece fesi, çarşafı çıkarmışız, ne bileyim hala pekçok “asri” kadın için sokakta öpüşmek son derece ayıp birşey. Şeriat gitmiş yerine Roma hukukunun “kötüsü” gelmiş; ama İlber hocaya sorun bakalım, Osmanlı zamanında kaç kadın taşlanmış, kaç erkeğin zina yaptı diye pipisi kesilmiş? Şimdi bu tip yobazlıklardan dolayı zarar görenler geçmiştekinden hiç de az değil. Bu arada yabancı düşmanlığı tepe yapmış, bırakın yabancıları, kendi içimizdeki etnik kökenler bile mesele haline gelmiş.
İdris Küçükömer bunlara benzer şeyler söylediği için linç edilmişti; içine siyaseti de kattığından…
Bu devirde peşine takılıp “maceralara” atılacağımız karizmatik liderler, kafamızı okşayacak ya da şimşirle dövecek müderrisler arıyoruz. Galiba bu birazda “hayatı teğet geçtiğimizden”; çünkü Türkiye’de belli bir grup, sadece o grupta olmaktan ötürü, rahatça yaşayıp gidebiliyor. Ki bu da, aslında “modernleşmediğimizin” bir göstergesi.
Kabul edelim ki, hocayı sevmemiz değil, saygı duyabilmemiz gerekiyor. Sevmek “opsiyonel” bir durum; oysa bizde “iyi hoca olma” kriterleri arasında.
Peki, iyi hocanın görevlerinden biri de, öğrencilerine şüphe aşılamak değil midir? O zaman neden çoğunluk “inançlar üzerinden” tartışmaya çalışıyor? Neden bu “ezberler bozulamıyor”?
Yazınızın çoğunluğuna katılmakla beraber Avrupa’da sokakta öpüşme hadisesinde pekte haklı sayılmazsınız. Oralarda da böyle şey yok. Bakmayın filmlere… Hele İngiltere’de demokrasinin olması gereken yerde Krallık öyle bir egemen ki tapusuyla, köküyle aldığınız ev 130 yıl sonra sizin elinizden otomatikman alınıp devlete geçiyor. İsterseniz bu evi ben yaptırdım deyin dinlemezler. Hükümet olmuş bir kukla, kral keyfini sürüyor, halk sefalet içinde… Öğretmenin maaaşı 18.000 Sterlin 10.000 sterlini vergi diye alınıyor, kalıyor 8.000 sterlin…
Vatanımız gerçekten güzel. Elden çıkmayınca değeri anlaşılmıyor ama elbette daha düzenli olmasını dilerdim. Orada her yer kamera dolu. Hız sınırı aşman gibi bir imkan yok çünkü kamerasız yer yok. Otobanda durman bile yasak. Araban bozulup dursan bile araban inmeyeceksin, çekeceksin sağa bekleyeceksin. Hemen motorlu polisler gelir, olmazsa arabalı polisler gelir, o da olmazsa helikopterle gelirler… İnsanlar aşırı sıkı olmaktan bıkmışlar. O yüzden Türkiye’ye gelince hepsi saatte 100 milin(140 km yaklaşık) altına düşmüyor. Orada yapamadıklarını burada yapıyorlar…
İngiltere AB’nin en cahil ve yobaz ülkesi, buna rağmen bizden daha serbestler tabiki. Öpüşmeyi de geçtim, misal Erzurum’da kız arkadaşınızla el ele yürüyün, bakalım kaç metre yürüyebileceksiniz…
Modernleşemedik derken zaten kastettiğim kitle modernleştiğini sananlar; yoksa bizde de, İngiltere’de de, ABD’de de, hatta İsveç’te de, ortaçağda kalmış bir kitle var.
İyi, en azından 130 sene sonra elinizden alıyorlar. Burda devlet “sana yanlışlıkla tapu vermişim” diye arazini iç ediyor, sonra gecekondu dikene oy için tapu veriyor. Sıkıysa hakkını mahkemede ara.
Vatanımız güzelde devlette iş yok. Her ülkede olduğu gibi. Hükümetler, devletler dünyanın her yerinde kukla.
Bu yazınızı da şurada paylaştım: http://friendfeed.com/ozuckan/3a4bec9b/iyi-adam-kotu-hoca-m-bars-atasoy (Bu arada Abdüllatif Şener konusundaki çıkarımlarınız konusunda haklısınız muhtemelen. Ama başarısızlığının nedeni karizması olmaması değil de eski paradigmanın (plan-program-merkeziyetçilik) adamı olmasından geliyor muhtemelen. Belki de DPT’ye bakışım zihnimi köreltiyordur, ne bileyim?)
Şener’in popüler olamamasının nedeni karizma ben sadece buna dikkat çekmek istedim. Bunun dışında inanılmaz şaşkın bir havası var; TV’de konuşurken bile, “yahu arkadaşlar itelediler işte ne yapalım ki ehi ehi” gibi bir havası var. Ben ilk gördüğümde inanılmaz yadırgadım.
O “plan-program-merkeziyetçilik” havası zaten herkese sirayet etmiş. Sanırım Robert Fink’in bir arkadaşıydı; “Türklerin darbeyle filan sorunu yok, zaten hepsinin kafasının içinde minik minik orgeneraller var” demiş. AKP de bu konularda daha açık davranmak düsturu ile yola çıktı ama hala “ciddi” problemler karşısında statükocu oluveriyorlar. Devletin tesis ettiği, Kafka’nın Dava’sındaki o ağır hava, “o aleme” giren herkesi etkisi altına alıyor belki de. Çin’in “kültürle boğma” taktiği gibi, Çin güçlü düşmanlarla savaşmaz, bozkırlardan gelen yağmacılar zaten adamların kültürü karşısında kısa sürede “ezilmeye” başlar, assimile olup giderlermiş. (Elbette “çok ileri,gelişmiş” bir bürokratlar sınıfımız olduğunu söylemiyorum! Ancak bir şekilde baskınlar işte)
Bu sevme, sayma olayını birbirine karıştırmamız benim Türkiye’de sevdiğim birşey.
Bilsin, analitik olarak değerlendirsin, ama nasıl insan olursa olsun düşüncesinin altındaki modernite övgüsü, şu an geri kalmışlık hissimizle tartışamadığımız bir tür tabu aydın kesiminde. Ama ben o kadar kestirmeden gidemem.